Planların bozulduğu yer - Gökçeada, Ağustos 2013

30 Ağustos tatili vesilesi ile Cuma – Pazar yakın ve sakin bir yere gitme hevesiyle Gökçeada’yı seçtik. Cuma sabah erkenden yola çıkarız, öğlen gibi varıp sakin sakin gezeriz, şarabımızı içeriz, denize gireriz ve surf yapıp dinleniriz hayalindeyiz. Bir kısmı gerçekleşti ama nasıl...
Önce kalabalık olabilitesi olan katılım iki kişiye düştü: Eski iş arkadaşım ve ex komşum Burak’la ikimiz gidicez. Sonra sırayla diğer planlar da altüst oldu.. Bro uyuyakalınca sabah 5 yerine 7’de yola çıktık. Yolda kahvaltı yapış, şansa marketten bir paket galete alış (aç kalacağımızı bileydik başka şeyler de alırdık), 30 Ağustos töreninden dönen askeri araçları görerek mutlu olmaca, Google Maps’in önerdiği  iğrenç tozlu bir yoldan kayıp mı olduk düşüncesi ile 1 saat gitmece ve 11:30 itibariyle Gökçeada feribot kuyruğuna varış.
Her feribot 85 araç alıyor ve biz güne 205 inci sıradan başladık!! Üstelik feribot 2-3 saatte bir geliyor. Öyle bir kuyruk var ki, deniz nerde onu algılayamıyoruz. Ormanlık bir yol, güneşin altında klima ile araçta oturuyoruz. Amcanın biri geldi, cama vurdu pencereyi aç dercesine; “arabaya yazık, hem de gürültü oluyo, çıkın hava alın” diye buyurdu. Biz de mecburen çıktık.

Ağaçların altı efil efil doğru ama zemin o kadar rahatsız ki, tecrübeliler katlanır sandalyeler, yoga matleri filan getirmişler ama biz gazeteye kaldık. Diğer yandan da sefil bi durumdayız, su yok – yemek yok – tuvalet yok. Rahat edelim diye arabaya geri döndük, klimayı açtık. Bu sefer bir öndeki adam cama vurarak “hava güzel, çıkın başım şişti” diye zorladı bizi. Pencereler açık sohbete koyulduk. Tuvaletsizliğe dayanamadığım noktada denize doğru giderek bir tesis bulmaya çalıştım. Ve 10 dakikalık bir yürüyüşten sonra aydınlandım. Sağda salaş ve keyifli bir balıkçı, solda market ve cafe karışımı bir yer, arada otopark, lavabolar bir yanda ve en sonunda iskele. Siz siz olun sağdaki balıkçının temiz hijyenik wcsine gidin. Aydınlanma noktasında da, insanlar arabayla kuyruk beklemeden açık otoparka park ediyorlarmış ve feribotla yolcu olarak gidiyorlarmış. Yarım saat sonunda rahatlamış olmanın sevinci ile içecek ve dondurma alarak araba mesaime geri döndüm. Şaka maka yolculuğun toplam 24 saatini arabada geçirdik.
7 saatlik uzun bekleyişten sonra serin ve kocaman yepyeni feribotumuza bindik. Yaklaşık bir buçuk saat sonra adaya indik. Kendi kendimize yolda TSM söyleyip,  otele bile uğramadan direk yemeğe geçtik. Deniz kenarında olduğunu sandığımız ama Kaleköy'de serin bir tepede çıkan Yakamoz diye bir balık restaurantına gittik. İyi ki yer ayırtmışız, bi sürü insan yer olmadığı için geri döndü. Manzara süper, tam deniz feneri ve limana bakıyor ve TSM çalıyor :). Yemekler keyifli, sohbet nasıl olduysa tükenmedi ve nerdeyse gece yarısına kadar kaldık.
Şansa Yakamoz’un çok yakınında çıkan The Castle adlı, taş bir evin otele dönüştürüldüğü otelimize geldik ve o yorgunlukla bebek gibi uyuduk.
Bademli Köyü girişinde bir ev
Ertesi sabah otelin minik bahçesinde keyifli kahvaltı, misafirperver otel sahibesi ile sohbet, kedilerin kavgasını izlemece ve bir gününü kaçırdığımız obsesif seyahat planımıza başlamaca. Bu arada aç parantez, Bro da benim gibi obses, bir günü de yolda geçirince herşeyi görelim hırsına büründük.
İlk önce Bademli adlı bir köye gittik ve dibek kahvesi molası verdik. Burası köye benzemiyodu bana göre, bir tepede 5-6 hanenin olduğu bir yer. Biz girişte Son Vapur diye bir otel – restauranta gittik. Bu Son Vapur sahilde, Zeytinliköy’de her yerde karşımıza çıktı.
Son Vapur'un önünde, kapıyla uyum!

Ordan merkeze indik, beklediğimden o kadar büyük ve gelişmiş ki, nerdeyse Turgutreis gibi. Alışveriş noktalarını belirleyip, Zeytinliköy’e doğru yol aldık. Kliseye gelmeden aşağıda yola park ettik. Şirin eski bir Rum köyü çıktı karşımıza. Plan biraz dolanıp, meşhur Barba Hristo’da tatlı yemek. Köy tam sevdiğim gibi, daracık sokaklar, etrafta minik minik sokak kahveleri. Barba Hristo yerine Sıcak Kahve diye bir yere gittik ve 70-80ler konseptli
Zeytinliköy meydanı
dekorasyonunda über leziz sakızlı muhallebimi yedim. Tam karşımızdaki köşede, köyün Yunanca sohbet eden ihtiyar heyeti keyfimize keyif kattı. Baktığımda bu yılki yaz tatilimin büyük kısmını Yunanca konuşulan yerlerde geçirmişim.

Bir tespit: Kaleköy liman dışında adada orjinallik ya da ortak bir mimari yok. Arada yeni yapılmış taş evler var, eskiden kalmış ama gecekondu kılıklı evler var. Tek tük Bozcaada’daki gibi Yunan evleri de var ama bir bütünlük yok. 
Internette mutlaka gidin diye belirtilen Tepeköy de Bademli gibi ıssız miniş bir köy çıktı. Barba Yorgo adlı bir restaurantta şarap içtik ve arabaya atlayıp adayı dümdüz geçerek, denize ulaştık. Dar, virajlı ve yanda uçurumvari yükselti olan yollardan geçiş. En sonunda surf merkezi bulunan ve surfler & havadaki kiteboardların rengarenk yaptığı Aydıncık Koyu’na vardık.
Gökçeada Surf Eğitim Merkezi’nin cafesinde deniz mahsulleri yedik. Aynı zamanda oteli de olan bu yerde hem günlük hem de haftalık eğitim seçenekleri de varmış. Stressiz ve resmi tatil olmayan bir zamanda surf için adaya tekrar gelinebilir dedik. Yemek yerken Bro’nun bir arkadaşı ve ailesine rastladık. Borajet’le gelmişler.  Bizim “bir günü kaçırmayalım” diye almadığımız 18:00 uçağına atlayıp, bizle aynı anda adaya varmışlar. Bunları konuştukça kara kara dönüşü düşünmeye başladık. Yemekten sonra hafif kestirme modundaydık  ama dönüş stresi uykumuzu kaçırdı. En sonunda birer şezlonga tünedik ve gün içerisindeki tek dinlenme saatimizi yaşadık.
Kaleköy Liman'da günbatımı
Merkeze dönüp, Efi bademden bademli kurabiye, Ada Rüzgarı’ndan kekik - keçi peyniri –zeytinyağı aldık. Otele dönüş, duş, değiş, güneş batmadan Kaleköy merkeze inip, açık olan ıncık cıncıkcılara bakmaca. Liman’daki Son Vapur’da leziz mezeler, nasıl kalabalık anlatamam, nitekim Bro’nun başka bir arkadaşlarına rastladık, gecenin ilerleyen saatlerinde bol bol kaynaştık. Önceden rezervasyon yaptırmayı unutmayın.
Yemekten sonra yapacak tek şey, restaurantın yanındaki, adanın tek barı olan Pembe Kaval’a gitmek. Yeni Türkü ve Levent Yüksel şarkıları söyleyen bir amcayı dinle. Bi anda ortaya atlayan göbek atan adamları seyretmece,  canlı muzik bitince, banttan 80's dinlemece. Hatta Daft Punk da çalınca iyi bir seviyeye geldik diye düşünmüşken korku dolu anlar başladı: DJ oyun havası koydu ve bütün sokak kurulmuş bebekler gibi ve giderek artan dalgalar halinde göbek atmaya başladı. Biz 2 gibi kaçtık.
Sabah 8de kalk, merkezde A 101’in ordakı fırından simit –poğaça ve açma al (tabii ki oteldeki amca önerdi). Limana git ve kısmetimizde ne varsa mantığı ile koyun gibi feribotu beklemeye başla. Ne de olsa artık plan yapmayı bıraktık. Kahvaltı bitiminde feribot yanaştı ve içeri son giren araçlardan biri olduk, şansımız –artık geç de olsa da- döndü bi nevi:)
Hazır 30 Ağustos Çanakkale Zaferi vesilesi ile Çanakkale’ye geldik diye Çanakkale Şehitleri Müzesi’ne gittik. Cidden modern ve büyük bir yapı inşaa etmişler. Aslında 3D'li, animasyonlu 1 saat süren turları vardı ama biz kendimiz gezmeyi tercih ettik. Aklımız Gelibolu ya da Anzak Koyu’nda kaldı ama başka sefere kısmet.
My first sunflower
Deniz manzaralı keyifli yol sonrasında sağlı sollu ayçiçeği tarlalarından geçiş, Bro’nun başını ekşitmem sonucunda hayatımın ilk ayçiçeğine sahip olmam. Tekirdağ’daki köftecileri kaçırdığımız için (sahi, why Bro?) TEM’de Metro Turizm tesislerinde yemel molası ve home sweet home.
Aslında çoluk çocuk yok, belki Istanbul’a gece yarısı varsaydık da olurdu (gerçi adadan öğleden sonra çıkan herkes ancak ertesi gün dönebilmiş), ama geliş o kadar uzun sürdü ki, bir yolculuk için bu kadar yeter dedik.