İlk Dubai tatilim –Kasım 2012

İş için yeniden Dubaideyim, bu sefer yanımda kuzen Vio da var, burayı uzun zamandır görmek istiyordu, denk düştü.
Ayrı uçaklarla da olsa, önce havaalanında sonra da sabahın 5.30 unda Dubai’de yaşayan arkadaşım Aslı’nın evinde buluştuk.  Bu arada Dubai’de çook uzun bir vize kuyruğunu bekledikten sonra gişe memuru "en son ne zaman geldin" dedi, ben de geçen ay dedim. “Evet geçen ay da ben onay verdim sana” deyince ben de dumur oldum, her gün milyon kişi geçiyo beni hatırladı heeeyytt dedim. Tabii ki her bir memurun ayrı bir kaşesi varmış, kendi kaşesini görünce anlamış, saflığımı seviyim.
Sabah 10'da kalkıp, bunca defa geldiğim Dubai’de ilk defa bir beache gittim. Palm Island (insan yapımı, palmiye ağacı ada) en ucunda olan Atlantis Oteli’nin önündeki Nasimi Beach’e geldik. Nasıl sakin, deniz berrak (biraz pisti girmedik), ortam güzel,  sakin bir canlı müzik çalıyor filan, o yorgunluk üstüne iyi geldi. Hava normalde çok sıcak ve boğucu oluyor ama Kasım ayında olduğumuz için 30 dereceydi, o kadar keyifliydi ki anlatamam.
Ordan eve gittik, yemeğe giderken Aslı’nın plajda kredi kartını unuttuğunu farkedince geri dönmek zorunda kaldık.  Sorduruyoruz filan, kartı saklayan garson bizim için “Russian ladies” demez mi.. İltifat olarak mı alsak yoksa hakaret mi bilemedik ama üçümüzün fotosunu ekliyorum,  cidden neremiz benziyo?

Fotoğrafik GAP - Ekim 2012

En sonunda Allah nasip etti de Kurban Bayramı vesilesi ile uzun yıllardır istediğim GAP turuna çıkabildim. Aslında Küba’ya gitme hayalim vardı ama neye niyet neye kısmet (her işte bir hayır var, yüzyılın kasırgası Sandy yıktı geçirdi oraları)
Meğersem annemler de içli içli isterlermiş oraya gitmek, şansımızı deneyerek bir sürü acente ile görüştük ve “evet terör var ama turu etkilemedi, bu 4. Tur”, “evet hanfendi, Hatay’da bir sürü Suriyeli var ama biz turistik yerlere gidiyoruz” şeklinde bir telefon görüşmesi sonucunda tura kayıt olduk.
Hürriyet Gazetesi haberi
Nitekim, sabah 3:30da buluşarak, havaalanına gidiş ve ordan Urfa’ya iniş. Yağan şeye yağmur denmiyo, cidden sel götürüyo ortalığı (bkz Hürriyet gazetesi haberi). Iner inmez sanki yıllardır vatana hasret insanlar olur da yeri öperler ya, onun gibi direk Balıklı Göle gittik. Oradaki Ayn-Zeliha adlı bir yerde vasat bir kahvaltıdan sonra, gölün hikayesini dinledik, ordan medrese ve Hz. İbrahim’in doğduğu mağaraya gidildi. Otobüsteki yerel rehber ile  Ibrahim Tatlises dedikodusu, halk ikiye bölünmüş meğersem, yarısı pek severmiş, yarısı da hiç haz etmezmiş. Bu arada “yerel rehber” gibi bir ibare kullandım, bölgedeki belediyelere şapka çıkartıyorum,  sokakta dolaşan çocukları özel bir eğitimle turizm elçileri olarak eğitiyorlarmış ve yasal yoldan kontrollü para kazanmalarını  sağlıyorlarmış.



Kültür Turları - Ekim 2012

Yurtiçinde ya iş için seyahat ettiğim ya da Bodrum Çeşme gibi yerlerde dinlenme tatili yaptığım için bu yıla kadar kültür turuna gitme fırsatım olmamıştı. Bu sene önce rehberli gittigimiz Bozcaada ve akabinde 5 günlük GAP turu sonrasında bu yazıyı yazmak farz oldu.

Öncelikle içinden kültür fışkıran, müze ve ören yerlerinin bol bol gezildiği, acıkmadan öğün üstüne öğün tüketildiği, rehberlerin m.ö den çıkıp mitolojiden - antik çağlar ve günümüze kadar gelişimlerini anlattığı (milyon tane Tanrı ve Tanrıça ismi duyduğunuz ve muhtemelen sonrasında bir daha hiç hatırlamadığınız) yurtiçindeki turlara kültür turu deniyor. Aslinda bi Roma’ya ya da Paris’e vb turla gittiğinizde de rehber anlatım yapıyorsa o da kültür turu sayılabilir bence ama turizm camiasi böyle düşünmüyor nedense ve sadece yurdumun içinde olursa bu kategoriye sokuyor.

Tur programları az çok önceden belli ve burdan da aktif-hareketli ve kimi zaman da yorucu olacağı önceden tahmin edilebiliyor. Eğer tarihe meraklıysaniz ve aynı anda bir kaç yeri göriyim tek tek gitmek zor olur, bir bilenle gidiyim de anlatsın derseniz kesinlikle sizin için ideal. Her gun farkli bir il, nerdeyse farklı bir kültür ve farklı bir mutfak...

Yeşil sürpriz Isviçre -Ağustos 2012

Aman Schengen vizem bitmeden son bir defa kullanıyım düşüncesi ile son dakikada kendimi Cenevre uçağında buldum. Yeşim’in işten arkadaşı Hatice 2 yıldır orada yaşıyor ve kendisi ile daha önce 2-3 defa görüşmüşlüğüm var (bir tanesi Madrid’de ve tatildeki halini nasıl olsa önceden gördüm diyerek ve biraz da emrivaki yaparak Lozan’a yanına gidiyorum J
Hatis’in mükemmel tarifi ile trene bindim ve Cenevre’den Lozan’a geçtim.  Beni istasyondan aldı ve evine, Pully (pui okunuyor)’e götürdü. Bavulu bırakıp göl kenarına indik, yarasaların serbest uçuşu altında sohbet ettik. Nedense iyi uyuyamadım ve ertesi gün Zürih için yola koyuldum.
derin yeşil
Aç parantez, İsviçre über pahalı bir ülke. Trene nerdeyse 150 eur  ödeyerek Zürih’e geçtim. İçime oturdu ancak yoldaki pastoral manzaraların getirdiği huzur bedeli unutturdu.

Eller Havaya Beyrut - Temmuz 2012

Akide şekerim burnumda tütüyordu (bkz: Beyrut 2011 yazısı), bu sefer turistik amaçlı gitmek istedim. Lübnanlı arkadaşım Roula ile bütün programı ayarladım, tatil ekürim Nevra da bana katıldı ve neresinden tasarruf etsek kardır diyerek millerle biletimizi aldık.
Gecenin bir köründe, Blue Taxi miz (bunu bir yere mutlaka not alın) bizi aldı ve inşaatların içindeki Ramada Mid-Town a bıraktı. Şanslı gecemizdeydik, sabaha karşı vardığımız oteldeki resepsiyondaki amca odamızı upgrade etti. Ertesi gün ne kadar merkezi bir yerde olduğumuzu anladık ancak otelin 4 tarafı yeni otel inşaatları ile kuşatılmış durumda, neyseki hergün pestilimiz çıkmış bir şekilde döndük odaya da uykumuz bölünmedi gürültüden.
T havuz ve çamur deniz
Ertesi gün serseme dönmüş bir şekilde kalktık, Roula sağolsun aldı bizi ve şehrin biraz dışındaki Iris Beach’e götürdü. Biraz trafik vardı, yolu da şaşırdık, normalde 45 dk sürmesi gereken yer nerdeyse 2 saat sürdü. Bu Iris Beach, şehirdeki popüler Iris adlı bir barın beach i. Orada bir diğer arkadaşım ve kilit insan Lara ile tanıştık. Beyrut’ta herşey tanıdıkla ilerliyor, Lara mekanın müdavimi ve onun gelişi ile en arkadaki şezlonglardan en öne terfi ettik. Mekanda T şeklinde bir havuz var, onun önünde de deniz. Bir kişi denize girmiyor, ilk gün biraz rüzgar var ondan dediler. Bu arada havuz, Reina’nın sulu versyonu. Insanlar denize girmedikleri gibi, yüzmüyorlar da, güneş gözlükleri ile dalıp sonra havuzun içinde birbirlerini keserek içkilerini yudumluyor. Ilginç bir tecrübe oldu bizim için.

Bozcaada yeniden - Agustos 2012

Anacığım Bozcaada’yı dünya gözüyle göriyim deyince, babacığımı da ikna ettik ve nurtopu gibi bir aile tatilimiz oldu. Bunu duyan Zeynep Abla ve Yaşar Abla da bize katılınca şen şakrak bir grup olduk. Babam son dakikaya kadar satar, hele bir de Pazar akşamı GS-FB maçı var kesin satar diye düşündüm ama dirayetli çıktı J
Cuma akşamı 20 kişilik yepyeni minibüsle yola çıktık. Minibüse biner binmez, çok eskiden tanıdığım bir kız bindi, ve ben tabii ki dünya küçük dedim. 
Rahat bir yolculuktan sonra Anatolia adlı tırışka otele vardık, 5li olarak direk Ayasma Plajı’na gittik.
Ayasma plajında berrak sular- ben çektim bu fotoyu :)

Uçakta alkış -Eylül 2012

İlk defa 1990larda şahit oldum uçak inerken pilotları alkışlamayı.. O zaman çocuk olduğum için sorgulamadan, herkes yapıyor diye toplum psikolojisi ile üstelik büyük de bir eğlence sayarak katılırdım diğer insanlara.
Zaman geçtikçe ve uçaklar daha ulaşılabilir bir hale gelince özellikle yurtiçi uçuşlarda pilotları alkışlama geleneği azaldı. Ne zaman ki sık sık Almanya’ya gitmeye başladım, o zaman bu gelenek tekrar hortladı benim için. Açıkça söylemek gerekirse bana kıro geliyor ancak o kadar sık duyar oldum ki o dönem, dayanamayıp farklı birkaç uçuşta birkaç kişiye sordum. Ve “ben böyle gördüm” diyen kişi dışında herkes sağ salim indik ya pilotu tebrik ediyoruz dedi. Aslında mantıklı ama oldu olacak aramıda bahşiş toplayıp gönderelim pilota.
Neyse dedim eski bir gurbetçi geleneği boşver, ancak baktım Türklerin yoğun olmadığı uçuşlarda bile – özellikle Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri uçuşlarında- da bu olay devam ediyor, artık kabullendim.  Hatta Italyan ve Güney Amerikalılar da sık sık yapıyormuş.. Halk otobusu ya da minibus son duraga geldiğinde yolcuların alkışladığını düşünsenize?
Ben yine de kıro buluyorum, yapmicaaaammm.

2012 Yaz- Bodrum Izlenimleri

Hani “tam bir Bodrum aşığıyım” derler ya, her ne kadar kulağa klişe gelse de, her defasında beni şaşırtan bir yönü var Bodrum’un. Öncelikle her zevke bütçeye uygun alternatifler var, yıllardır kalitesini bozmamış ve gitmekten büyük keyif aldığım mekanların yanı sıra kendini sürekli yenileyen ya da sonradan keşfettiğim bir yanı da var.
Lady in red
Bu yazının Bodrum Turizm ve Tanıtma Komisyonu’nun katkılarıyla hazırlanmış gibi durmaması için izlenimlere geçiyorum hızlıca.
Her sene olduğu gibi birkaç defa gitme fırsatım oldu bu yaz da Bodrum’a. Ilki Mayıs sonu Haziran başıydı ve çok kalabalık değildi, yine de akşamları eğlenecek kadar  dışarıda insan vardı. Benim için özellikle akşamları bir Bodrum klasiği olan Bodrum Marina, Sünger Pizza, Küba, Adamik e gittik.

Sakin Çeşme - Mayıs 2012

Senede bir defa gittiğim arabalı seyahatlerden biri 1 mayıs vesilesi ile Çeşmeye.
Cumartesi sabahın köründe feribotla çıktık yola. Daha yolda giderken Nevra benzinciye girdiğimiz anda motor çalışırken el frenini bile çekmeden inince mini bi korku yaşadık. Sonrasında arabayı ben aldım ve dümdüz yolda kendi hız rekorumu kırarak Çeşmeye vardık.
Çeşme marinada yemek ve yürüyüş, ordan çarşıda gezinti. Ordan Üsküdar – Beşiktş feribotu benzeri bir feribotla Sakız adasına geçtik (okumak için) ve bir gece konaklayıp Pazar akşamı Alaçatıya geçtik; La Capria Suites adlı butik otelimize nam-ı diğer minik cennet e vardık.

Akşam Şifne de Ferdi Baba da leziz bir yemek, ordan Alaçatı merkezi ve marinaya bakmaya gittik.Ortalık çok sakindi merkez özellikle.

Çoluk Çocuk Sakız Adası - Mayıs 2012

Bir Cumartesi sabahı Çeşmeye feribot ve araç ile ulaştık. Ordan Estamos Travel aracılığı ile Erturk feribot şirketinden  Çeşmeden Sakız Adasına (Chios) gitmek üzere biletimizi aldık.
45 dk süren Üsküdar Beşiktaş motoru kılıklı motor ile adaya vardık ve ilk işimiz 25 Euro ‘ya limandan Hyundai jetz kiralamak oldu. Arabanın önü ve arkası yok resmen ama o kadar kolaylık sağlıyor ki, her yere park, rahat  manevra, hayatımızı kurtardı.
Limana yakın ve merkezdeki Chandrias otele 2 dk da vardık. Benim, diğer Yunan Adalarına benzerlik konusunda bir beklentim var ama etrafta sadece teenage ler var, sanki Yalova’da filan yazlık siteye geldik, biz en yaşlılarıyız düşünün. Biraz dolandık, tabii bu arada Sakız adasında olmanın getirdiği bir doğallık ile her yerde sakız dan yapılmış krem, sakızlı kahve, sakız macunu, şampuan vb..
Akşam bin saat arayarak Paraka adlı tavernaya gitmece, sasiki (cacık) ve saganakileri (sahanda muhtelif yiyecekler) lüplemece, tabii bu arada içeri bi girdik gene biz en yaşlısıyız, Allahtan gece ilerledi de diger Türkler geldi, yaş ortalaması arttı. 
Sabah 8de adanın görünümü


Seyahati planlamak - Agustos 2012

Bavul hazırlamak, havaalanında daha etkili vakit geçirmek gibi konulardan bahsettim ancak hiç seyahat planı nasıl yapılırdan bahsetmediğimi farkettim.
Ben öyle eline bir rehber alıp, dolanarak gezen bir tip değilim. Onun yerine internetten, daha önce gitmiş kişilerden ve eğer varsa şu anda orda yaşayan kişilerden aldığım önerileri harmanlayarak bir program oluşturmayı seviyorum. Örnek bir dosyanın fotosunu ekliyorum.
obsesif plan

İlahi komdeya: Mardin - Nisan 2012

Bence oraya gitmemiz bile mucize oldu.. yanlış kesilen bilet,  sabah 5te süreklenerek kalkma, 2 saat inemediğimiz için nerdeyse kulak zarımın patlamasına ramak kala Diyarbakır’a iniş- evet Mardin’e değil, çünkü yolumuz Hasan Keyf.
Yeşil Diyarbakır
Öncelikle helal olsun demek istiyorum, yol nasıl kaymak gibi, etraf nasıl yeşillik, nedense böyle hayal etmemiştim Diyarbakırı. 1 saatlik yoldan sonra Batman’a varıyoruz, bildiğiniz büyükşehir orası. 3 M migrosu, bütün markaların mağazaları vb, yurdun öbür ucu demezsin. Nitekim şaşkınlık içerisinde Hasan Keyf’e vardık, uzaktan resim çektirdik, yapışkan çocuklarla ilk orada tanıştık. Bu çocuklar çok fırmalar aslında, “abla sana hikayesini anlatıyım mı” diyo, 1 tl karşılığında “kuş kaçtı, kuş uçtu, kondu” şeklinde, aksanları çok zor anlaşılan az ama öz bir hikaye anlatıyorlar. Hasan Keyf’e yakından bakmak istedik ama bir anda oylesine dolu bastırdı ki, güvenlik sebebi ile kapattılar girişi, çarşısında dolandık. 100 yıl dayanacak bir baraj için binlerce yıldır duran ve durabilecek bir güzelliği heba etmeyelim diyerek toplumsal mesajımı da veriyorum ve Mardin’e yol alıyorum.

Spontan Amsterdam - Nisan 2012

İlk defa sanırım 2006 yılında gitmiştim Hollanda’ya. Aynen bir fıkra gibi, bir Alman, bir İngiliz, bir Amerikalı ve bir Türk. Pek uyumlu bir grup da değildik: hepimizin farklı zevkleri, farklı istekleri var ancak gene de 4-5 gün için bir sürü yeri gezdik, üstelik birçok şehirde.  Rotterdam’dan tutun da, adını bilmediğim bir sahil kasabasına, The Hague’den   Amsterdam’a. Amsterdam’dan hatırladığım birkaç şey var: Anne Frank’ın evinin psikolojik olarak beni mahvettiği, bitmeyen müzeler  ve  yolda çocuğuna zorla yemek yediren bir anne gördükten sonra “kesin Türktür”  deyip, o kişinin çoookk sevdiğim biri çıkması.
Bu sefer tamamen farklı bir kontekste, işten 5 kız gittik Amsterdam’a. Biz Umay’la önceden gidiyoruz, grubun kalanı akşam üstü gelecek. Öncelikle 8:20 uçağını 12:20 de kaldıran THY’ye sevgilerimi yolluyorum. Kalkış sırasında 29. Sırada olduğumuzu duymak bir rekor oldu, üzerine de sırada iken “benzinimiz bitti, benzin almaya gidiyoruz” diyen pilot ise unutulmaz.
Dam Meydanı
Nitekim 15:00 gibi varabildik Amsterdam havaalanına, trene bindik ve 15 dk da merkez istasyonuna geldik. Elimizde bavullar ve harita, yürüyelim dedik, 8 dk da hop, Dam meydanındayız. Kafamızı sola çevirdik, bir de ne görelim, bizim otel – NH Grand Krasnovsky. O kadar mutlu olduk ki anlatamam, otelin merkezi olduğunu biliyorduk ama bu kadarını da beklemiyorduk.

Nerde o bildiğimiz Tunus? - Şubat 2012

İş için Orta Doğu turuna devam. Az vakit var ve hani olur da vaktim olursa diye ön araştırma yaparken, Libya ve Cezayire sınır ülkelere gitmeyin şeklindeki güvenlik uyarısını görünce mini bir tırstım, neyse...
Birleşmiş Milletler ekibi şeklinde, 5 ayrı ülkeden 6 kişi Ist h alanında buluştuk ve yanyana uçtuk. Uçakta yanımda aşırı arkadaş canlısı Tunuslu bir genç, konuştukça konuşası  geldi.  Bizimkiler de arkadan gazlıyo. Seyahatin geri kalanında “nişanlım” olarak anıldı kendisi.
Tunis’in merkezine 30 dk uzaklıkta bir bölgede, Mövenpick’te kalıyoruz. Yolda giderken sanki Ege köylerindeyim ama o kadar sessiz sakin ki. Bu arada hava yağmurlu, kafamdaki Tunus u göremedim henüz. Otel müdürü bizi kapıda karşılıyor ve nerdeyse her birimizi tek tek öpüyor (kartını da verdi). Biraz dinlendikten sonra hava yağmurlu olmasına rağmen oranın meşhur bir semti olan Sidi Bou Said’e gittik.
Sidi Bou Said

VAN minüt - Mart 2012

Dört saatlik Van seyahati cidden “One minute” gibi geçti... Sabahın köründe biraz da cts günü olduğu için küfrederek uçağa biniş. İlk, ben binmişim uçağa  üstelik. Etrafımda konuşulanları anlamayarak 2 saat yolculuk (Van İran sınırında olduğu için İranlılar oraya uçarmış hep, uçakta resmen azınlıktaydık).
Modern bir havaalanına varış, hava 6 derece ve nasıl güneşli. Etrafta kar kalıntıları. Varış noktasına gidene kadar çatlamış binalar, buldozerle yıkılan enkazlar, birkaç terkedilmiş çadır ve en önemlisi konteyner kentler. Ekimdeki depremden sonra zorlu ve soğuk bir kış geçiren Vanlıların çoğu şehri terketmiş. Nerdeyse hayalet şehir. Kalanlar travmayı zor atlatmış, arada sırada olan daha ufak çaplı depremlere alışmış.
<><> <><> <><>
Van Gölü'ne bir bakış
İşimizi bitirdikten sonra 1 saat vaktimiz vardı ve en optimum şekilde değerlendirdik. Van denince akla ilk gelen Van Gölü. Şehirliler ona “deniz” diyorlar. Nitekim biz de kısa bir süreliğine de olsa “sahile indik”. Bir tarafta karlar, bir tarafta göl, manzaranın tadına doyamadık.  Van kedisi evi ve tabii ki kaleye gitmeye vakit olmadı ama can boğazdan gelir diyerek, yerel bir marketten otlu peynir aldık. Aklımız da kaldı aslında şehirde. Ordan direk havaalanına. O kadar kısa bir seyahatti ki, dünya  küçük bile diyemedik, onun yerine VAN minüt dedik, geldik.

New York’ta başka bir hayat! - Kasım 2011 (bölüm2)

Ramazan Bayramı’nda, kar fırtınası yüzünden NY uçağına binememiş ve havaalanından üzgün bir şekilde geri dönmüştük (yerine gittiğimiz Roma tatili için bkz: Roma –Eylül 2011). Kurban Bayramı tekrar bizi ümitlendirdi ve düştük yollara. Yazının ilk bölümü için tıklayın

Gün 5: Salı
Bugün Manhattan’ın dışında bir Woodburry adlı outlete gidicez. Internetten mağazalara baktık, hangilerine gidiceğimizin listesini yaptık. Otelin üst sokağında bir yerden otobüs ayarladık, otobüsün park ettiği yerin önünde bir bagel cı vardı, leziz bir bagel alarak otobüse bindik. Bize yerleşim planı verdiler, gideceğimiz mağazaları işaretledik filan, çok komikti. İndik ve Nevra ile “ayrı mağazaların insanlarıyız” deyip  yollarımızı ayırdık. Bu arada her önüne gelen birşey sipariş etti, elimde bir liste var ki birkaç sf. Neyse ki, birkaç ayakkabı ve birkaç çanta için bile oraya gitmeye değdi J Nevra alışverişini bitiremediği için 4 otobüsü ile benle gelmedi. Ben de otobüsten inip Duane Reade’e gidip makyaj malzemelerine saldırdım (bir gün önce de Mac’ten almıştım ıvır zıvır). Gören cidden beni profesyonel bir makyaj sanatçısı sanabilir, o kadar çok kozmetik almışım (annem zaten Nevra’yı uyarmış aldırtma ıvır zıvır diye).
Akşam için Robert de Niro’nun yeri Nobu’da yer ayırttık. Burası da füzyon bir Uzakdoğu restaurantı. Biz gene menüde yazan hiçbirşeyi anlamadığımız için, tam sushi söyleyecekken, garson imdadımıza koştu ve şu anda ne yediğimizi söyleyemesem de her bir siparişimizin ultra leziz olduğunu belirtmem gerek. Biraz midemiz şişerek döndük otelimize geri.

New York’ta başka bir hayat! - Kasım 2011 (bölüm1)

Ramazan Bayramı’nda, kar fırtınası yüzünden NY uçağına binememiş ve havaalanından üzgün bir şekilde geri dönmüştük (yerine gittiğimiz Roma tatili için bkz: Roma –Eylül 2011). Kurban Bayramı tekrar bizi ümitlendirdi ve düştük yollara.
Gün 1: Cuma
Bir Cuma akşamı vardık NY’a. Yanımda seyahat ekurim Nevra, havaalanında uzunca bir süre kiraladığımız limuzini bulmaya çalışmaca. Allah başka bir yolcu bekleyen  Türk şöförden razı olsun, limuzin şirketini aradık ve kavuştuk şöföre.
İçimde çocuksu bir heyecan var, oysa o kadar çok seyahat ettim ki, şımarıkça olacak ama yorgundum yolculuklardan. Amerika’ya üçüncü gelişim, NY’a ikinci, gene de heyecanlıyım.. Aylar öncesinden gün gün ne yenecek gezilecek gidilecek alınacak planı yapılmış, elimizde koca bir excel tablosu J
Manhattan sokaklar ve bloklardan oluşuyor, çok kolay yolları bulmak. Otelimiz 48’e 8de yer alan Best Western Plus President oteli.... Sokağımızın adı Broadway! Gerçekten o ünlü Broadway’da kalıyoruz, etrafımız bir sürü tiyatro ile dolu. Times Square ise 42’ye 7’de, öyle yakınız.
Best Western odamız, at koştur!
Otele geliyoruz, odaya çıkıyoruz, minnacık bir oda, tam bir hayal kırıklığı, odayı değiştiriyoruz, bu seferki daha da boğucu. Kadın Pazar günü NY maratonu olduğu için çok dolu olduklarını, ertesi günü beklememizi söylüyor. Peki diyoruz ve kendimizi sokağa atıyoruz, ışıkların arasında, meşhur Times Square’deyiz. Nasıl kalabalık, üstümüze geliyor insanlar, sanki gece 10 değil, gündüz gibi ışıl ışıl her yer. İlk gördüğümüz Duane Reade’e (oranın bir drugstore zinciri, bizdeki Gratis gibi) giriyoruz ve abur cubur (nam-ı diğer munchies) alıyoruz. Sersem bir durumdayız, 12 gibi odamıza gidiyoruz ve uyuyoruz.

Iyi seneler!

Gec de olsa iyi seneler dilemek istedim! Herkes icin Saglikli, keyifli ve bol tatilli( seyahat demiyorum) Bir yil diliyorum. bu blogun da takipci sayisinin artmasi dilegiyle:) Sevgiler