Seni böyle bilmezdim - Alaçatı, Temmuz 2015

Çeşme'yi bilir misin, sever misin diye sorsalar ben Bodrum'cuyum derim. Hem yıllardır gitmenin verdiği aşinalık ve rahatlık hem de her seferinde yeni bir şey/yer keşfettirerek şaşırtmasını seviyorum Bodrum'un.
Nitekim aklımda bu düşüncelerle; Izmir'de bir toplantıyı ve kuzen Vio'nun bir aylığına ev tutmasını fırsat bilerek yıllar sonra ilk defa gittim Çeşme'ye. Daha doğrusu Alaçatı'ya... Şimdi, Vio'nun süper misafirperverliğinden midir, ortamdan mıdır seneye bir kez bile olsa gitmeye can atıyorum.
Akşamüstü gibi Alaçatı'ya vardım, Vio'nun evi Alaçatı meydana yürüme mesafesinde. Kahve sonrası akşam çıktık, meydandan köşedeki kahveden girdik. Incık cıncıkçılar çıktı karşımıza, ordan aşağı doğru devam, sokaklar bayaa kalabalık. Tam yol bitti derken bir anda bir sürü restaurantın olduğu Hacımemiş çıktı karşımıza! Hacımemiş'i gazetelerde duymuştum ama Çeşme'nin medya tarafından aşırı şişirilerek popüler hale geldiğini düşündüğüm için buraya da itibar etmiyodum.
Ortam o kadar güzel ki, daracık kıvrılan sokaklar, bahçelerde ve masaları dışarı taşmış restaurantlar, sanki Roma'da Trastevere'desin, heryer canlı, her tarz insan var resmen. 'Adı Memiş' adlı bi yere 9 gibi tünedik, sayımız her geçen saat arttı.
11 gibi biten yemek sonrası az yürüyüş ve pasaj gibi bir yerden geçip Köyün Delisi adlı, bir anda açık havaya çıktığın mekana giriş, ordan dönüşte köşedeki Dutlu Kahve'de kahve. Bu arada 3 kişiyken 10 kız filan olduk. Tam yanında Küfe diye bir yer var, Cts akşamları eller havaya modunda oluyormuş.
Ertesi gün yıllardır yapmadığım birşeyi yaptık ve Alaçatı pazarına gittik. Vio meyve - sebze alırken biz de kıyafet bölümüne daldık, bir sürü seri sonu markalı ürün vardı, şaşırdık. Orda 'Tarla Alaçatı' diye, acubik bi yerde, tarla içinde bi vahaya gittik ve mükellef bi kahvaltı yaptık.
Bir gece önce hangi beach e gidelim münazarasında, Vio'nun bi tanıdığı olduğu için ücretsiz gireceğimiz için kazanan Kum Beache gitmece. Beach e gitmek öyle kolay değil, girişte resmen 40-50 TL den az ödemiyosun. 6-7 kişi girdik içeri, plaj o kadar güzel ki, önce çimenlik alan geliyor, önü kumluk ve rüzgar çoookk az, deniz az soğuk, çilekli frozen margarita lezzetli, telekonferans aplikasyonum çalışıyor, daha ne isterim...
Vio'nun oğlu, ailenib ilk torunu Emiliko da geldi, onla oyna deniz kenarında ve homeee.. Evde hafif, leziz ve sağlıklı yemeğimizi yedikten sonra benim
domestic yanım tuttu ve  bi yarım saat dizi izledim??. Ordan Vio ile çeşme Marina'ya geçtik, 19 Eylül Kıraathanesi'nde oturduk, canlı müzik / jazz dinledik ama o kadar yorgunduk ki 12de döndük.

Direk uyudum, sabah Vio'nun arkadaşı olan yan komşuda kahvaltı bitiminde ve Ilıca' da Maldivler denizi gibi bir denizde, Kardelen adlı mütevazi ama sevimli plaja tünedik. Su o kadar ılık ki ve deniz o kadar sığ ki, yüzmeye kalktım ama göbişim kuma değince pek keyif almadım, onun yerine denizde oturup Vio'nun eltisi Eti ile sohbet ettik. 

Öğle yemeğinden sonra biraz daha güneşlen ve ev, duş, bavul derken havaalanına git. Baktığımda beklentimin üzerinde bir kaçamak oldu, seneye de kısmet olur umarım, ne de olsa Dünya Küçük!




Şövalyeler nerde? - Rodos, Ağustos 2015

Çekirdek ailecek, kapı vizemizi aldık, Marmaris'te bir gece konaklayarak Rodos'a feribotla yol aldık. Biletimizi İstanbul'dan bir acenteden almıştık, siz direk Yeşil Marmaris'ten daha ucuza alın. Çok beklemeden, yardımsever personel ile bir saatlik rahat bir yolculukla vardık Rodos'a.
Kapıda bir saat giriş için bekledinten sonra liman çıkışında taksiye binip, sonradan merkeziliğine pek şükrettiğimiz Lydia adlı otelimize geldik. Otel aslında şehir oteli gibi gözüküyor, etrafında Tommy H, H&M gibi bir sürü mağazalar var, neyse ki etraftaki 2-3 katlı binalar yazlık bi yerde olduğumuzu hatırlatıyor. 
Öğlen için gelirken yolda gözüme kestirdiğim ve hemen çapraz köşedeki Mirage adlı villa tipli lounge barda yemek yiyip plan yaptık. 
Ilk gün araba kiralamak istemediğimiz için civarda bir plaja gidicez sonra eski şehri gezicez.
Üstümüzü değiştirip otelden çıktık, 10 dk yürüyüp Casino Rodos'un oraya vardık, önünde bir sürü plaj var biz annemle sağdan ikinci olan Baia'ya gittik. Hafif esinti eşliğinde dinlendik.

Kalbim Ege'de Kaldı! -Akyaka, Selimiye ve diğerleri, Temmuz 2015

Yıllık dilek listemde yer alan araba yolculuğu için Nevra'yla sabah erkenden yola çıktık. 2 mola verdikten sonra, akşamüstü 3 gibi Muğla'ya girdik ve Akyaka hemen karşımıza çıktı!  Son iki yıldır sürekli duyuyoruz, bari seyahate burası ile başlayalım dedik.
Bu arada Akyaka için yeni Çeşme diyorlar, kite surfçulerin mekanı diyorlar, bizim ikisiyle de işimiz yok, beklenti sıfır ve sadece meraktan geldik. Hal böyle olunca, Safranbolu Evleri gibi Osmanlı Konakları'nın bizi karşıladığı, hayalimizden daha büyük bir kasabaya gelince ben mutlu oldum. 
Zara Konak adlı otelimize eşyalarımızı bırakıp, aşağı indik, Azmak Plajı'na vardık. Sol tarafta kitesurf yapanların  renkli görüntüsü eşliğinde şezlonglara oturduk. Hava bulanıktı ve nitekim bi anda bi yağmur bastırdı ki sanki kovayla tepemizden su boşaltıyorlar. Her taraf açık, sahildeki balıkçılardan birine sığındık, nafile tavandan su boşalıyo. 

Sevdim seni bir kere - Nice & Cote D'Azur, Mayıs 2015

Neden olduğunu bilmediğim bir ısrarla uzun zamandır Cote D'Azur'a gitmek istiyordum ve Cannes film festivali dönemine denk gelen 19 Mayıs tatilinde gidebildim, iyi ki de gitmişim!
Sürekli programımızın değişmesi sonucunda ben ilk gün tek başına dolaşacağım, ertesi gün de Mutlu katılacak bana.
Hemen havaalanı çıkışındaki merkeze giden otobüse, fazla beklemeden bindim. Havalimanı biter bitmez deniz başlıyor ve rengi inanılmaz. 25 dk sonra şehrin nerdeyse tam ortası sayılabilecek Albert Park'ta indim. İlk defa gidiyorum, yol yordam bilmiyorum, turist infoya sorarak ve yürüyerek Macaron sokağındaki otele 10 dakikada vardım, über merkezi bir yerde kalıyoruz.
 
Yürüyerek mağaza ve restaurantların olduğu Massena sokağı ve meydanına gidiş, dolanıp Petit traine (küçük trene) bindim. Hava arka sokklarda Mayıs ayına göre sıcak bile denilebilir ama deniz kenarına geldiğin anda iklim değişiyo resmen, serin ve rüzgar kaplıyo.
Trenle Eski Nice, Adalet Sarayı, çeşitli parklar, balık pazarı gibi birçok turistik ve tarihi yerden geçtik. Bu arada acayip derecede dilenci var sokakta. Nice Kalesine ve muhteşem manzaraya sahip Nice' in en tepesine geçtik. 

Promenad d'Anglais  adını verdikleri ve havaalanının bitiminden başlayan deniz kenarına inerek, başlangıç noktasına döndük. Biraz daha dolanıp, odaya dondüm ve erkenden uyudum.

Jambo Kenya! - Nairobi ve Masai Mara, Şubat 2015

Yıllık ekip toplantısı alternatifleri arasında Kenya'yı görünce, yoğun lobi faaliyetlerine giriştim, anlayacağınız üzere başarılı da oldum:)
Hazırlıklar kapsamında önce hangi aşıyı oldun geyiği başladı (Türk vatandaşlarının Sarı Humma aşısı olması ve sıtma önlemi alması (aşı, haftalık-günlük haplar) yeterli). Sonra güvenlik ve hijyen konusunda sıkı tembihler bunu takip etti (açıkta birşey yeme, sinek ilacı kullan, dişini bile şişe su ile fırçala)
7 saatlik uçuş sonrasında kapıda vizemi aldım. Sabah 4 gibi Rose Kempinski oteline vardık, otel tam benim aşık olduğum Colonial mimariye sahip. Kısa uyku, hayatımda bir ilk olarak dişlerimi pet şişedeki su ile fırçaladım.
Bu arada gıda güvenliğinin yanı sıra, genel bir güvenlik uyarısı durumu var. Tanıdık  taksi-transfer aracı dışında sokağa çıkmamaya, yürümemeye and içerek Tawfiq ile otelden bir taksiye bindik. 
Sürücümüz Harrison (ihtiyacınız olursa bana mail atın telefonunu iletiyim) bizi şehir merkezindeki Muindi Mbingu sokağından geçirerek, şehir pazarına (city market) götürdü ve nitekim o olmadan başka hiçbir yere gitmememizi tembihledi. Biz yeri karıştırınca, kendimizi leş kokulu bir et/balık pazarında bulduk ve sadece yerel halkın olduğu bu yerde, beyaz tenlerimizle spot ışığı gibi göz aldık. 
Arabaya binip turumuza devam ettik, her yerde Bata marka ayakkabıcı ve Tusky's marketi var, bir tanesine girip su, sinek ilacı, mendil gibi ıvır zıvır aldık. Meydandaki Stanley Hotel'i çok beğendik, sürücümüz Harrison bizi hem gezdiriyor hem anlatıyor. Obama'nın Kenyalı olduğunu, babasına vaktinde JF Keneddy'nin eğitim bursu verdiğini iletti. Turun devamında özgürlük savaşçıları için heykelin yer aldığı Uhuru Bahçelerinden geçiyoruz. Sonraki durağımız hayatımın en özel anlarından birine sahiplik yapıyor: Zürafa merkezine gidiyoruz! Parkta bir sürü zürafa var ama gözlem yerinde Ed bizi bekliyor:) Hayatımda ilk ve belki de tek defa bir zürafaya bu kadar yaklaşıyorum. Beslememiz için yem veriyorlar, yalaya yalaya elimizden alıyor, meğersem tükürükleri antiseptik görevi görüyormuş. Tabii hayat bilgisini de unutmamak lazım, üç çeşit zürafa varmış, boyları 5 metreyi buluyormuş.
Akşam ekip tamamlanınca, oteldeki Lucca adlı Italyan restaurantında leziz ama über yavaş bir yemek yedik. Afrikanın meşhur içeceği Dawa içtik (çok sert) Insanlar aslında arkadaş canlısı ama ağırlar...
Bir başka şaşırtıcı konu ise hava. Afrika'nın nerdeyse tam ortası, aşırı sıcak olmasını bekliyor insan ama yılın en sıcak ayları Ocak ve Şubat oluyormuş (Güney kutbunda olduğu için mevsimler ters) ve o da  29-30 derece oluyormuş. Bu arada etraf yemyeşil, çöl değil, trafik soldan akıyor ve her an her yöne trafik var (Istanbul'dan beter). İkinci gün toplantı için ofise 60 dakikada gittik ve sadece 10 dakikalık mesafede olduğunu oraya varınca anladık.
Otele döndüğümüzde bizi kırmızı halı ile karşıladılar, meğersem başbakanları gelecekmiş otele:) Biraz dinlendikten sonra Kenya'yı ziyaret edenlerin mutlaka gittiği Carnivore (Etobur) adlı restauranta gittik. Iki araç gittik ve sonradan max 30 dakikalık mesafede olduğunu gördüğümüz yere benim olduğum araç 1,5, diğeri 2,5 saatte vardık. Bu stresi bir yana bırakırsak, restaurantta at etinden timsah etine, deve kuşundan tavşana kdar her türlü eti servis ediyorlar. Fix menü, her çeşit eti sırayla getiriyorlar, sıra bitince en başa dönüyor taa ki masanın ortasında duran şeyi ters çevirene kadar... 
Ertesi gün ofiste toplantı. Güvenlik o kadar sıkı ki, bina girişinde sonra ofisin kapısında. Her odaya girmek için kart gerekiyor filan. Ordan otele geliyoruz ayrı bir dert: Aracın hem ön kapağını hem arka bagajını kontrol ediyorlar. Her akşam saat 9'da şirketin güvenlik birimini ariyoruz biz yaşıyoruz demek için.
Akşam oteldeki 88 adlı Asya restaurantına gidip şaşırtıcı lezzette yemekler yedik. Bu arada otelin ön kısmında birkaç katlı ayrı bir bina var ve birçok restaurant var. Keyifli yemekten sonra ertesi gün Safari için Masai Mara'ya gideceğimizden, erkenden yattık.

Masai Mara
Nairobi'de toplantı olacağı netleşince, haydi Safariye dedik! İlk planda 6 kişi gidecektik: biri sarı humma aşısı alerji yaptığı için hastanelik oldu gelemedi, diğeri hamile kalmak istediği için sarı humma aşısı olamadı. En sonuncusu da bir gece önce hiç aşı yaptırmadan geldiğini itiraf etti ve gece 10'da vazgeçirdik!! Günün sonunda Tawfiq, ben ve Naazi kaldık. Sabahın 6sında sürücümüz Harrison uçağımıza binmek üzere bizi Wilson Havaalanına bıraktı. 
Uçak ve havaalanı terimlerini açmak isterim: 
Konteynırların olduğu liman gibi bir alan, yanyana uçak firmalarının 100 m2 lik apronları var. Bizim havayolu Safarilink idi, onu bulduk, o kadar miniş ki Beşiktaş vapur iskelesi kıvamında resmen. Nitekim havaya girmediğimiz için check-in yapmayı bile unuttuk, zaten uçakta sıra nosu da yoktu, dışarı bakınca herşeyi anladık: 13 kişilik minik bir charter uçağımız var, misafirleri kaldıkları otellerine tek tek  bırakıyor. Uçuş çok eğlenceli geçti. Kim bizim aklımıza Afrika'nın heryeri çöl ve kuraktır diye kazıdı bilmiyorum ama  en azından uçarken geçtiğimiz her yer yemyeşildi, aralarda minik nehirler vardı. 
3. duraktan sonra boş bir araziye indik, sadece mini bir sokak büfesi kadar bir alan var inişte. Safari aracımız ve rehberimiz ile kendi otelimiz olan Serena Lodge'a geldik. Alabildiğine ucu açık yemyeşil bi vadiye bakıyo, otelin heryerini odaları vb mağaranın  içini oyarak oluşturmuşlar, lodge konsepti bu demek herhal.
Biraz dinlendik, öğlen yemeği sonrası biraz uyku, 4'te ilk safarimize çıktık. Yanları açık ve ayağa kalktığında dışarıyı görebilecek bir açıklığa sahip, tavanı da açık bir jeeple gezimize başladık. Sırasıyla zebra (iki tarafındaki çizgiler farklıymış), Masai zürafası, Afrika bufalosu, hippo, aslan, heina isimli hayvanları gördük, sanki National Geographic kanalındayız. Yolda giderken hava fena diildi, dönüşte 17:30 gibi güneş battı, arabanın da her tarafı açık olduğu için nasıl rüzgar oldu anlatamam. 
Otele geldik, açık havada ateş yakmışlar, onun önünde oturup sohbet ettik. Akşam yemeği sonrası ateş önünde Tawfiq bize bi kart oyunu öğretti, şarap eşliğinde onu oynadık.
Ertesi sabah, sabah safarimiz için 6:15 te buluşacaktık, erkenden kalktık. Bu sefer fil sürüsü, bufallo sürüsü ve gene birçok hayvan gördük. Canlı belgesel ama her bölümü birbirinden farklı, karşına ne zaman ne çıkacağını bilemiyosun. Rehber çok önemli burda, bizimki sürekli dürbünüyle nerde ne var bakıp, telsizle haberleşip oralara sürüyordu. Bir de cidden marifet o hayvanları görebilmek, aslanlar nerdeyse aynı renkteki çalıların arasında oturuyor ve zor gözüküyorlar.
Bir de hava hele sabah safarisinde çoookk soğuk, yanınıza kapişonlu bir mont / polar mutlaka alın, onun altına bir gömlek ya da sweatshirt, hatta onun da içine bri t-shirt giyin, böylelikle sıcak basarsa çıkartma şansınız olur ve aynı zamanda içinize sinek de kaçmaz. Hatta ben cılkını çıkartıp ince bi şal ve eldiven de tavsiye ederim. Bu arada inernette safari kıyafeti yazınca o kadar çok bilgi çıkıyor ki anlatamam. Yok beyaz gitmeyin sinek çeker, yok kot giymeyin hem pişirir hem de cıcı sineği midir nedir laciverte konuyomuş filan. Siz yukarıda önerdiklerimi yapın, mümkün olursa da toprak tonlarında giyinin yeterli olur.
Öğlen safariden geldik, emekliliğimiz kapsamında masaj yaptırdık, yemek yiyip dinlenmeye çekildik. Aslında otelde kalanlara baktığımızda, safari için şairin dediği gibi ya çok genç ya da çok yaşlı olduğumuzu söyleyebilirim, keza etrafta emekli amca-teyzeler ya da çocuklu aileler vardı sadece. 
Akşamüstü safarimizde en sonunda rhino gördük:) ben sürekli hippo (su aygırı) ile rhino (?) yu karıştırdım durdum. Rhino'yu da görünce 'Büyük 5'li'  dedikleri hayvanlardan 4'ünü: fil, aslan, afrika bufalosu ve rhino yu görmüş olduk. Eksik kalan tek hayvan olan leopar arayışına çıktık. Tekrar zürafalar ve devekuşlarından sonra gün batımında karşımıza çıkan aslanlar, nerdeyse hayatımın en güzel pozunu çekmemi sağladı.
Otele dönüş, ateş karşısında sohbet, yemek, kart oynayıp müzik dinlemece. 23 gibi yatış, heh yarın erken kalkmicaz derken, rehberimiz sabah 6:15 içtima verdi gene, 7 ye almayı denedik ama yemedi.
Bu arada odamıza haşerat gitmesin, girenler de çıksın diye sürekli alelacele odaya girince, oda anahtarını kapının üstünde unutmuşuz. Sabah farkettiğimizde insan açısından güvenli bir yerde olduğumuza şükrettik, (hayvanlar da anahtarla kapıyı açmayı bilmiyormuş iyi ki çünkü gece çeşitli hayvanlar oda etrafında dolaşıyor).
Ertesi sabahın ayazında leopar görme hevesi ile safariye başlamaca. Aslında sabit dursak o kadar soğuk değil ama her tarafı açık arabayla 50 km hızla gidince biraz soğuk oluyo.
2 saatlik safari sonrası, kahvaltı için hippo havuzu dedikleri bir alana getirdiler bizi. Sanırım hayatımın bir başka  sürreal anını burada yaşadım. Önce, Daniel adlı Masaili bir köylü, kırmızı geleneksel kıyafeti ile karşıladı bizi. Burası hippolarin yüzdüğü bir nehir kenarında bir arazi. İlerledik ve bir anda o doğal ortamda şampanya patlatan bir garson çıktı karşımıza. Kadehleri aldık ve ağaçların arkasına doğru gittikçe açık büfe kahvaltıyı, masaları ve garsonları gördük. Daha basit, ne biliyim yerde piknik örtüsünde yerel kahvaltı gibi birşey beklerken lüks bir sürpriz karşıladı bizi. Tam nehir kenarında hippo manzaralı masamızda oturduk, 5 dakika geçti ve arı istilasına uğradık. Sonuç olarak hızlıca kahvaltımızı bitirdik ve yürümeye başladık.  Bize eşlik eden Masaili köylü Daniel ile sohbete koyulduk ve bize başka hayatların, dünyaların olduğunu tekrar ispatladı. Hayatında hiç uçağa binmemiş, arabayla Nairobi'ye gitmiş ama pek sevmemiş. Genelde yan ülke olan Tanzanya'ya yürüyerek gidiyorlarmış, orda da akrabaları varmış. Parayı sadece inek almak için kullanıyorlarmış. En fazla ineği olan kişi kabilenin reisi oluyomuş ve reis ölünce liderlik çocuğuna geçiyomuş. Şimdiki kabile reisinin 10 karısı, 70 çocuğu varmış. Beslenmek için doğadakı hayvanları, bitkileri yiyolarmış. Aslan öldürmeleri kanunen yasakmış ancak geleneklerine göre erkek sayılmaları için öldürmeleri gerekiyormuş. Aslnları öldürdükleri ikinci bir durum da, göç dönemi bitince yiyecek bulamayan aslanlar köylerine saldırıp ineklerini öldürüyormuş, o zaman kendilerini ve ineklerini korumak için oluyormuş.  Ama yakalanırsa hapse giriyorlarmış. Bu arada inek önemli, güçlü olmak için canlı ineğin kanını ve sütünü karıştırıp içiyorlarmış. Ilaçlarını bitkisel yapıyolarmış, doktor ya da ilaç yokmuş. Ilkokul varmış, İngilizce'yi orda öğreniyorlarmış. O köyde 2-3 gün yaşamak nasıl olurdu diye geçirdim içimden, gerçi dışardan insanları kabul etmiyoruz dedi. 
Iki gündür bize eşlik eden fotoğraf sanatçısı ve NGO temsilcisi Allison Teyze de bize Masaililerin aslan  öldürürlerse hapse girdiklerini, bu çocukların enerjilerini harcamaları için Masai Olimpiyatlarını başlattıklarını, çıplak ayakla toprak zeminde koşmayanalıştıkları için normal maratonda zorlandıklarını anlattı. Devlet Masaililerle anlaşma yapmış, köyleri yüksek kısımlara taşımış ve park giriş ücretinin bir kısmını onlara veriyormuş. Böylelikle doğal hayat da korunuyormuş. Leopar göremesek de keyifli bir kahvaltı sonrası otele döndük, önce Tawfiq ayrıldı, biz de ögle yemeği sonrası pır pır uçağımıza binip Nairobi'ye geri döndük. 
Sevgili sürücümüz Harrison bizi karşıladı, mini tur sonrası Kempinski otele geri döndük, artık orda kalmamamıza rağmen personel o kadar yardımcı ki, sanki halen orda kalıyomuşuz gibi spa bölümüne geçtik, giyinme odasını açtılar bize, Naazi masaj yaptırdı, ben havuzun orda dinlendim. Leziz bir pizzadan sonra Harrison tekrar geldi ve bizi havaalanına götürdü. O kadar yardımsever bir adam ki, rehber gibi geçtiğimiz heryeri anlatıyo. Keşke daha uzun kalsaydınız bizim evde yemek yerdik filan cümleleri ile ayrıldık. 
Seyahatin tamamına baktığımda, en özlemini çektiğim şey sokaklarda özgürce yürüyememek oldu. Güvenlik sebebiyle Nairobi nerdeyse lüks bir hapis hayatı gibi geçti. Safaride de gene güvenlik sebebiyle arabadan inmedik hiç. Ama yine de benim için sürpriz olan ve cidden çok keyif aldığım, olumlu yönde şaşırdığım bir tatil oldu. Dünya küçük, kim bilir gene yolum düşer..

Ortadoğu'nun Miami'si - Tel Aviv, Ocak 2015

Kaç yıldır gitmek isteyip de fırsat bulamadığım Tel Aviv'e gidiyorum en sonunda! 
Aylar öncesinden 80 dolara aldığım bilet ile Pgs ile uçuş, uçakta yıllardır görmediğim bi arkadaşımla karşılaşmak, inişte kuzenim Yusuf'un beni alması ve önce Batyam adlı miniş şehirdeki evine ordan da kız arkadaşı Sophie'yi alıp, Old Town Jaffa'ya gidiş. Bit pazarında dolanmaca (Shuka Pishpishim). 
Kalabalık ve trendy bir sokakta, oturduktan sonra servisin berbat olduğunu anladığımız bi yerde oturup, kafamıza fırlattıkları yemekleri yemece. Bu arada hava o kadar güzel, ben akrabalarımı görmenin heyecanındayım, hiçbirşey umrumda değil.
Yemek sonrası eski bir tren istasyonunu açık hava bir alışveriş ve yemek merkezine dönüştürdükleri Takana yakınına park ettik, oraya bayıldım. Ordan yürüye yürüye Nevetzedek adlı bizim Karaköy gibi yeniden popüler olan ve cafelerin olduğu bir sokaktan devam ettik. Shenkin adlı Ortaköy gibi stantlarda ıncık cıncık satılan yere gittik, ordan da ben ettim siz etmeyin, bizim Eminönü'nün aynısı Carmel pazarına gittik. Bu arada İsrael'de Cuma-Cumartesi tatil günleri. Yani tam haftasonunun başlangıcında pazara gitme gafleti yaptık ve ilerleyemiyoruz resmen.
Ordan kendimizi Shenkuin adlı, ünlü markaların olduğu bir sokağa attık ve ilerledikçe binalar güzelleşmeye başladı. Nitekim Rotschild'e geldiğimizde artık kendimi Abdi İpekçi caddesinde gibi hissetmeye başladım.
Ordan İsrael'de yaşamaya başladıkları için kaç zamandır görmediğim dayımlara Batyam'a gittim, nasıl özlemişim anlatamam. Sohbetle zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. 
Akraba çok olunca günleri birkaça bölmek gerekti, nitekim ailenin diğer kısmı ile buluşmak için nerdeyse 20 kişi Donniklerdeyiz. Parmak ısırtan yemeklerden sonra uykusuzluk tavan yaptı  ama okuldan arkadaşım Avishay ile Tel Aviv'de Sarona'da buluşucaz.
Sarona, şehrin merkezinde, eski ve atıl duran binaların renove edilerek restaurantlara dönüştürüldüğü açık hava bir yer-Takanah gibi ama daha büyük. Little İtaly'de oturduk. Yanında piknik diye bir yer var, çimenlik alan, sana sepetini ve seçtiğin yiyecekleri ve örtünü veriyo sen piknik yapıyosun. Girişimcilere duyrulur. Ordan da tükenmeme çabalarım kapsamında bir İrish Pub'a tünedik ve ben pestili çıkmış bir şekilde eve döndüm.
Sabah bildiğin 7'de uyandık ev halkı olarak. Ben zaten iki saat ileride olan Dubai'den gelmişim Tel Aviv'e ve ordan İstanbul'da aktarma yapıp Dubai'ye gidicem, vücut saatimi ayarlayamıyorum.
Jerusalem'e gitmek üzere yola koyulduk. Batyam sahil yolundan geçtik, sabahtan sürfe gelenler, yürüyüş yapanlar filan, aynen tvde gördüğüm Miami sahili gibi, üstelik bu manzarayı Ocak ayında görmek çok güzeldi.
 Nitekim cumartesi sabahı Kudüs'e geldiğimizde kendimizi tebrik ettik, nitekim Shabat olduğu için yemek yerleri dahil her yer kapalıydı. Sokaktan yiyecek birşeyler aldık. 
Buraya daha önce iki defa gelmiştim. Özellikle Ağlama Duvarı'nın bence garip bi ağırlığı var ama asla kasvet değil. Her dinden insanın bir arada olabileceğini gösteren, barış içinde yaşanabileceğinin bir umudu bence. 
Nitekim ilk durağımız Hristiyanlar için Hac mekanlarından biri olan Church of Tomb oldu, ordan mini Kapalıçarşı'dan geçip Mescid-i Aksa'nın parlayan minaresini görebildik. Nitekim İsrail askerleri orada nöbet tutuyor ve bir sorun yaşanmaması için sadece
Müslümanların girmesine izin veriyor. Aslında o sırada Türk amcalar giriyordu, onlarla  takılabilirdim ama kuzen Yusuf İbranice konuşup işi bozdu (hayatta da bırakmazdı beni o ayrı) Ve en sonunda Ağlama Duvarı'na geldik. Cumartesi günü olduğu için Dati dediğimiz sofu insanlar dua ediyordu. Ben de geçtim duvarda bulabildiğim ilk boşluğa, kendi çapımda dua ettim, 3 dilek diledim, ve o sırada 3 adet kuş tüyü gökten elime düştü. Masallardaki gibi gelebilir, ya da saçmalık diyebilirsiniz ama benim için mucizevi oldu ve günümü aydınlattı (sonra tüyleri kaybettik o ayrı).
Tekrar Batyam'a geçtik, deniz kenarında kahve içtik ve süt kardeşim Rakeller aldı beni bu sefer, Marina ve bir sürü mağazanın olduğu Namal Tel Aviv'e gittik, Yulia adli yerde süper yemekler, keyifli sohbet sonrası yürüyüş.
Bu arada asıl sebeb-i ziyaretim başka bir kuzenimin düğünü, minik ayarlamalardan sonra eğlenceli bir geceye devam ettim.
Pazar sabahı yusuf ve Sophie ile otobüsle Tel Aviv'e geçtik.

Banana beach'te güneşin altında huzurla oturup, humus, ton balığı, güzel bir pitamsı ekmekten oluşan İsrael kahvaltısı yaptık.
Tabii bu sırada İstanbul'da hava berbat, kar yağışı sebebiyle özellikle Tel Aviv ve Dubai seferleri iptal, içimde bir umut var ama:)
Tekrar Shuka Carmel'den geçtik (ki haftanın ilk günü olduğu için bomboştu) ve meşhur alışveriş sokağı Dizingoff'a geçtik. Dekorasyon merakım ve Whitecity Bauhaus center'ı görme hırsım, oranın sadece bir merkez olduğunu, müze gibi olmadığını görünce, hayalkırıklığına dönüştü. 
Nitekim beklediğimizden kısa süren ziayret sonucu erkenden eve dön, çalış ve akşam üstü başka bir kuzenim Suziyle Aroma cafede buluş. O kadar çok kuzen ve akraba var ki cidden, aslında bu yazının başına bir soyağacı eklemek hayatı kolaylaştırabilirdi:)
Akşam Moris ve Eti, Cansuyla birlikte kebap yemeğe gittik. Ben etten ziyade humusa ve aşırı leziz ekmeğe dadandım.

Bu arada şehirler birbirine 30 dklık mesafelerde öyle gözünüz korkmasın. Ordan Max Brenner'de tatlılarımızı yemece ve eve dönmece.
Pazartesi sabahtan işteymişim gibi çalışmam gerekti. Holon'da tasarım müzesine gitme hedefim vardı ama öğleden sonra uçağı da düşününce yalan oldu. Nitekim havaalanına gidecekken Yusuf'un arabasının lastiği patladı, ben hemen taksiye atladım ama geç kalmıştım bile. Tel Aviv'e gelirken pasaportumda 20'den fazla Dubai kaşem olduğu için güvenliğe takılmaktan korkmuştum, nitekim çok rahat geçtim (bir saat süren kuyruğu saymazsak). Ama çıkarken beni sorgulayacaklarını hesaba katmamışım. Aslında, uçağa giderken herkese standart bir sorgulama yapıyorlar. Bavulu sen mi yaptın, bir cemaate bağlı mısın, buraya neden geldin, akrabaların kim filan falan. Ama güvenlik görevlisi 20 Dubai üstü bir Mısır ve bir Endonzeya (bunun sebebini pek anlamadım açıkçası) vizesi görünce, neden Dubai'ye bu kadar sık gidiyorsundan, bugün Dubai'den biriyle konuştun mu ya varan sorularla boğdu beni. İkna edememiş olucam ki, amirini çağırdı ve ikinci tur sorgulamayı o yaptı. İlk defa bi yere geç kalmam yardımcı oldu bana ve az vakit kaldı diye acıyarak bıraktılar beni. Donüş stresi dışında özlediğim insanlarla vakit geçirmek çok keyifli oldu, dünya küçük diyerek başka bir destinasyona yol aldım.


Yunanistan Turnemiz - Alex, Atina, San Torini, Mykonos; Haziran 2013


Herşey Alexandrapolis ile başladı...  Bir Cuma 6 kişi işten erken çıkıp, arabaya atlayıp Alexandrapolis'e gidelim dedik (tabi yazdığım kadar spontan olmadı). Ipsala sınır kapısında nöbet değişimine denk gelince planlanandan bir saat geç, 21'de Aya Yorgi'de yemeğe oturduk. Klasik saganaki, house wine, kalamari ve caciki gibi muhtelif mezelere Türkiye'de ödediğimizin yarı parasını verip Baubau adlı klube yol aldık.
Aya Yorgi'de akşam Uzosu candır!
Meğersem kapanmış, hayalkırıklığı ile merkezdeki Egnetia otelimize varış, ordan yürüyerek şehre iniş ve bomboş sokaklarla karşılaşma. Sahildeki Sparrow adlı barda leziz gin tonic ordan paralel sokaktaki Thema'nin karşısında Pico adlı Buzouki mekanına gidiş. Bunca kere gittim Yunanistan'a, bir kere denk gelmedim böyle bir yere. 15 dkda bir farklı bir Mustafa Keser ya da Kibariye sahne alıyor, parayla gül yaprağı saçtırabiliyosun filan. Koltukta uyumak üzereydim ki odaya yol aldık.
Ertesi gün ballı yoğurtlu ve bizim pudra şekerli kürt böreğinin kremalısından oluşan nefis kahvaltı sonrası tekrar Aya Yorgi'ye gidiş. Bu sefer deniz için. Akşamüstü bir Alex klasiği olan Lidl (süper market), Jumbo (oyuncakçı) alışverişi.
Jumbo karides aşkına
 Akşam yemeği için İzmir'li Ebru ve Yunan damat Yorgo'nun yeri olan Nisiotiko'da  über lezzetli deniz mahsülleri. Yorgo'ya Türkçe sipariş verince 5 porsyon jumbo karidesle doldu masamız, gözlerimizin yuvalarından fışkırışını görmeliydiniz. 4 porsyonu bitti gerçi!!!
Devamında sahilin en sonundaki otoparkın orda Portta Noa'nın üst katında sürpriz bi mekan çıktı karşımıza: Yoy yot, sanki mini Reina! Bir gibi döndük ordan. Bu arada orda da Reina diye başka bir kulüp varmış.
Sabah kahvaltı sonrasında mini bir şok yaşamaca: bizim ekip 2 gibi İstanbul'a dönüyor, biz de 17:30 uçağıyla Atina'ya geçicez Nevra ile. Salak ben 17:30 yerine 22:30 a uçak bileti almışım!!! Akşamüstümüzü otelde havuz kenarında dinlenerek geçirdik. Akşam yemeğimizi sahilde Roma Pizzeria'da yiyip, Atina'ya uçtuk.

Petit voyage - Casablanca, Mayıs 2015

Son dakika kararı ile iş için Casablanca'ya gidiyorum. Fas zaten görmek istediğim yerler listesinde idi, bu ziyarette sadece Casa'yı görebileceğim ama ona da razıyım.
Havaalanından 1 saatlik bir yolculuk ile 
Hyatt Regency Oteli'ne vardım. Otel  sözde oranın en kaliteli otellerinden biri, tam UN meydanında, en merkezi yerinde ama birazdan okuyacağınız üzere sürprizlerle dolu bir yer.
Otele girer girmez odaya bile çıkmadan toplantılara başladım. Akşamüstü 6 gibi, otelle ilgili ilk bomba çıktı ortaya: Otelde kuafor olmadığı için telefonla dışardan bir kadın geldi ve odamda saçımı yaka yaka dünyanın en pahalı fönünü çekti.
Işkence biter bitmez, kendimi hemen dışarı attım ve Medinat-Old Town daki Souq/Çarşı da ufaktan dolandım. 
Bu arada Faslı arkadaşımın aksesuar-mücevherlerini çıkart uyarısını dinledim, yanımda para bile yok (zaten bozdurmamıştım), telefonumu sıkı sıkı tutuyorum elimde. Souq dediğim yer bizim Kapalıçarşının daha eski ve iptidai versyonu. Ama konsept aynı: oryantal ürünler, kalabalık standlar ve çığırtkan satıcılar. 5-10 dk dolanıp, fotoğraf çektikten sonra, meydana geri döndüm, bu sefer tramvayın olduğu sokağa doğru kıvrıldım. Burası İstiklal Caddesi gibi bir yer. Bu arada da Tramvay
deyince sakın bizim İstiklal'deki gibi nostaljik birşey sanmayın. Şehrin eski bölgesindeyiz, ortam cidden eski ve köhne. Bu bakımsız sokağın ortasına bizim hızlı treni yerleştirmişler. Yeni ve eskinin ilginç bir birleşimi olmuş.
 O akşam yol yorgunluğundan bayılarak erkenden yattım. Yarım saat sonra, otelin perili köşke döneceğini nerden bilebilirdim. Nitekim, sonradan perdenin iç astarının raydan düşme sesi olduğunu algıladığım bir vahşi ses ile uykumdan sıçradım. Sakinleşip uyuduktan bi saat sonra bu sefer de tuvaletten gelen bir boru sesi ve onu takip eden lağım kokusu gecemi şenlendirdi. Bir de takıntılı insanım hem ses hem koku olmadı. Kokuya alışmaya çalışarak, zor olsa da uyudum ve sabah 5:30'da kalktım (Fas Tr'den iki saat geride). 
Sabahın o köründe ne yapılır, tabii ki iki saat çalışıp kahvaltıya indim. Sonrasında uber başarılı geçen bir toplantı, dinlenme ve arkadaşımın beni alıp arabayla Korniş dedikleri deniz kenarında dolaştırması. Deniz derken yanlış anlaşılmasın, Atlantik okyanusundan bahsediyorum, çok dalgalıydı ve bir o kadar da ihtişamlıydı.
Arabayı park edip, ekiple yemek yiyeceğimiz restaurantımız Basmane'ye geldik. Aslında balıkçı programı yapmışlar akşam yemeği için ama benim patavatsızlığım sonucunda buraya değiştirdiler, iyi de oldu. Burası geleneksel Fas mutfağının olduğu otantik bir yer. Çinili duvarlar, kapıda fesli bir adam bile var:) ve yemekler yıkılıyo. Geleneksel kuskus, tajin vb yedikten sonra üstüne dansöz çıktı, tam keyif oldu. Tam da o sırada Brezilyalı arkadaşımız da sahneye çıkıp dansözden daha iyi kıvırtmaya başlamaz mı, meğersem profesyonel dansçıymış eskiden, gecenin hoş bir sürprizi oldu!
Ordan gene benim tutturmam sonucunda 5 kişi, Casablanca filminde geçen ve Play it Sam repliği ile meşhur Rick's Bar'a gittik. 
Filmin Fas yerine Hollywood'da stüdyoda çekildiğini biliyordum ama filmin çekildiği dönemde aslında böyle bir barın olmadığını, filmden esinlenerek daha 10 yıl önce girişimci bir bayan tarafından birebir aynısının yapıldığını öğrenince feci aldatılmış hissettim. Gece boyunca yaşadığım hayalkırıklığını  anlatamam... Ama yine de teyzeye helal olsun, iyi bir turistik nokta yaratmış, dünyanın her yerinden burayı görmek için geliyorlar. Bir de cafenin ortamı çok hoş, Coloniel tarzda döşenmiş, iki katlı eski bir Fas evi, biz üst katta oturduk ve piyano çalan adamı yukarıdan izledik.
Mis kokulu odama döndüğümde saat ikiye geliyordu ve bu sefer bebek gibi uyudum. Sabah erken kalk, çalış, 9:30 gibi yürüyerek kahvaltı için önerdikleri cafeye doğru yola çık. Burda da sarışın olmanın popülerliği ile havalı yürüyorum sokaklarda, sürekli laf yeme ve bakışlar! Etrafıma baktığımda cidden o anda sokakta benden başka sarışın yok. 15 dk sonunda La sqala adlı, girişinde havan toplarının olduğu ve çok keyifli 
restauranta gittim. Burası özellikle geleneksel Fas kahvaltısıyla meşhur ve yemek gene yıkılıyooo.. Kraliyet kahvaltımdan sonra biraz daha çalışıp yola koyuldum. 

Dürüst olmam gerekirse Casablanca'yı sevdim mi pek emin değilim...ama çok fazla birşey de görmedim sanki.... Belki Fes, Marakesh ya da Chefchaouene gitmiş olsam  daha etkilenebilirdim, yine de kim bilir, Dünya Küçük...

Minik Likya Yolu - Olympos, Haziran 2015

Izmir'den Sun Express'in tam zamanında kalkan ve erken inen uçağı ile Antalya'ya varış (normalde reklam almam ama beklentimin üstünde idi), eski iş yerimden artık Antalya'da çalışmaya başlayan bir arkadaşıma gidiş, kahvaltı sohbet derken, Istanbul'dan arabayla gelen şoför Nebahat Abla'nın beni alması. 
Yol boyunca iklim sürekli değişti, güneş-bulut-yağmur derken kendimizi şaşırdık.
1,5 saat sonra Çıralı'da Lukkie's Lodge'a varış. Sanki minik bir cennet. Minik prefabrik evler ve minik verandalar. Odaya ayakkabımızı çıkartarak girmemizi rica eden mekan sahibini şaşırsak da kırmıyoruz, hızlıca üstümüzü değiştirip, plaja iniyoruz. Çıralı sahile giderken bir köprü var, nedense oraya park ediyoruz ve minik bir patikadan yürüdükten sonra uçsuz bucaksız, bol çakıl taşlı ve şezlong-şemsiye hatta insan dahil hiçbirşey olmayan bir plaja varıyoruz. Şaşkınlığımı ifade etmenin bir yolu yok. Sessiz, ıssız bir yer bekliyorum ama bunu değil. Nitekim bu Olympos tarafıymış sahilin. 
Sola doğru Çıralı tarafına gidince sahilde birçok cafe ve konforlu şezlong-şemsiye gördük. Çıra Cafe adlı ilk yerde oturduk, dinlendik, yemek yedik. Etrafta çok az kişi vardı, sessizlik sakinlik ve huzur üçlüsü birkaç saatliğine iyi geldi:)
Biraz ileri doğru gidip sahili keşfettik ve ordan ana yola giden patikaya çıktık, market - pansiyon/restaurant- hediyelik eşyacı ve o salaş ortamda beklenmeyecek sıra sıra masajcıların olduğu bir meydana vardık.
Akşamüstü otelimize geri döndük. Otelin restaurantının üstünün (zincirleme isim tamlaması) yarısı açık yarısı kapalı. Önce dışarıda, hava serinleyince de içeride oturduk, hatta ilerleyen saatlerde projektörden film izledik.
Ertesi sabah ben cidden erken kalktım ve kahvaltı saatine!! kadar hamağa kuruldum. Kaldığımız süre boyunca, kahvaltıda verilen otelin bahçesindeki kayısı ağacından yapılan reçeller ve bilimum ev reçellerine (portakal reçeli yıkılıyodu) doyamadık.
İlk günümüzde hem Çıralı hem de Olympos'u gördüğümüz için, o gün
Adrasan'a gittik. Plajın en sonunda Chili House adlı mekanın önündeki şezlonglarda tünedik, hava açınca cok sıcak, kapatınca bildiğin serin ikilemi içinde, en azından etrafımızda birileri var diyerek dinlendik.
Saat 4 gibi dere kenarında konuçlanmış restaurantların olduğu alana gittik, Paradise Cafe'de ördekler eşliğinde çok leziz yemekler yedik. Ortam o kadar güzel ki, dere üzerine platform kurmuşlar, kamelyalarda oturuluyo, püfür püfür. Ordan Olympos Antik kente gittik ve sahiline indik.
Henüz akşam olmamıştı ve biz de neden bu kadar çok masaj yeri var merakımızı gidermek için Makai adlı Thai masaj salonuna gittik, fiyat uygundu ama ortam pek değildi. Çıkışta hemen yanındaki mağazadan kazak almaya gittik. Haziran, Antalya ve kazak kelimelerini aynı cümle içinde kullanıyorum, dikkatinizi çekerim.
Akşam otelin üst verandasında otur, mantara bağla, Çıralıya inip bazı yerlerin bomboş, diğerlerinin de romantik çiftlerle dolu olduğunu gör ve gerisin geriye dön.
Sabah erken kalk, tam da Dünya Küçük dedirtecek bir olay: Kahvaltıda ortaokul arkadaşım Ersenle karşılaştım: balayı için gelmişler ve tam da yan odamızda kalıyolar!!!
Hep birlikte 1980den kalma dökülen minivanımızda yeni evli çiftimizle birlikte sahile indik, bugün tekne turuna gidiyoruz! Bu arada minivan yolda pek sırıtmıyor, etraf Şahin, Kartal, Serçe ve Renault 9 kaynıyo, bu araçların halen gider durumda olmasına respect!
Neyse şişme bot 9 kişiyi nasıl taşır adlı denemeyi yapıp, kocaman Antik Olympos adlı teknemize geldik. 
Normalde 50 kişilikmiş, biz 15-16 kişiydik ve herkes rahat rahat oturdu. Biz kıç tarafındaki koltuklara kurulduk ve rahat bir gün geçirdik. 4 koya gittik, deniz, öğle yemeği, bol bol foto çekimi, Ersenlerle muhabbet derken saat 17 oldu ve sahile geri döndük. 
Uyarmamıza rağmen gene bota 9 kişi aldılar ve halatı tutması gereken şaşkın  tutmayınca halat motora dolandı, motor durdu, bit hafiften su almaya başladı. O an öyle gelmese de, şu anda aklıma geldiğinde tatilin en komik an'ı gerçekleşti: Şaşkın adam önce halat bende dedi, sonra yok dedi, sonra yanında oturmakta olan Ersen'e sen neden tutmadın dedi, sonra ben misafirim dedi en sonunda çözülen halatı alttan tutmasını rica eden tekne görevlisine bana bağırma diye bağırarak, stres altında pek dayanıklı olmadığını gösterdi. Titanik batmadan da böyle muhabbetler oluyo muydu geyiklerinden sonra karaya basma sevinci ile köhne minibusumuze vardık. Rezervasyonumuz iki günlük olduğu için Lukkies'in yanıdakı Nar Çiçeği pansiyona geçtik, benzer bir konsept yapmişlar, minik ahşap tek katlı evler, buraya biraz daha kadın eli değmiş, çiçekler aksesuarlar var her tarafta.
Teknede bol bol dinlenmiştik, adrenalin kapsamında arabaya atlayıp  Çıralı'nın en sonunda Yanartaş'a gittik. Burası minik bir tepenin üzerinde yanan kayaların olduğu ve mitolojide önemi olan bir yer. Allah'ım ne dik yokuşlar, diz boyu taşlı basamaklar, tırman tırman bitmedi. Zaten ofisteki arkadaşlar tırmanamazsınız, çok zor deyip durdular, Nevra'yı zor ikna ettim. Dura dura gittik ama en sonunda yanan taş olmasaydı bile o kadar dik bi yere tırmanmış olmanın verdiği başarı duygusu bile yeterdi ki , zirve orjinaldi bence.
Ordan helak olmus bi şekilde otele geldik, üstümüzü değiştirip Çıralı Sahil'de Azur adlı otelin restaurantına gittik ve romantik çiftlerin arasında yemeğimizi yedik. Sakinlik yetti ve uzun, bozuk ve karanlık yola rağmen arabayla 50 dk gidip Olympos'a vardık, hedef Kadir'in Ağaç Evleri içindeki Hangar ve Öküz adlı barlar. Avluya girip tavla oynayan, nerdeyse nargile içecekmiş gibi duran tipleri görünce bizi pek açmadı, belki saat erkendi ya da bizim için çok geçti:) Gerisin geriye döndük, otele varmamıza 5-6 dk kala ikimizin de içi geçmiş ve gözlerimiz kapanmıştı (Nevra'nın arabayı kullanıyor olması dışında çok sorun değildi aslında- Anne merhaba:)
Gece mallığımızdan dolayı donarak geçti, iki saatte bir sırasıyla kazak, çorap, eşofman altı ve halen donmaya devam edince banyo havlusunu üstüme sererek üşümemi azaltmaya çalıştım. Nitekim sabah 7'de pencereyi açık unuttuğumuzu farkettim, Allah'tan gün ağarmıştı ve hava ısınmaya başlamıştı.
Az ama öz kahvaltımızı yapıp Kemer'e yola çıktık. Önce Tekirova sonra  Çamyuva beldelerindeki otellere baktIk, günlük giriş için saçma sapan ücretler isteyince Kemer şehir merkezine bastık. Ayışığı plajı adlı geniş ve birçok plaj/restauranttan oluşan komplekste Dakota adlı plajda oturduk. Deniz mükemmel, üstelik Club Med Kemer'in yanı. Kurtlanınca etrafa bakalım, yanındaki marinada biryerler var mı dedik, öyle bir yollardan geçtik ki, deniz kenarındayız ama teknelere ulaşamıyoruz. Demir kapılardan atlayıp teknelerin oraya geldik, ama bu sefer de dışarı çıkamıyoruz. Güvenlik geldi, siz nasıl girdiniz buraya filan deyip biz yol verdi. Akşam 6 gibi plajın WCsinde üstümüzü değiştirdik, Kemer'in trafiğe kapalı alişveriş caddesinde yürüdük, gündüz nerdeyse hapis kaldığımız Turkiz Marina'da Qualista Lounge die bi yerde canlı müzik eşliğinde yemek yedik. 

Arabaya geri dönerken, bahsettiğim trafiğe kapalı sokakta, o hafta Kemer'de olan Nar Festivali kapsamında bir Parade/geçit vardı, otellerin animasyon ekipleri (bazılarında otel müşterisi ve diğer çalışanlar da vardı) temalı showlar, danslar yaparak, ışıklar, ateşler içinde tırların üzerinde geçtiler.
Akşam otele dönüş yolunu, 'hep karanlık hep karanlık' şarkısı eşliğinde (yolda sokak lambaları yanmıyo, aşırı karanlık) tamamladık. Odaya dön, uyumaya çalış, bu sefer de jenerator bizi mahvetti, yine uykusuz bi gece nitekim 6:30'ta kalkıp, 7:30'ta yola koyulduk.
Antalya'ya bastık, deniz kenarında kahvaltı hevesimiz kursağımızda kalınca, Burdur yoluna devam ederken sağda Keptur die bi yer gördük, süper serpme çeşitler ile kahvaltı yaptık.
Nevra gelirken 6:30 saatte geldiği için naif bir planlama ile akşamüstü 4-5 gibi evde oluruz dedik, nitekim saat 7'de eve vardığımızda her tarafımız tutulmuştu. Yine de sakin, huzurlu bir tatil geçirmenin ve uzun zamandır görmek istediğim bir yeri görmenin mutluluğu ile Dünya Küçük dedik:)
Not: Olympos ve civarını sadece gençlerin gittiği ya da sadece sakinlik isteyenlere uygun bir yer gibi düşünmeyin. Rafting - dalış - jeep safari gibi aktivitelerle hareket isteyenlere de hitap ediyor, ya da bizimki gibi arabalı bir program ile civar yerleri görmek çok keyifli oldu ve bizim durumumuzda iyi ki arabayı almışız dedik çünkü Çıralı - Olympos arası hiçbir toplu taşıma aracı yok (hatta Çıralı'da taksi bile yok).


Beklenmedik olumlu bir sürpriz - Prag, Ekim 2014

Geleneksel "işten kızlar" gezimizin bu seferki durağı Prag. Hiçbirimizin daha önce gitmemiş olduğu bir yer bulma sevinciyle Mayıs ayından biletlerimizi aldık. Vakit yaklaştı ve nitekim 8 kızdan ikisi  hariç geri kalan herkes sağlık-bakıcı-toplantı-yeni iş vb derken gelmeme riskiyle karşılaşıp, feleğin çemberine bir çelme takıp hırsla Prag'a yol aldık.
Öncelikle, kafamdaki Prag: kasvetli, ağır ve fazlasıyla romantik bir şehir. Zamanında birileri Budapeşte'ye benzetmişti ve benim için yukarıdaki tarife de çok uyar Budapeşte, bu sebeple kızlarla gidiyor olmasaydık listemde olmayan bir şehirdi... Ama yanılmışım, herkese tavsiye ederim!
Havaalanından otele giderken ilk izlenimimiz beklentimizden daha düzenli, yeşil ve estetik bi yer şeklinde oldu. 30 dk sonra şehrin eski bölgesindeki otelimize vardık. Prague Residences, Royal Boutique Residence Apartments'da kalıyoruz, odalar evimden büyük, kocaman salon ve oda, yüksek tavan, geniş banyo, resmen yıkılıyo estetikten. 

Otelimizin çevresinde bir sürü sanat galerisi var, bi yerden prova yapan opera sanatçısını dinliyoruz, diğer yandan aşırı güzel binalarla çevriliyiz. Etraftan sanat ve estetik fışkırıyo adeta.
Hava serin, yağmurlu ama iğrenç bi soğuk yok Allahtan.  Azıcık yürüyüp, biletimiz olan tiyatro öncesinde La Bodeguita di Medio adlı bir yerde bişiler içtik. Sonrasında Nationa Marionette tiyatrosunda  bir kukla tiyatrosuna biletimiz var. Prag'da black puppet adlı bir kukla formatı meşhurmuş, biz de o sanarak gelmeden aldık biletleri ama bizimki daha sofistike birşey çıktı: Mozart'in Sihirli Flüt eserinin Almanca Kukla Operası!! Biraz overdose oldu tabii ama farklı bir deneyim yaşamış olduk. Bir de oyun klise gibi bi yerde, koltukların sırt kısmı var ama alt kısmı boşluk. Biz bunu farkedene kadar sırayla ve istemeyerek önümüzdeki kadını tekmeleyip mıncıkladık (kadın gıkını çıkartmadı valla), o da ortama eğlence kattı.
Akşam yemeği için Kolkouna Restaurant'a gitmeye niyetlendik, yer ayırtmadığımız ve de kalabalık olduğumuz için burda ve çeşitli restaurantlarda elimiz boş kaldı. İçlerinden biri bize acıdı da U Rudolfino yu önerdiler. Acayip güsel sosis, geleneksel patates ve sahanda peynir yedik.
Çıkışta bir binaya ışıkların yansıtıldığını gördük ve acayip kalabalık vardı, meğersem o haftasonu light festival varmış ve çevre ülkelerden halk akın etmiş.  Ana caddelerinden biri olan Kurnukova sokağında dolaştık: Prag kristalleri ile ünlü, heryerde kristal kolye-takı ve obje satan mağazalar var. Dikkatimizi çeken bir başka şey de erkeklerin uzun boylu ve yakışıklı olması oldu:) Meydandaki Hotel U Prince'te açıkhavada birşeyler içtik. Hava aşırı soğumuştu ve yol yorgunluğu ile odalara dönüp bebek gibi uyuduk.
Sabah sokağımızın başındakı Ebel cafede süper kahvaltı yapıp bir günlüğüne bize eşlik edecek tur rehberimiz ile buluştuk. Marienne Square,  şehir kütüphanesi,  belediye evi sonrası Jewish District'te Avrupa'daki en eski synagogue u gorduk. Ordan, Prag'da en çok görmek istediğim ikinci yer olan Astronomical clock'a gittik. Gelinlerin saatin önünde fotoğraf çektirme geleneği varmış, nitekim soğuk havada bir sürü gelin kısa kollu gelinlikleri ile poz veriyorlardı.

Prag minik avlulara açılan ve dar sokaklardan gidilen pasajlar ile dolu, tam benlik! Aradan dereden geçtikten sonra otelimize yakın U tri ruzi (3 gül)  adlı Çek restaurantında  içmeden dönülmemesi gereken lezzetli Goulas çorbalarımızı içtik. Ordan meşhur Charles Bridge'e geldik, nehirde bi bot turu aldık kanaviçe yapar gibi  iki ileri bi geri gittik ve bütün binaları tek tek anlattılar bir saat boyunca. Artık sinirimiz bozuldu, gülmeye verdik kendimizi.
Ordan ressamların, aksesuar ve kristal ürünler satılan tezgahların olduğu Charles Bridge de dolan, şehirin yeni kısmına geç, tramvay ile kaleye çık, gez ve dön. Yandaş bulamadığım için Prag'da en çok görmek istediğim yer olan Fred and Ginger Building, nam-ı diğer Dancing Building'e tek başına tabana kuvvet  yol aldım. Hava akşam 5 gibi kararıyo, kararmadan gitmem lazım yoksa binayi göremeyeceğim ve anlamı olmayacak, nasıl hızlı yürüyorum. Valla yürüme hız ve tempomu ölçtüğüm runtastic aplikasyonunu açsaydım rekor kırmıştım:) Binanın özelliğine gelince, ikinci dünya savaşında burası yanlışlıkla bombalanmış ve şehirde nerdeyse tek hasar gören yer orası olmuş, bu vesileyle yerine böyle kıvrılan, adeta dans eden bir bina yapmışlar. Fred de Fred Astaire'den geliyor.

Donüşte muhtelif sokaklardan geçtim ve tipik kaybola kaybola kendimi şehrin modern kısmının meydanında buldum: Wencestar meydanı ve no 28 numaralı sokağın birleşimi. Hiç aç değildim ama kokusundan ve merakımdan dönen hamur anlamına gelen sıcacık ve mis gibi tarçına bulanmış tatlıdan yedim.
Nitekim 3 saat boyunca durmaksızın yürümüştüm, eve gider gitmez uzandım biraz.
Akşamına Casserole adlı bir restaurantta leziz ve çok uygun fiyatlı yemek yiyip, Tygra adlı pek meşhur bara gittik. Tam 30 saniye kaldık ve bize bakan erkek popülasyonundan ürkerek otele döndük.
Gerçi ilk gün bizi havaalanından alan şoföre sorduğumuzda, ben karımı oraya götürmem demesinden anlamalıydık ama turistik merakımıza yenik düştük:)
Sabah taksi ile şehrin karşı tarafına geçip, meşhur Cafe Savoy'a gittik, gelen kahvaltılıkların lezzetini gene tarif edemeyeceğim. Fiyatlar gene makuldü. Gün giderek ilginçleşti, Charles köprüsünün bitimindeki sokakta, eski zaman kıyafet ve saçları ile, siyah beyaz foto çekimi yapan bir yere gittik. Kılık kıyafetimize ve çıkan fotolara o kadar çok güldük ki, unutulmaz bir anı oldu. Yürüyerek Charles  köprüsünden Krakov ve no 28 sokağı üzerinde dolandık gene. Hep söylerim, şiddetli yağmur - kar olmadığı sürece bir şekilde yürünüyo, şehrin tadı da böyle çıkıyo!

Bu arada sokakta bir sürü dilenci var ve değişik bir şekilde; yerde dizlerinin üzerinde öne doğru eğilerek dileniyolar.
Odaya git dinlen, giyin Buddha bar a git, gelsin sushiler ve üstelik Dubai'deki Buddha Bar'in yarı fiyatına!! Lucerna 80 adlı nerdeyse iki bin kişilik bara gittik. Aşırı yorgun ve uykulu bir şekilde odaya döndük. Otelimiz apart otel olduğu için, her dairenin zili var ve anahtarını unutan ve hangi dairede kaldığını bilmeyen bir dangalak yüzünden bizim zil gece beş kere filan çaldı, sürekli sıçrayarak uyanıp durduk.
Sabah kalk bavul yap, La Bottega di Finestra da prosciuttolu filan leziz mi leziz, ucuz mu ucuz bir kahvaltı yaptık. Ordan otelimize dönüp havaalanına doğru yol aldık. Bir başka kızlar tatilinde buluşmak üzere dünya küçük dedik.

Notlar:
Taksi dışında herşey çok ucuz, yemekten tutun içkiye kadar. Ama gerekmedikçe taksiye sakın binmeyin çünkü taksicinin insafına kalıyor herşey. En az 5-6 defa 10tl tutacak yerde 50 tl ödedik. Heryere iki taksi gidiyoruz ve kıyaslıyoruz. Artık en son gece yemeğe giderken bir taksi 10, diğeri 19 tl ödedik. Dönüşte lüks araçlarla dönmek zorunda kaldık, taksimetre aç diye diretince sürücü rahatsız oldu ve arkadaki arkadaşını da tel ile arayıp yolu uzattırdı, nitekim gidişin iki katını ödedik!

Bir de servis sektorü bıkkın ve asabi, çok yavaşlar, üstelik umurlarında değil hiçbirşey, sabırlı olmakta fayda var:)