Sevdim seni bir kere - Nice & Cote D'Azur, Mayıs 2015

Neden olduğunu bilmediğim bir ısrarla uzun zamandır Cote D'Azur'a gitmek istiyordum ve Cannes film festivali dönemine denk gelen 19 Mayıs tatilinde gidebildim, iyi ki de gitmişim!
Sürekli programımızın değişmesi sonucunda ben ilk gün tek başına dolaşacağım, ertesi gün de Mutlu katılacak bana.
Hemen havaalanı çıkışındaki merkeze giden otobüse, fazla beklemeden bindim. Havalimanı biter bitmez deniz başlıyor ve rengi inanılmaz. 25 dk sonra şehrin nerdeyse tam ortası sayılabilecek Albert Park'ta indim. İlk defa gidiyorum, yol yordam bilmiyorum, turist infoya sorarak ve yürüyerek Macaron sokağındaki otele 10 dakikada vardım, über merkezi bir yerde kalıyoruz.
 
Yürüyerek mağaza ve restaurantların olduğu Massena sokağı ve meydanına gidiş, dolanıp Petit traine (küçük trene) bindim. Hava arka sokklarda Mayıs ayına göre sıcak bile denilebilir ama deniz kenarına geldiğin anda iklim değişiyo resmen, serin ve rüzgar kaplıyo.
Trenle Eski Nice, Adalet Sarayı, çeşitli parklar, balık pazarı gibi birçok turistik ve tarihi yerden geçtik. Bu arada acayip derecede dilenci var sokakta. Nice Kalesine ve muhteşem manzaraya sahip Nice' in en tepesine geçtik. 

Promenad d'Anglais  adını verdikleri ve havaalanının bitiminden başlayan deniz kenarına inerek, başlangıç noktasına döndük. Biraz daha dolanıp, odaya dondüm ve erkenden uyudum.


Ertesi sabah otelin tam karşısındaki Moultari adlı boulangarie'den (fırın) broiche aldım ve internetten satın aldığım Saint Tropez turu için arabaya bindim. İlk önce Maxim adlı miniş bir köye gittik, burası yatların park etmesi için sadece bir marinadan oluşan bir köy, düşünün kışın sadece 70 kişi yaşıyor. Görülecek pek birşey olmadığından 6 dakikada dolanıp Grimaud adlı cafede kahve içtim. Ordan St Tropez yolunda  Club 55'e uğradık,   Burası 1955'te St Tropez'i meşhur  eden yermiş, yanında da Brigitte Bardot'un meşhur ettiği Plage Pamplone var. 
En sonunda St Tropez köyüne varıyoruz, dar sokaklar ve mağazalar, en uçta eski şehir ve paralelinde lüks yatların ve restaurantların olduğu port. Şaşırtıcı olan denize girecek yer yok. Teknelerle açık denizde yüzüp akşam da park ediyorlar diye düşündüm. 
Deniz kenarında ne görürseniz, elbiseden krebe, iki arka sokakta yarı fiyatına bulabilirsiniz, krep yemeden dönmeyin. Dönüşte, denize sırtınızı verince en sağda L'opera diye çok güsel görünen ve lounge muzik çalan bir yerde vakit geçirdim. Genel olarak (fahiş fiyatlar dışında) sevdim St Tropez'i.
Nice'e döndüğümde Mutlu gelmişti, sahile inip muhteşem renkli denize nazır plajda, çakıl taşlarının üzerinde sohbet ettikten sonra Lido'da deniz mahsüllü ve iğrenç kumlu sezar salatası yemeye çalıştık. Oturmak sorun, sipariş vermek sorun, hesap ödemek sorun, biz ettik siz etmeyin, gitmeyin.

Ertesi sabah 6:30 ta uyanıp hazırlandık, otelin köşesinde ve denize bakan sokaktaki Balthazar'da kahvaltı yapıp, Port'ta sıkı ve keyifli bir yürüyüş yaptık. Amacımız 100 no'lu otobüsle 2 euroya Monte Carlo'ya gitmek. Kimsenin otobüs sırasına saygı duymadığını vurgulamak isterim, bodozlama dalın. Otobüste dolana dolana gittik, yoldaki deniz manzarası mükemmel, kayalara oyulmuş evler ve Cap D'ail çok güzel gözüküyordu. Monte Carlo ne, Monaco ne diye ikileme girince bir bilene sorduk (Google:) Monte Carlo'nun Monaco'da bir şehir olduğunu teyid ettik. Otobüsten inip bir parkın içinden geçerek kumarhanelerin ve onlarca Ferrari-Maserati vb gibi lüks arabaların olduğu  Casino meydanında Cafe des Paris'e tünedik. Fiyatlar fahiş, bir sodaya 17 Eur verdik. Bu arada Mutlu liseyi İsviçre'de okumuş ve mezuniyet balosunu Monte Carlo'nun meşhur bir otelinde yapmışlar, biliyo ortamı. 
Sodanın parası içimize oturduktan sonra  Monte Carlo kumarhanesi öğle tatiline girdiği için aşağı denize doğru yürüdük, panorama o kadar kötüydü ki, üzüldüm resmen. Sıkış tıkış karaktersiz binaları dikmişler, yeşili de unutmuşlar (oysa İstanbul çok farklı di mi). Biz gittikten 4 gün sonra  Monaco Grand Prix (Formula 1 yarışları) olacaktı, onun için hummalı bir hazırlık vardı. 

Üstü açık turistik otobüs ile Kale, Gran Prix Strip, muhtelif bahçe ve alt geçitleri dolaşıp şehri bitirdik ve ordan başka bir otobüse atlayıp başka bir sahil kasabası olan Menton'a gittik. Denize paralel olan bu kısımları daha çok sevdim. Sahilde birçok kafe var, turkuaz koltukluda oturup günlük krep hakkımı doldurdum. Önümüz plaj, öyle kokoş, lüks ya da turistik bir ortam yok, sakin. 

Otobüsle geri döndük, indikten sonra yürüyüşe koyulduk, Marche de Fleur (çiçek pazarı) ve bit pazarına uğradık, ordan az ilerleyince karşımıza birçok restaurantın olduğu meydan çıktı ve bize de sürpriz oldu. Akşam buraya gelmeye, sonra da Eski Nice'e giden sokaktaki canlı müzik yerlerinden birine gitmeye  karar verdik. 
Meydandaki Brasserie du Couer'de über ötesi şarap sosunda sarmısaklı ve kremalı bir midye yedik. Ordan canlı muziklere baktık, ama Cts olmasına rağmen hepsi boşalmıştı saat 22:30 civarı.Odaya gelip bavul yapmaca ve uyumaca.

Ertesi sabah gene tavuk gibi erken kalkıp (6:30!!) Mutlu'yu yolcu ettim. Bu sabahki fantezim meşhur Fransız croissantı ile kahve içmek. Fırın açılır açılmaz aşağı indim ve odaya çıkıp kahvemi de koydum ve basit kahvaltımın tadını çıkarttım (o sırada bilgisayarın başında çalışıyor olmak ayrı bir keyifti sormayın).
Öğlen havaalanına gidip, iş için Kazablanca'ya geçicem. Dönüş yolunda ufak stresler yaşadım: Elimdeki tek bozuk para olan 10 eur hafif yırtıldı, otobus şöförü kabul edicek mi, doğru terminalde inicek miyim, bavulum baggage limiti exceed edecek mi, Fransa'ya geldiğim bu iki gün içinde Fas Türk vatandaşlarından vize istemeye başlamış olabilir mi (heryere vize almaya alışık olunca vizesiz bir yere gitmeyi bünye kaldırmadı) Nitekim aynı kuşkuyu check in esnasında görevli de yaşadı ve bekletti beni bi süre. Uçağa bindim ve yeni bir yolculuğa doğru Dünya Küçük dedim!




0 comments:

Yorum Gönder