Mamma mia: Dove la Mafia? - Sicilya, Nisan 2014

En baştan söyliyim, bu yazıda bir Don Carleone, bir mafya ya da pastoral bir kırıntı arıyorsanız hayal kırıklığına uğrarsınız! Eğer Italya’da Roma –Venedik –Floransa’yı, Amalfi kıyılarını ya da Toskana’yı görmediyseniz önce oralara gidin, sonra bedava bir tatil fırsatı çıkarsa Sicilya’yı tercih edin, o derece.. yok bana güzel yemek ve şarap olsun yeter derseniz, doğru yerdesiniz!
Paskalya turu ile Catania’ya uç, tur otobüsümüzle deniz kenarındaki Tekirdağ’ı anımsatan kampingler eşliğinde Palermo’ya var. Eski ve köhne bir havası, boş sakin sokakları var bu şehrin. Gezdiğimiz çeşitli tarihi yerler arasından en fazla Via Roma (ana caddesi)’dan sapınca her köşede bir mevsimin heyellerle anlatıldığı Quatro Canti meydanını çok ihtişamlı buldum. 

Otele dönmeden önce nazik otobüs şoförümüzün ikram ettiği kahveyi acılığından dolayı çaktırmadan çöpe dökmemiz de görmeye değerdi.
Politeama adlı kendisi eski ama Politeama adlı önemli bir meydanda olan otelimize geldik. Otel hem merkezi hem de posh bir semtte, yanımızda Louis Vuitton mağazası var, o derece. Gereksiz bir hırs yapıp sahile inelim dedik, bizim kafamızdaki gibi Bebek sahili yerine Karaköy limanı çıktı karşımıza. Sonuçta 4 saat boyunca güneşe karşı yürümenin tatlı bir kızarıklığı kaldı yüzümüzde. Bol bol dolanmaca, eski dar sokaklardan geçmece, akşam yemeği için çok önerilen ve geleneksel Sicilya mutfağına sahip Antica Focacceria di San Francesco'da yer ayırtmaca. Kaybolarak ana cadde olan Via Roma’ya çıktık. Burası aynı zamanda birçok markanın da bulunduğu bir alışveriş caddesi. Kesiştiği ve otelimize yakın bir sokak olan Via Cavour’a gelmeden önceki sokakta sokak cafeleri çıktı bir anda karşımıza ve tek kalabalık olanı  olan Cafe al Capriccio’ya tünedik. Bu arada rehberimiz uyarmıştı, 1-4 arası siestayı çok ciddiye alırlar kimse olmaz etrafta diye, saat 4’e yaklaşmıştı ve cidden sokaklar canlanmaya başlamıştı. Sokağın çıkışında Teatro Massimo’nun olduğu Piazza G Verdi’nin canlılığına şaşırarak otelimize varmaca.
2 saatlik uyku ile yola çıkıp, bütün gün de dolanıp durunca, odaya nasıl vardığımızı bilmiyorum. Biraz dinlendikten sonra taksi ile restaurantımıza doğru yola çıktık. Paskayla sebebiyle  yolda Isa’nın dirilişi,  Meryem Ana ‘nın canlandırılması gibi çeşitli dini törenler sebebiyle ilerleyemey
ince, taksiden inmek ve halka karışmal zorunda kaldık. Törenler cidden ilginçti, ada halkının dindar olduğunu söylemişti rehberimiz.

Feci kaybolarak ve sokaktaki bir büfeciyi bir nevi kölemiz yaparak (kendisi yol tarifi ile kurtulacağını sandı ama dönüşte de taksi çağırmak zorunda kaldı bize) restaurantımıza vardık. Sicilya mutfağının en meşhur yemekleri olarak önerilen Arancina (kızarmış pirinç topları), bol domatesli bir makarna (bana değil tabi) ve kılıç balıklı bir yemek söyledik. Öyle çok matah değillerdi ama şarap çok iyiydi. Nerdeyse 2 aydır ağzıma bir lokma alkol koymamıştım, o iki kadeh beni çakırkeyf hale getirdi. Nitekim odaya döndüğümüzde bebek gibi uyudum.
Gündüzleri yürüdüğümüz yetmiyormuş gibi hırs yapıp, sabahları da yürürüm diye yanımda spor ayakkabı ve kıyafet de getirmiştim. Tabii ki yalan oldu. Aslında ilk sabah 6:30ta uyandım ama hava o kadar karanlık ki, yolları da bilmediğim için çıkmayıp yatak keyfi yaptım. Kahvaltı sonrası en fazla merak ettiğim Taormina’ya gitmek üzere yola çıktık.  Ve cidden en sevdiğim yer burası oldu.
Taormina’yı anlatmadan önce tur grubumuz hakkında kısa bilgi geçmem gerekiyor. 7 çiftiz. Biri ben ve Yeliz, diğeri bir babaanne ve torunu ve geri kalan 5 çift ise 50 yaş üstü, Alaska’dan Sibirya’ya Brezilya’dan Japonya’ya dünyada nerdeyse her yeri gezmiş ve aman Sicilya eksik kaldı, onu da bitirelim liste tamamlansın diye gelmiş bir ekip var. Yaş ortalamasını düşününce en gençlerindendik ve özellikle Taormina’da otobüsten meydana varana kadar olan Arnavut kaldırımlı yokuşu tırmanışta duraklama sayımız, diğer günlerde gruptan ayrı hareket etme ihtiyacını doğurdu.
Taormina’ya gelirsem: Aslında Toskana’dan aşina olduğumuz yapı burada da var, tepelere konumlanmış bir kasaba, girişte ana bir taş kapı (Porta Messina) ve ordan girilen daracık uzun yol üzerinden sağlı sollu dükkanlar. Ancak bunun farkı deniz kenarında muhteşem bir manzaraya sahip olması.

Eski şehir boyunca çıkış kapısına kadar dolandık, Cisterna Del Moro'da kocaman ve leziz bi pizzayı deniz manzarası eşliğinde mideye indirdik. Sonrasında kaybola kaybola dolaşmaya devam. Porta’dan aşağı denize doğru inmeye niyetlenmece. Oysa oraya 10 dk lık bir araba yolculuğu  ile ya da teleferik ile varılabiliyormuş. Zaten Taormina’ya çıkarken, insanların Nisan olmasına rağmen denize girebildiği Naxos adı verilen ve Isola Bella’nın karşısında kalan bu bölgeden geçmişiz :) Nisan olmasına rağmen denize girebilmelerinin sebebi, Sicilya’nın karakterini şekillendiren Etna yanardağının deniz suyunu da ısıtmasıymış.
2-3 saatlik yolculuk devamında Catania’ya ulaştık. NH Bellini adlı otelimize (otellerden yana şanslıydık, bu da merkezi bir yerde çıktı) bavulları bıraktıktan sonra grubumuzla yürüyerek şehir turuna geçtik. Benim Istanbul’da milyon yere bakıp da bulamadığım bir spor ayakkabıyı bir mağazada görmem ve hipnotize olmam sonucu grubu kaybettik. Kendi başımıza Piazza Universita  ve  Piazza D’uomo (meşhur Fil Çeşmesinin olduğu) yu gördük.

Günlerden Cumartesi olmasıyla da alakalı sanırım, nispeten daha dolu sokaklar. Buranın merkez caddesi olan Via Etna’da yürürken şans eseri sağda bir avluda bir pop up Pazar gördük. Ortam 80’lerden çıkmış gibi, bir DJ 80’ler şarkıları çalıyor, ikinci el ya da el yapımı kıyafetler etrafta. Bu arada sokaklarda o kadar çok teenage var ki anlatamam, üstelik erkeklerin hepsi de Justin Bieber saç kesimli :)
Palermo’dan sonra Catania’dan pek umudumuz yoktu, biz yine de oteldeki kıza yemek ve bar önerisinde bulunmasını istedik. Tavsiye sonucunda bizdeki Kasımpaşanın ara sokakları gibi sokaklardan geçtik ve hiç beklemediğimiz bir anda Nişantaşı Atiye sokak gibi bir yerde bulduk kendimizi: Via sfllomena. Heryer bizim yaşımızda insanlarla dolu, bir sürü restaurant var ve biz Il Sale’de dışarıdaki masalara oturduk, leziz ekmek ve tadına doyamadığımız zeytinyağı ile başlayan keyfimizi, şarap ve über leziz diğer yemeklerle taçlandırdık. Hatta ertesi günlerde de buraya geliriz dedik ama Pazarları zaten açmıyorlarmış. Pazartesi de Paskalya sebebi ile kapalıyız dedi.
Kızın önerileri süper çıktı, bar da önermişti, hadi barlar sokağına gidelim diyerek, Piazza Bellini’ye geçtik. Gündüz girmemiştik buraya, çookk geniş bir meydan ve gündüz gördüğümüz teenageler burayı gece kılıkları ve Justin saçları ile istila etmişler resmen.  Paralel sokaklarda birçok bar vardı ama bu istila sebebiyle bir Bellini bile içemeden geri döndük.
Pazar sabahı, turdan bir çiftle birlikte şehirler arası otobüsle Siracusa’ya yola çıktık. Şehir girişinde antik kalıntılar ve Japon turistler vardı bol bol. Merkezde inmemizden 5 dakika sonra hepimiz pişman olmuştuk bile. Sokaklar bomboş, etrafta 3 katlı köhne binalar dışında hiçbirşey yok.
Meğersem olay Utica Adası’ndaymış. Şehir minik bir köprü ile bir adaya bağlanıyor ve bütün hareket orada. 

Piazza Arşimed üzerinden daracık ara sokaklardan denize doğru yürüdük ve deniz kenarı lokantalara ulaştık. O kadar çok esiyordu ki orda oturmaktan vazgeçtik, ara yukarı doğru yürürken Vicolo Zuccola’da Antica Osteria da Mariano’ ya Pazar ayininden çıkan yerel halkın girdiğini gördük. Daracık bir sokak düşünün, minnacık masalar, içerisi full zaten. Dışarıda çok lezzetli antipastiler, 8 kişiye yetebilecek üç çeşit makarnamızın olduğu fix Paskalya menüsünü günümüzün mutluluk kaynağına dönüştürdük. Sonrasında Arşimed Meydanı’nda nerdeyse puding kıvamındaki sıcak çikolatam ile anı taçlandırdım :)
Gündüz o kadar çok yemiştik ki nitekim akşam birşey yemeğe halimiz kalmadı ama yine de bir gece önce gittiğimiz sokakta şansımızı deneyelim dedik ve ilk girişteki Polpetteria’da şaraplarımızı içtik.  Etna’nın hareleri gece Bellini Parkı’nda çok güzel görünüyor cümlesi üzerine bir de oraya gittilk, hiçbirşey göremeden erkenden odamıza döndük.
Son günümüzde sabah 8.45 treni ile Messina’ya yeşillikler içinde ve rahat bi tren yolculuğu gerçekleştirdik. Bu sırada tren istasyonuna giderken de şehrin görmediğimiz farklı caddelerini görme şansı da bulduk. Messinaya indik ve bu sefer etrafta açık hiçbir yer yok. Tek açık yer, 34 yıl önce Mersin’den buraya yerleşmiş olan (neden??) bir dönerci amcanın büfesi. D’Uuomo’nun oraya, ordan sola doğru yönelince yol boyunca ağaçların olduğu ve altında çeşitli mağaza -kafelerin oldugu bir sokağa gittik.  Messina’nın en etkileyici kısmı bu idi. Bi kafede oturduk, arka masalarda açmayı soğuk kahveye batırıp yiyorlardı, Cafe Pano diyorlarmış, biz de onu denedik, güzeldi.
13 gibi otobüse binip Catania’ya döndük.  Benim bir ayakkabı daha alışım, Via Etna üzerinde hızlı bir yemek sonrası otele dönüş, eve doğru yola çıkış: Ciao Bella

Tatili sindirdikten sonraki notlar:
Etna’ya gitmedik çünkü yanardağ ilgimizi çekmedi –Pompei’de eski versyon da olsa görmüştük, Bali’de de bir yanardağ vardı vb..
Gidemedik diye üzüldüğüm Cefalou ve Agrigento oldu. Bu programda Palermo ve Siracusa’ya yarımşar gün ayırıp, Catania ve Taormina birer tam gün, Messina’ya hiç gitmeden diğer ikisine gitmeyi tercih edebilirdim. Hatta belki Savoca’da Godfather turu da yapılabilirdi. Yine de ne zaman ne olacağı belli olmaz, Dünya Küçük...

Çakma Maldivler - Halkidiki, Haziran 2014

Seyahat başlangıcına ilişkin mini özet: öncesinde işte buhran, havaalanında bilette sorun, araba alırken gerginlik, otelde odada sorun, en sıcak zaman uyarısına rağmen gittiğimiz gün yağmur yağması, hem nem. Ve deniz karşınıza çıktığı an: Maldivlerin aynısı, hayatı durduran ve herşeyi unutturacak mavilikteki deniz.
Şimdi başa saralım: Selanik havaalanından  araba kiralayarak yaklaşık 1,5 saatte Halkidiki'ye vardık. Halkidiki parmak şeklindeki üç yarımadadan oluşuyor. biz en soldaki Kassandra Bölgedinde Kassandra Palace adlı Doğu Bloku ülkelerini anımsatan, bol Romen, Rus ve Bulgar kardeşimizin olduğu 80lerden kalma bir otelde kalıyoruz. Resepsiyon o kadar geniş ki, Nadya Komaneviç birazdan jimnastik yaparak içeri gelse yer var :)
İlk gün otele yerleştikten sonra en yakınımızdaki ve Vio'nun önerdiği Sani koyunda, Sani Beach'e varış. Sani dediğim Yalıkavak kadar büyük bir koy ve Sani adlı Holiday Village'da resort, camping, marina ve bilimum herşey var. Biz resort kısmında, huzurlu sessiz sakin bir plajda denizimize girip, uyuklayıp ilk gün dinlendik. Orada Ouzerie adlı restaurantı çok methetmişlerdi ancak dışarda atıştırdığımız için yemedik orda.


Çıkışta eski bir Rum köyü olan Aphytos köyüne gittik. Biz paralel sokaklarda dolaşıp 2-3 sokakta taş evler görüp, sonra set üstünde 5-6 balıkçı ve bar gördük. Thea Thalassa adlı herkesin methettiği balıkçıda akşam için yer ayırttık ama bu arada da herkesin övdüğü köy bu kadar mı, bu muymuş filan diyoruz. Üzerimizi değiştirmek için otele dönüş yolunda köyün asıl merkezini bulduk:) Tam benlik daracık sokaklar, turistik ve yanında da otantik mağazalar, biraz Bozcaada biraz da Kaş hatta.

Yemek için Afitosa geri döndüğümüzde hayattaki ilk ouzomu yudumladım ve derin muhabbet başladı  Nevra ile. Ordan hemen köşedeki Notos adlı bara baktık, boş olunca meydana yürüdük, klisenin sağındaki merdivenlerden güzel Rum müziği geliyordu, canlı müziği az dinleyip odamıza döndük.
İkinci gün planda Halkidiki'nin üçüncü ayağı olan Ouranoupolis'e gitmek vardı. Biz ettik siz etmeyin. Uzunca ve tozlu yollar sonrası oranın merkezine vardık. Zaten minnoş bir yer ve her yerde kardinal kıyafetleri ya da dini objeler satan dükkanlar var. Devamında Hristiyanlık için kutsal sayılan Athos Dağı ve bayanların ayak basamadıpı manastırlar bölgesi geliyor. Athos Dağı etrafında tekne turu yapılabiliyor diye sorduk meğersem 6 saat sürüyormuş diye onu es geçtik. Benim popüler Ammos beach tutturmam bizi çay bahçesi kıvamında  bi yere götürünce gerisin geriye döndük, üçle ikinci bacak arasındaki koyda Eagles Palace diye über lüks ve güzel bir otele günübirlik girme girişimimiz olumsuz sonuçlandı. Ierissos a geçtik, Bodrum Yahşi plajı yanyana plajlardan en hoşumuza gideninde (ikincisi) oturduk.
Ordan arabayla dönerken, bu sefer de bütçemiz yetmediği için kalmadığımız  Danai Beach oteline girme girişimimizde de avucumuzu yaladık. Biz de hemen yanındaki Porfi Beach Resorttan denize girdik, aileler için şirin bir otel.
Bu arada deli gibi yol yaptık ama ana yollar çok güzel, kaymak gibi. Asıl güzelliği ise etrafınız sürekli bir ormanla kaplı, beklenmedik anlarda karşınıza öyle mavi bir deniz çıkıyor ki, büyüleniyorsunuz.
Akşamına Halkidiki'deki yaşamımızın bir vazgeçilmezi olan Sani bölgesine, bu sefer Sani Marina'ya gittik. Marinanın otoparkı 20 eur gibi abes bir ücret alıyor ancak içerideki belirli restaurantlarda o parayı kullanabiliyorsun. Biz de gene bize önerilen Tomato'ya 30 dklık bir bekleme sonucunda oturduk. Greek - Middle East restaurantı. Çok lezzetli bir yemekten sonra marinada dolan, Mojito ve See you up adlı barlara bak, ama nasıl bomboş heryer anlatamam. O dönemde Dünya kupası da vardı, herkes maç mı izliyo yoksa o akşam perşembe diye mi anlamadık, nerde bu genç insanlar hatta nerde Yunan dostlarımız dedik.
Cuma sabahı erken kalktık. Hedefimiz ortadaki parmağa gitmek. Hava 33 derece, güneş yok ve aşırı nem var. Birgün önce Nevra 5 saat araba kullandı ve gitmesek mi diye sorguluyoruz durumu.
Vourvourou bölgesine plaja gidicez, ilgili sapaktan girdik, sağlı sollu bakımlı ev ve oteller, arada masmavi deniz gözüküyo, bizim nereye gittiğimiz konusunda hiçbir fikrimiz yok. Nitekim öndeki bir arabayı takibe başladık, üstelik Yunan plakalı bile değil, düşünün ümitsizliğimizi. Amca evlerin bitimindeki yoldan sola döndü, bir süre kıvrımlı yollardan geçtik, en sonunda orman gibi yüksekte bi alandaki otoparka geldik. Otopark full, aşağıda çam ormanları ile çevrili kum sahil ve masmavi deniz, o kadar güzel ki. Ama tam bir kampçı alanı. Şezlong şemsiye vb yok. Onun yerine bol bol kova ve kolluk görünce çıkmaya karar verdik. Aynı bölgede 1-2 yere daha baktık ancak beğenemedik. 

Onun yerine yol bizi Sarti yönüne giderken Bahia beach diye bir vahaya götürdü. Varmak için öyle kötü ve mıcırlı bi yoldan geçtik ki lastiğimiz patlarsa ne yaparız diye düşündük ve hatta nerdeyse geri dönüyorduk. Nitekim çektiklerimize değdi ve minik cennetimizi bulduk! Minik bir koy düşünün, etrafı çamlık, deniz süper, beyaz ve mavi tahtalar döşenmiş heryere ve Bob Marley çalıyor. Oldu bu iş! CD başa sardığında iyice dinlendiğimize emin olduk ve Armenistis bölgesine gittik.
Burda da bambaşka bir ortam var. Hem deniz süper hem de ilk defa bu kadar genç ve Yunan birarada gördük. Gerçi biraz da çoluk çocuktular, meğersem Hiphop festivali varmış orada o haftasonu, millet popo sallıyordu sürekli:)
Hedonist ve sabit durmayı unutmuş hayatımız kapsamında Platinistis plajına ve kamping alanına gittik ve çok rüzgarlı diye çıktık. Bu arada orta parmakta deniz cidden daha guzel, şezlong vb gibi imkanlar pek yok ama zaten daha çok camping alanları var.
Armenististen Sarti'ye girdik, buradaki plajlar da Yahşi modeli ama daha organize ve turistik. Orayı biraz rüzgarlı görünce arabaya atlayıp çok az ilerisinde Cielo diye bir beache gittik. Yüksek sesli guzel müzik, leziz yemek ve dalgalı deniz ama guzeldi. Şimdi yazarken, 5 günde nasıl 1000km yaptığımızı daha iyi anlıyorum:)
Akşam haritayı elimize alıp spontan takıldık ve Pefkochori de minik şirin bi sahil kasabasına gittik. Sahil kenarı aynen bizim Yalova - Akçay filan, nerdeyse çekirdek çıtlatan Nermin Teyze çıkacak karşımıza. Ana caddesinde Synthrivani diye salaş bir restaurantta leziz ve ucuza yemek yiyip, garsondan bilgi almaca. Bizim otele yakın Aqua, Ahoy vb gibi gece kulupleri görüyoruz, genelde de 11:30-12 gibi geçiyoruz ve bomboş. Meğersem a-halk gece ikide gidiyormuş oralara, b- Yunanlı dostlar için Halkidiki sezonu Temmuz'da başlıyormuş meğer.
Biz hiçbi gece ikiye kadar dayanamadığımız için gitmedik oralara. Nitekim diğer mekanlar da boş olduğu için gece hayatı diye bişeyimiz olmadı otel resepsiyonunda internete girmek dışında.
Ertesi gün 3-4 kişinin önerdiği ve "best beach in greece" dedikleri Xina semtinde :) Krousaros beach e gittik, ortam kalabalık nerdeyse bin kişi dicem ve şezlonga yönlendirenler sistematik çalışıyorlar; kategorizasyon yapmışlar, Bulgar aileler sola, gençler ortada yaşlılar vb sağda gibi. Deniz dalgalı, ortam balık istifi kıvamında ve yüksek müzik bizi yorunca, hadi Sani'ye dedik. Kaç gündür Sani'nin yolundan giderken kaplumbağa logolu mavi bir tabela dikkatimi çekiyordu. Oraya yoneldik, gene toz toptak yollar, bu sefer ayçiçeği tarlalarının arasından geçerek bir beache varış. Meğersem Yunanlı dostlar Doğu bloku misafirlerinden burada saklanıyormuş. Ortam öyle çok lüks filan diil ama yerli halkı gördümüze ne kadar sevindiğimizi anlatamam. 

Akşam bir değişiklik daha yaparak Sani Marinada Macaroni adlı restauranta gidip, çok leziz ve über pahalı (ayranaşı çorbası gibi bir çorbaya 18Eur verdik) yemeğimizi yedik.
Bu arada gündüz sanırım arabaya örümcek girdi, size de olur mu bilmiyorum, bir kere kaşınınca o araba yıkanana kadar kaşıntı tutar, o gece nasıl kaşındık anlatamam.
Son günümüzü riske atmayalım dedik ve Sani'de bu sefer otel kısmının beachine 20 Eur bayılarak gittik. 

Ordan 4 gibi çıkıp Total marka yoğurt, Ion marka bademli çikolata ve bilimum ıvır zıvır almak üzere supermarkete giderek havaalanına vardık.
Aslında dönüp bakınca 5 gün için cidden yoğun bir program olmuş ama Halkidiki'yi heryerde Maldivler vb diye tanıtınca beklentimiz de yükselmiş. Belki yanlış zamandı belki başka birşey ama nedense çoğu yerde aradığımızı bulamadık. Ya deniz güzel değildi, ya rüzgar vardı ya kimse yoktu, ya şezlong yoktu vb..(Sani Beach i muaf tutuyorum)
Bize önerilen ama gidemediğimiz yerler: Türklerin etkisinin olduğu (isimlerinden belli :) Neo Marmaras, Neo Fokaia, Neo Mudanya.  Bir de orada günlük mini bot/ motorlu sandal kiralama gibi bir adet varmış, onu yapamadık, güzel olabilirdi bir lokal ile.
Hani bir daha gitmek zorunda kalsam fırsat olursa Sani'de kalırdım ve ordan hiç çıkmazdım. Ya da Sani yolunda Sani Apart Suites diye bir yer vardı, minik bir butik otel kıvamında, orda kalırdım (nitekim bizden sonra giden arkadaşlar orda kaldılar ve çok memnun oldular). Görülmesi gereken birçok yeri de gördüğümüz için denizden faydalanır, bol bol uyur ve hatta akşamları 11 gibi yatıp gece birde kalkıp o gece kuluplerine giderdim. Bir daha gider miyim? Kim bilir, dünya küçük!

Manik depresif Assos, Temmuz 2014

Bayram icin uzun tatil planları suya dünce annemler ve arkadaslarının peşine takılıp Assos'a gittim. Başından itibaren çeşitli 'zorluklar' çıksa da, öncesinde de Ayvalık-Bodrum tatili yapmış olmanın huzurlu ve rahat moduyla, Cts sabah 5te iki araba yola çıktık.
En son geçen sene 30 Ağustosta aynı yönde 14 saatte Gökçeadaya  gitmiştim, naif bir yaklaşımla bu sefer farklı olur diye düşündüm nedense ve şaşılası bir şekilde15 saatte akşam 8 de vardık. Yoldaki açlık - wc sıkıntılarını vb saymıyorum. 

Liman bölgesinde, deniz kenarında minik bungalow??? lardan olusan Çakır adlı şirin bir pansiyonda kalıyoruz. Üç kişilik odaya bavulları bırak üçüncü  kişi girdiğinde kıpırdanamadığı için ve civar otellerde müsait oda  olmadığından bana yan pansiyonda bir bungalowda yer ayarladık.
TSM eşliğinde ahçı şapkalı ve sabah 9 akşam 22 mangal başındaki Lütfi Ustanın leziz mezeleri ve balık eşkiğinde süper bir yemek yedik.

Yatma vakti geldiğinde bavulum diğer odada kaldığı ve insanlar uyuduğu için, hicbirşeyimi alamadım. Dişimi fırçalayamayıp, sabah sadece suyla duş alıp, yolda giydiğim pis kıyafetleri tekrar üzerime giymek zorunda kalınca, hijyen sınırlarımı zorladım. (Gerçi bizimkinde kalsaydım orda da sıcak su ve hatta su konusunda da sıkıntı olacakmış) 

Sabahın 8 inde uyanınca dolaşmaya çıktım. Daracık sokaklar, iskeledeki balılçılar, aralardaki restaurantların şirin dekorasyonları vb derken, biraz sakinledim:)
Sonrasında bavuluma kavuşup, üzerimi değiştirip ve basit&lezziz kahvaltıyı da edip,  kendimi berrak denize de atınca, uzun yolu da pisliği de geri dönme arzumu da unuttum. Deniz o kadar güzel ki,  balık sürüleri, çakıllar tv netliğinde.

İskelenin üzerinde beanbag + şezlonglarda bütün gün keyif yapmaca. Öğlen  sahildeki çaybahçelerinden birinde Avcı böreği (kızartılmış krep içinde kıyma) ve gözleme yedik.
Günlük 'bu gece nerde uyıycam?' sorusu kapsamında akşam için iskele kenarında San Pier otelde (Kervansarayın yanı) oda ayarladık. Sıcak sulu insani duştan sonra bizimkilerin yanına gittim, keyifli akşam yemeği, ev yapımı irmik helvası derken, sahile indik. Ileride Nazlıhan otelin önünde canlı müzik dinlemece, ordan sahilden gidince bizim pansiyonun yanındaki Yelken pansiyonda ateş etrafında canlı muzik derken, ben odama döndüm. Diğerleri ise Çakır pansiyonun yolunda 'Su meyhane' adlı bi yerde tünediler. Bu arada gece 12den sonra müzik yasak, gençler akşam çıkmak için 2 saatlik yol gidip Edremit'e gidiyorlarmış.
Ertesi sabah gene erken kalktım, sabah 10:30da bayram kahvaltısı için buluştuk. Hava o gün über sıcaktı, bu sebeple deniz kenarında şemsiye altında bile oturamadım.  Banu Ablalar bize jest yaptılar ve minik bir balıkçı teknesi kiraladılar. Kadırga koyuna gittik, bir yerde daha durduk ve deniz tek kelime ile muhtesem. Denizden tekneye çıkmadan Ece, tatilin özetini yansıtan muhteşem sorusunu sordu:  duş var mı? Hadi sandaldan bozma tekne için bu sorunun abes kaçacağını bilirdim de, akşam ayarlayacağımız oda için sormadığıma pişman olacağımı hiç bilemezdim.
Nitekim, dönüşte nerde uyuycam sorusuna tekrar geri döndüm, bizim otelde klimalı bi oda varmış mutluluğum, odayı tuttuktan sonra akşamüstü wc-duş olmadığı gerceği ile sarsıldı. Üzerine klima da bozulup, klimacı saat 22 ye kadar gelmeyince üçlü odaya mecbur geri döndüm.  Duş sıkıntımız devam etti, sıcak su akmadiğı için kafamı yıkayamadım!!! Neyse ki akşam yemeği gene çok lezizdi ve ben gene manik halime geri döndüm.

Geliş trafik çilesinden dolayı, çrş yerine salı akşamı yola çıkmaya karar verilince mutluluğuma mutluluk katıldı:) Nitekim yatma vaktim geldiğinde yan odada kalan kızların sifonu bozuldu ve tamirciler içeride olduğu için kapıda bekliyorlardı. Bir süre sonra içeriden elinde aletlerde ama kafasında  ahşı şapkasıyla  Lütfi Usta çıkmaz mı! Valla adamı o halde görünce şapka çıkarttım, malum adam usta! Gerçi kızlar bütün gece wcyi kullanamadılar ama mecbuurrr..
Ertesi gün kahvaltı-deniz derken akşamüstü 6da yola çıktık, yolda peynir helvası ve wc molası dışında akşam yemeği için  Tekirdağa gelmeden Gölbaşı diye bir yerde durduk. Gecenin bir köründe eve vardık ve nedense yatağımı ne kadar özlediğimi farkettim...Dünya Küçük dedim...

Bir başka Ayvalık, Temmuz 2014

Bilgelerin Artur'da ev almasıyla, geleneksel kızlar yaz tatili rotamızı Alex'ten Ayvalık'a çevirdik. Kişi sayımızda son anda azalma olsa da Bilge, ben, Nevra ve Gökçe göreve hazırız:)
Bir Perşembe akşamı işten 1-2 saat erken kaçıp Yenikapı'dan feribotla Mudanya'ya geçtik. Karacabey civarında Ciğerci Osman'da süper leziz yemek ye. Bu arada Gökçe ayrı geliyor ve bize Ciğerci Osman'ı öneren o, ismi hatırlayana kadar orası Tavacı Haydar mı olmadı, Etçi Mahmut mu olmadı, bi Kanatçı Orhan filan demedi.
Gece geç vardık Artura, sabah evdeki keyifli kahvaltı sonrası, plaja indik. Deniz Ayvalık kriterlerine göre inanılmaz sıcak, ben giremem diyordum ama girebildim. Bir de ben hayatımda böyle kum görmedim. Aslında kuruyken çamur rengi, pek bi özelliği olmayan bir kum ama ne zaman dalga vuruyor, üzerinde altın rengi hareler oluşuyor. Resmen 3-4 dakika hipnotize olmuş gibi izledim.

Öğlen Güvercin koyundaydık ve Zeytin adlı ev yemekleri yapan bir yerde tahinli pancarlı salata ve pişmaniye-dondurma-fırınlanmış kırmızı armuttan oluşan kırmızı kahraman tatlısını yedik, biz ettik, siz de edin mutlaka.
Gökçe çocukluğundan beri yazlarını burda geçiriyormuş, bir bilenle gitmek ayrı oluyor tabii. 

Nitekim akşam arabayla yeldeğirmenine cıktık, en sevdiğim  kahramanım Don Kişot geldi hemen aklıma. Cunda'ya geçerken eski bir arkadaşım Melike ve Ayrisciğimiz de geldi bizle. Vino'nun sokağından girip restore edilen kliseye gittik, kapalıydı gerçi. Çarşıda dolaştık (heryeri çakma Desigual elbiseler sarmış). Ordan Rum meyhanesi Moshos ta yemek yedik. 

Burası bir taş ev, isteyen dışarda masalarda oturuyor ve içerideki canlı Rum müziğini dinliyor, dileyen ise içerde yemeğini dinleyip tabak kırıp dans ediyor. Biz dışarda sohbet muhabbet ve nişan kıyafeti ile gelen kadınları çekiştirdiğimiz üç saatin sonunda, Melike ve Gökçe'nin Artur'da yanyana oturduğunu farkettik! Hep diyorum 'dünya küçük' ;)
Sabah Beyaz fırın adlı fırından sıcak simit alıp, bir başka mükellef sofraya (evsahibelerimiz bizi çoookk şımarttılar) Gokçe'ye kahvaltıya gittik. Bu arada Cunda adası lor peyniri ile ünlü, restaurantlarda tatlı olarak  lor üzeri vişne reçeli veriliyor düşünün. Nitekim kahvaltıdaki bütün loru ben yedim nerdeyse.
Denize girmek için yüksek bir maliyeti olduğunu bile bile günübirlik Ortunç'a gidelim dedi. Bir saatlik yol sonrasında  bize nerdeyse restaurantın içinde şezlong vermeye kalkınca gerisin geriyedönüş ve Nevra'nın über hafızası sayesinde iki yıl önce Ferid'in bizi götürdüğü  Aytaç Otele gidiş. Orda eski iş arkadaşımızla karşılaşmaca, sohbet-deniz-yemek vb havanın sıcağını unutturmaya yetmedi. 
Aslında bu seyahatin bir gündüzünü Midilli'de geçirme planımız vardı ancak feribot ve o dönemde Yunan gümrüğündeki grev gözümüzü korkuttu biraz. Daha uzun kaldığımız bir tatilde geliriz dedik.
Aytaçtan dönüş yolunda sahildeki evlerin güzelliği beni şaşırttı. Aslında gecenin devamının da habercisi gibiydi bu şaşkınlık. Bir kere geldiğim Ayvalık'ın başka yönlerini gördüm resmen.

Öncelikle Balıkhanenin karşısından arka sokaklara saptık, gene dar sokaklar, eski evler vb, eski Ayvalıkmış meğersem orası. Antikacılar Çarşısından geçtik, saat 8'e yaklaşıyordu, kapatmak üzerelerdi. Aynı yerde Caramel diye şirin mi şirin, renkli bir kafe gördük, gelecek sefere gelinecek notu düştüm. Ayvalık çarşının hengamesinden geçip, hızlıca yürüyerek, Sızmahan adlı otelin denize sıfır masalar yerleştirilmiş iskelesinde gunbatımının ucuna yetiş. 

Süper  Ege yemekleri yiyip, resmen uyuklayarak eve dön. Bebek gibi uyuduktan sonra, sabah bir başka destinasyon için yollara koyul. E ne de olsa Dünya Küçük....

Başka bir nefes- Kazdağları, Ekim 2014

Yıllardır gidilecekler listemdeydi ve gidince de resmen hayıflandım bunca yıl neden gelmedim buralara diye! Aslında geçtiğimiz 1 Mayıs'ta otel paramızı bile ödemiştik ama kısmet olmadı ve gelemedik, şimdiyeymiş...
İlk defa bütün yol boyunca sadece benim araba kullandığım bir yolculuk sonrası Gülizle eski bir Rum köyü olan Adatepe'ye vardık. Salaş ve minik bir meydan. Dik ve Arnavut kaldırımlarından oluşan bir yokuşu, yaşlı bir amca bilgece 'yürümek daha iyi olur' dediği için keçi gibi bavullarla tırmanmak ve ihtişamlı bir konağa varış. Hünnap Han'da kalıyoruz, 3 konaktan oluşan çok keyifli bir otel. 
Biz önünde havuzu olan Palmiye adlı binadayız. Dinlendikten sonra HocaKayası'na tırmanış  ve eh manzara (meğersem tepeye çıkmamız gerekiyomuş). Biraz dolandıktan sonra köy meydanına iniş ve Adatepe kahvesinde çiğ börek. 
Adatepe Koy Meydanı

Arabayla Zeus Altarına gidiş, 1 km yürüdükten sonra muhteşem manzaraya bakıp, dilek dilemece ve yola koyulma. İkinci destinasyonumuz  Yeşilyurt Köyü. Burası Adatepe'ye göre biraz daha gelişmiş, hatta turistik. Sonradan öğrendiğimize göre zaten orası evlenme teklifleri, yıldönümü kutlamaları için çok tercih ediliyomuş. Bu arada heryerde karadut suyu ve tabii ki zeytinyağı satan dükkanlar var. Hatta orda  Zeytinyağı Müzesi vardı ama pek umrumuzda olmadı. Biraz daha yürüdük, bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine Manici Kasrı adlı otele gittik. Dışardan anlamsız bi konumu var gibi gözükse de içeriden kendisine aşık olduk. Hem huzurlu, hem romantik, hem yemyeşil. Oradaki müdür gururla oteli tanıtıp yazın da özel plajımız var dedi ve bahar dönemleri dışında gelmek için bir bahane daha vermiş oldu. 

Otelimize döndük, mekana ismini veren koca Hünnap ağacının olduğu bahçede koltuklara tüneyip şarabımızı yudumlamaya başladık. Oranın sahibi Ural da bize katılınca, kendimizi otelden ziyade evdeymiş gibi hissetmeye başladık. Açıkhavada hafif ve leziz yemek sonrasında 10 gibi, bir saat uyumak üzere yat, yorgunluk ve havanın çarpması sonucu kalkamadık.  11-12 arasında bi konuşmalar, kalkma teşebbüsleri var ama ne Güliz ne de ben hatırlamıyoruz. 
Aç parantez, Kazdağları dünyadaki oksijen oranının en fazla olduğu ikinci yer, çarpıyo adamı. Bir de yükseklerdesin bi şekilde hava buz gibi gelio ilk başlarda.
Cumartesi sabahı 7:45 uyanış ve bi enerji patlaması, kendimizi yürüyüş yapmak için sokağa atmca. Acayip yokuşlu bi yoldan inince, çıkması benim için acı oldu, yine de aklımda sadece muhteşem manzaraları bırakmayı tercih ediyorum:) 
Duş, kahvaltı ve yine yola koyulmaca, ilk durağımız Zeytinli Köyü. Burasi bildiğin gelişmiş, Alibeyköy gibi. Pek meydanımsı ya da gezilecek bir yer yoktu, direk Hasanboğuldu - Süvet Şelalesi'ne çıktık.  Yürüyüş, şelaleye in, mini pazara bak, az tepeye çık (yukarıda gölete gitmedik) ve döndük.
Şelale güzelleri

Ordan Çamlıbel Köyü'ne geçiş,  Zeytinli köyünden az gelişmiş. Her bir köy birbirinden cidden farklı, hem şaşırttı hem hoşuma gitti. Köyün Delisi adlı dükkana bakıp, hemen yanındaki Keyfi alem adlı kahvehanede karadut suyu içtik. 
Havasından mıdır bilmiyorum pek bi iştahlıyız. Nitekim öğle saati gelmişti ve yine Bilge sağolsun, onun önerdiği Kavlaklar köyünde, Ali Baba Hatay Sofrası'na gittik. Körfez Balkonu diye de geçen bu yere sürpriz yapıp Merveler de geldi:) 

Sohbet, leziz yemek ve foto çekimleri sonrası hemen yakındaki Küçükkuyu'ya indik, gene beklemediğim şirinlikte bir balıkçı kasabası çıktı karşıma. Niye kimse bana buraları söylemedi, beni getirmedi diye yine hayıflandım resmen. 
Küçükkuyu Sahili
Çöken rehavetle odaya dön ve uyu. Zaten tatilin özeti yemek-yürüyüş-uyku-şarap ve no service (tel ve internet çekmiodu da çoğu zaman) oldu.
Akşam çorba ile antre yapıp, şarap ile devam ettik. Ural bizi kendi evinin altındaki barına davet etti. Onlar 4 kişiydi ve bizle birlikte barın istihap haddi doldu ama bizim mideler şaraba doymadı. Muhabbet keyifli gidince zamanı farketmedik ve 3'ledik. Sabah da şeytan dürttü, 8:30 ta kalktık. Kahvaltı bitiminde Narlı köyünde Darıdere Milli Parkına gittik. Yol 13 km ama 45 dk da çıkılabiliyo arabayla. Yeşilin elli tonu var resmen. 
Yeşilin elli tonu

Nitekim park da aynı keyfi verdi, şelale - traverten gezdik. Bir daha sefer gelişimizde merak unsuru olsun diye parkuru tamamlamadık (yorulduğumuzdan diil yani), sadece 4 km yürüdük. Üstüne arabayla aşağı indiğimizde toz toprak içindeydik, perttik ve açtık.
Zorlu parkur!
Küçükkuyu sahilde Yengeç Restaurant'a gittik. Zaten ya orası ya da Alp 1-2-3-4-5-6-7... vb var alternatif olarak ve sahibi aynı. Süper mezeler yiyip otele uyumaya gittik. 
Akşam komşumuz (o kadar evimizdeyiz yani) Ural bizi mangala davet etti. Hepsi özenle sotelenmiş - marine edilmiş çeşit çeşit etler yedik, en güzeli en sona saklayalım mantığı ile yürek ve böbreği en sona bırakınca, Neptün' ün (Ural'ın köpeklerinden biri) gazabına uğradık. 
Şarap şişeleri sayılmayacak hale gelince Hocakayası'na çıkalım gibi fütüristik bir fikir geldi. Kendimizi bi dünya halde keçi gibi yokuş tırmanırken bulduk, aslında herkesin durumu sorguladığı ve biri 'ne yapıyoruz biz ya, geri dönelim' dese döneceğimiz bir sessizlik oldu yol boyunca ama sessizlik bozulmadı!! Kaya üzerindeki kahkahalarımız çınlattı sanırım köyü. Bu sefer insaflı davranıp 1de yattık. 
Yeri gelmişken (aslında daha önce gelmişti) ben yer isimlerine takıldım bi süre. Neden heryerde sıfat var, tek isim değil die. Ada tepe,  yeşil yurt, altın oluk,  hatta ak çay!!! Bir tek Güre'yi çözemedik ama onda da vardır bir hikmet. 
Sabah kahvaltı sonrası ben mini bi panik yaşadım, planladığımız heryeri görmüstük ve o gün programımızda hiçbirşey kalmamıştı. Aslinda Kazdağları - Sarıkız Zirve turu ya da Güre tarafında kaplıca - otellerden birinde masaj gibi fantastik opsyonlar vardı ama yola çıkıcaz diye kanırtmadık. 
Nitekim Küçükkuyu'ya indik ve sahilde yürüdük bu sefer.  Sonrasında otele döndük, gang ile sohbet. 2 gibi yola çıktığımızdaki mini burukluk, yolumun nasıl olsa bir kez daha buradan geçeceğinin iç rahatlığına dönüştü ve Dünya Küçük diyerek evimize döndük.  

It’s not the destination, it is the journey* - Toskana, Kasım 2013

*Önemli olan varış noktası değil, yolculuk.
Bazı yerlere varış noktasında tecrübe edecekleriniz için gidersiniz. Hani atlarsınız uçağa, gemiye her neyse ve orda yaşamaya başlarsınız seyahatinizi. Toskana’nın her anı & arabayla gidilen her kilometre,  yolculuğun ta kendisi ve iyi bir planlama ile her dakikasına değer. Yeşilin milyon tonuna, daracık sokakları ile romantik kasabalarına ve sizi asla yarı yolda bırakmayacak yemeklerle dolu bir Ortaçağ masalına hazır olun.

Aslında yolculuğum iş için gittiğim Modena’da başladı. Bologna’ya uç, Central Park otele yerleştikten sonra kendini şehrin tek büyük sokağı olan Via Emiglia’ya at. Dolan, işten insanlarla buluş ve erkenden uyu. Üç günlük toplantıların sosyalleşme kapsamında otele yakın Parco Novi’da yürüyüş, Negresso  adlı şehrin biraz daha endüstriyel kısmında çoook lezzetli değişik pizzalar yemece, bir akşam meydanda yer alan Cafe Concerto’da kalabalık grupça yemek. Perşembe akşamı Yeşim’in gelmesi ile birlikte oranın bir diğer mesşhur Danilo adlı trattoriasında (bir nevi esnaf lokantası) yaşlı çapkın kurtlardan kaçıp, bir gece önceki canlılığı yok olmuş Cafe Concerto’ya gitmece.

Biraz da kültürümüzü artıralım:
1. Modena o kadar küçük bir şehirki, taksi çağırdığınızda size arabanın şöförünün ismi ve plakasının olduğu bir fiş veriyorlar. Kimse başkasının taksisine binmiyor böylelikle.
2. Bir de meğersem Cappucino sabah içilirmiş, hatta saat 11:00 ‘e kadar.  Öğleden sonra ise ayılmak için Espresso içilirmiş.

Gürültü sebebiyle uykusuz geçen bir gece sonrasında sabah taze kurabiye kokusuyla uyandık. Yola çıktık ve ilk destinasyon San Gimignano! Biz yol yordam bilmediğimiz için kiralık arabamızda bir navigasyon cihazı var ve arada zıbıtıyor. Otobanda, günlük güneşlik bir yolda giderken birden kendimizi patikalarda bulduk. Mevsim önce sonbahara sonra kışa döndü; etraf karlı - yer buzlu hale geldi ve arabamızda kar lastiği yok! Allah’tan Yesh usta şoför de sıkıntı çıkmadı ve en sonunda vardık ilk Ortaçağ kasabamıza. 
Sonrasında gideceğimiz her kasabada da göreceğimiz manzara karşıladı bizi:  şehrin eski kısmınını çevreleyen sur duvarları ve girişinde kocaman kemerli bir kapı. Buraları genelde sadece yayalara açık. San Gimignano’da geçitten girdik, kalenin en altından sonuna kadar yürüdük, otantik /turistik dükkanlar. Arka arkaya gelen minik meydanlardan geçtik ve öğle yemeği için dünyanın en bilindik restaurantlarından olduğu iddia edilen Cum Quibus’a gittik. Bölge trüf mantarı ile ünlü, hangi restauranta girsen  kokuyor, hali ile bizler de trüflü yemeklerimizi yedik. 

Ordan otelimizin olduğu Siena’ya geçtik, Chuisi xx adlı bir otel. Siena’nın Orta Çağ’da at yarışları düzenlenen meydanı olan Piazza İl campo’ya ve D’uomo’su na gittik. Ara sokaklara girdik çıktık ve nitekim 2 saatte bitirdik şehri J Odada dinlendikten sonra
yürüyerek Antica Osteria Da Divo adlı bir trattoriaya gittik. Sürekli minik ikramların geldiği restaurantta keyifli bir yemek yedik, sonrameşhur Siena kulesinin olduğu yere yakın Dublin adlı bomboş bir bara, ordan da yakınındaki dondurmacıdan bozma, 18’lik teenagelerin takıldığı La favorita adlı bir bara geçtik.  Tahmin edeceğiniz gibi çok uzun kalmadık.
Sabah 6:15  vapuru gibi Yesh uyandı! Aşağı indiğimizde 7 olmamıştı bile ve kahvaltı servisi  başlamamış olduğu için yola koyulduk. Picturesque manzaralara sahip yollardan geçip Pienza’ya vardık. Her birinin ismi aşk, öpücük vb olan daracık sokaklarda dolaştık. Surların dışına çıktığımızda ise asıl sürpriz karşıladı bizi, sanki canlı bir tablonun içindeyiz, çektiğimiz resimleri gören inanmıyor gerçek olduğuna (örnek: yazının başındaki resim).  Bölgeye özel Pecorino adlı peyniri alıp arabaya atladık.

Ordan Montepulciano’ya geçtik. Burası Vino Nobile adlı şarabı ile ünlü. Çeşitli markalar bunu satıyorlar. Meydandaki şarapçılardan birinde şarap tadımı yaptık ve beğendiklerimizden alıp yola koyulduk. Bu arada saat henüz 11 filan, in vino veritas! Biz güzeliz J Daha önce buraya gelmiş olan Özgür ve Zeynep’in  bize mutlaka gitmemizi önerdiği Boscarelli adlı şarapbağına damdan düşme şekilde gittik. Signor Boscarelli yeni uyanmıştı ve günlerden Pazar olduğunu sanıyordu. Meğersem  randevulu gidiliyormuş ama adam yine de kibar çıktı ve bize şimdi hiçbirini hatırlamadığım bir sürü şey anlattı. Yine şarap tadımı yapıp ve cidden güzel şaraplardan alıp Cortona’ya geçtik.
Cortona bize göre seyahatin en gereksiz kasabası oldu. Öğle yemeği vakti gelmişti ve Piazza Signorelli’de Taverna Pane e Vino’da çok lezzetli bölge özgü sebze yemekleri yedik. Bizi çeken pek fazla birşey bulamadık ve Özgürler’in vakit kalırsa gidin dedikleri Castiglano del Lago’ya gidelim bari dedik.
Burası nasıl güzel, nasıl hoşumuza gitti anlatamam. Evet format gene aynı, surlar ve eski şehir, büyük kemerli kapı, kale vb. Ama burasının farkı göl kenarında olması. Küçücük bir kasaba, eski şehrin içindeki ara sokakların hepsinde göl manzarası, o kadar keyifliydi ki.
Siena’ya geri döndük, Enzo adlı trattoria’ya geçtik, güzel  makarnalarımız eşliğinde şaraplarımızı yudumladık. Günün hasılatına baktığımızda  iki kişi bütün gün 3-4 şişe şarap bitirmişiz. Cumartesi akşamı illa ki bir eğlence vardır diye düşünerek Via Pantonetti üzerinden Al Cambio adlı bomboş bara, ordan da Cafe del Logge’ de güzel bir jazz grubunu dinlemeye gittik. Ayakta kaldığımız için kısa süreli oldu ordan ana caddede bi kafe/barda genç dostlarımızka shot ictik ve odaya donduk. Bu arada Siena bir öğrenci şehri ve yaş ortalaması ciddi düşük.
Sabah tatil ortalamamıza göre geç kalktık: 8’de yoldaydık!!! Önce uzunca bir yol gidip Volterra’ya vardık. Burası diğerlerine göre daha büyük, diğerleri sadece yayalara açıkken burası trafiğe açık ve hatta diğerleri bir sürü turistik mağaza ile dolu iken  burada hep haneler var. Pazar günü olmasına rağmen çok şık restaurant cafeler açıktı. Bizim o gün uçağımız olduğu için gezmeyi  kısa kesmek zorunda kaldık ama aslında oray ada tam bir gün ayrılabilirmiş. Porta via’da kahve içtik, antik tiyatroyu gördük ve L'incontrasi cafede tatlılarımızı yedik. Bu arada burası Twillight film serisinde geçen antik kasaba ve Twillight turları da düzenleniyormuş.
Son durak Montalcino. Bu küçük kasaba akşamları her gittiğimiz yerde içtiğimiz Brunello şaraplarının merkezi. Ve acelemiz olduğundan sadece 30 dk ana sokağın başında yürüyüp, ayaküstü iki dilim pizza yiyip bi de şarap satın alıp çıktık. Çok tadına varamadık açıkçası. Ordan da uçağa yetişme stresi ile Yesh 3 saat daha araba kullandı ve havaalanına vardık ve dünya küçük dedik.
NOT: Aslında bilseydik, bu route u Cuma Modena’dan San Gimignano üzeri Volterra ordan akşam Siena’da olacak şekilde yapardık. İkinci günde ise Pienza, Montalcino, Castiglano del Lago ve Montepulciano yapıp, son günde de Bologna’da gezilirdi hatta. Ama o kadar koşturmak istemiyorum derseniz her gün iki destinasyon olacak şekilde de planınızı yapabilirsiniz.

Yeni başlayanlar için Londra, Kasım 2013

2013 başında, yazın Edinburgh'a gideceğimiz netleşince, hazır vize alıcaz uygun bilet de bulursak Londra'ya gidelim dedik. Nitekim cidden uygun bir bilet bulduk anladığınız üzere :)
Bir hafta önce iş seyahati sebebi ile yine yurtdışında olunca biraz yorucu oldu ama her zaman olduğu gibi değdi:) Londra'nın yeri ayrı. Aslı-Nevra ve ben seyahat ediyoruz. Nevra'nın ilk gelişi olduğu için London for dummies babında turistik ama bizi de baymayacak bir plan var.
Prş akşamı uçuş, adresi hiçbirimiz yanına lmadığı için Marble Archt'a salakça dolanmaca ve bi saatte otele varmaca. Marriott otelde kaldık, Hyde Park'a, Oxford Street'e yakınlığı ile çok memnun etti otelin lokasyonu bizi.
Ertesi sabah sabahin köründe yollara düş: Marble Arch'tan Oxford/Regent ve Huddons ordan aşağı ışıl ışıl Picadilly, Nevra pek bi sevdi neon tabelaları:) Yürümeye devam: Trafalgar'da fotoğraf molası,  aşağı devam ve Başbakanın yaşadığı Downing Sokağı’ndan geç. Parliament Square /Westministerda meşhur Big Ben saat kulesi, arka fonda Thames Nehri ve London Eye. Allah'tan idmanlıyız, her yere yürüyerek gidiyoruz ve kimsenin gıkı çıkmıo.
Palmall / Marlboro / Parliament etc gibi sokakları geçince, Aslı bunların sigara isimleri olduğunu söyledi, ne ilginç di mi. Westminister Köprüsü’nden karşı tarafa geçtik. Dolana dolana Borough Market  'a geldik. Burası genelde organik ürünlerin satıldığı, yemek de yenilebilen açık bir semt pazarı. Ilk defa geldim ve o kadar beğendim ki. Yeni bir yer keşfetmeyi her zaman seviyorum. Ordan London Bridge üzerinden Tower of London fotosu cekmece. Aslında oraya da gitme niyetimiz vardı ama hem yorulmuştuk hem de alışveriş arzusu ağır bastı. Nitekim kahve molasından sonra Tkmax ile alışverişe başladık. Metroyla Covent Garden a geçtik ve oradaki Christmas coşkusunu yaşadık. O gün için ilk defa metroya binip Oxford'da ayrıldık. Ben tabii ki benim meşhur 600 grlık montlarımın satıldığı Uniqlo’ya ve “aman annem duymasın” kozmetik alışverişi için Boots a gidip otele döndüm.
 

Akşam  üniversiteden arkadaşım German ve Steve ile  Edition Hotel'in barına gittik. Nevra'ya uyup yemeği atladık ve ordan Soho'da  Cafe Boheme'e gittik. Saat 12 olduğunda zil zurnaydık ve kurt gibi açtık. Soho'da  Balans adlı şık bir restauranta gidip, güzel güzel yemek yedik. Londra'daki o sıradaki en popüler içecek Porn star dediler, onu da içince bi dünya ve kahkahalarla döndük odaya.

Alkol yüzünden sabah 4 te uyan. 7:30 ayakta. Kızların alışveriş planı var,  ben sosyalleşmeyi tercih ediyorum. Nitekim sabah 8:30'da otele yakın bir sokakta Coco Maya adlı çookk şeker bir yerde Melis ile buluşup,  kahvaltı yaptık.  Good old friends always feel like home.

Ordan yürüyerek Buckhingam Palace a, kızlarla buluşup askerlerin vardiya değişim törenini izlemeye gittim. Ancak hepimiz ayrı ayrı yerlerden gelicez, buluşmak mümkün olmadı. Birlikte bu kadar seyahat ettik, şimdiye kadar aldığımız en kötü karar bu oldu resmen. İki saatte üçümüz buluşamadık. Nevra'yı görüyorum sokağın karşısında ama buluşamıyoruz. Aslı hiç yok ortalıkta. En sonunda Nevra'yla bulus, donarak Pret-a-mange de çorba iç ve Aslı'yla buluşmayı beceremeyince Knightsbridge Harrods da buluşmak için sözleş. Bu arada Londra’da yaşayan başka bir arkadaşım Tugba orda da bize katıldı.
Chealsea, Nothing Hill ve Portobello Road ve market. Ben geçen sefer geldiğimde de çok sevmiştim buraları. Ama Portobello Market a hiç inmemiştim. Git git bitmio, nasıl renkli nasıl kalabalık.
Pestilimiz çıkınca metroya binip dağıldık. Ben dinlenmek için odaya gittim, kızlar alışverişe devam ettiler. O kadar yorulmuşuz ki akşam yemeği planımızı iptal ettik. Bu arada sokaklar insan kaynıyo. Yılbaşı öncesi diye sanırım ama en son sokakta bu kadar kalablığı Tokyo da görmüştüm. Nitekim metro binilecek gibi değil, tabana kuvvet deyip yol üstünde bişi yiyip, Soho yakınındaki bi tiyatroda Thriller müzikaline gittik. Michael Jackson overload oldum.
Picadilly by nite yapıp,  “O” bar die salak bi teenage bar a gidip, ciderlarımızla mini bi kutlama yaptık. Ben uykusuzluktan pilim bittiği için yolun yarısını yürüyerek yarısında taksi ile odaya döndüm.
Ertesi sabah uçağımız 12 deydi, kızlar geç yatmalarına rağmen sabahın köründe kalkıp Hyde Park a gittiler. Bavulları yapıp Istanbula doğru yola koyulduk ve dünya küçük dedik.


Kaymak ya da kaymamak - Erzurum / Palandöken, Ocak 2014

Bizim ekip kış gelince kayak sezonunu açar. Benimse kayakla tek tecrübem ortaokul 3 te bi arkadaşım ve ailesi ile Uludağ'a gidip, tek denememde Beceren kafeye dalmamın utancı ile bir daha ayağıma kayak geçirmemem şeklinde idi.
Yıllarca yaa deniyim deyip, kısmet 36 yaşında Palandöken'de pistlere geri dönmekmiş. İş için gitiğimiz  Ankara'dan Erzurum'a varış, hava eksi 21 derece ve I hate cold! Transfer aracının kapıları donmuş, şöför koltuğundan arkaya geçtim düşünün.
Kısa bir yolculuktan sonra Dedeman Oteldeyiz, tam bir dağ oteli, bi sürü genç insan dolu etraf. Yemekten sonra, lobi bardaki repertuarı olmayan grubu dinlerken, bizim grubun geri kalanı Aslı ve ailesiyle Nejat aramıza katıldı. Buğra maalesef uçağı kaçırdı. Biraz oturup sohbet ettikten sonra odaya gittik.
Bütün gece sıcaktan ve havasız odadan dolayı uyuyamadık. Nitekim sabah 7de ayaktaydık. İçimde tatlı bir heyecan var, denemediğim birşeyi denemek üzereyim.
Kahvaltı sonrası Robocop gibi giyinerek Tuncay Hoca'dan aldığım bir saatlik ders sonunda aşağı yavaşça kayabiliyo ve kar sapanı ile durabiliyodum. Fakat ders sırasında kayma hissinden midir nedir, başım döndü, midem bulandı ve biter bitmez kendimi tuvalate attım.
Biraz dinlendikten sonra Nevra ve Aslı ile benim miniş pistten kayma çabalarına giriştim. Öğle yemeği vakti geldiğinde, bi akşam önce uçağı kaçıran ve sabah da uçağı 3 saat rötar yapan Buğra büyük kızıyla geldi. Sohbet yemek derken yeniden kayma sırası geldi ve cin fikirli Nevra'nın aklına uyarak daha zor ve dik bir piste gittim kızlarla. Her anında küfrederken bana göre çok dik bi yerde duramadım ve düştüm. Aşağı kaymam imkansız, yukarı kayak ayakkabıları ile çıkamıyorum çok dik. Çeşitli fikirler düşünürken jandarmanın arama kurtarma kar motoru geldi:) Ona binerek aşağıdaki bir piste götürdü beni, sonra ana adı baba adı beni kayıtlara da geçirdi :) Peşi sıra kızlar da indi kayarak. Her şerde bi hayır vardır misali orada daha uzun ama daha az dik bi alan vardı, orda sola sağa dönmeleri de çalıştım ve kısa bir süre için de olsa kayaktan keyif aldım:)
üçü bir arada!
4 gibi hava kararıyordu, otele geçtik, şömine önünde 5 çayımızı içip, 6daki hocaların meşalelerle karanlıkta kaymasını izledik ve feci uykulu bir şekilde odaya döndük.
Dinlendikten sonra sıra üstümüzü değiştirmeye geldi. Benim yanımda yılbaşı ağacı gibi çim yeşili ve allı  pullu bi kazak var, bizimkiler kayak tatilinde şık giyinmek görgüsüzlük dedikleri için emin olamadım ama kızlar odada olur bu deyince giydim. Odadan çıktığımız dakika ışıkların üstüme vurmasıyla ikisinin de gözleri kamaştı ve yok ya bu çok fazla diyerek beni üstümü değiştirmek için odaya gönderdiler. Bu sefer spor bi kıyafetle akşam yemeği için indim aşağı. Yemek sonrası 9 da lobi bardaki canlı müzik de bizi canlandıramadı. 22:30 da ben derin bir uykudaydım bile.
Sabah 8de kahvaltı, 2 saat kayak, Aslı ve Nevra sağolsun bıraktılar kaymayı bana öğretme derdine düştüler. Daireler çizmece, kar sapanı düz eğil kalk hızlan.
Nevra bana dönmeyi öğretirken :)
Öğlen yemek, az kayak ve üstünü değiştirip lobi barda şömine karşısına tünemece. Herkes muhtelif 'iPhone & pad' lere saldırıp birbiriyle konuşmamaya başlayınca, ortak karar alıp, sessiz sinema oynamaya başladık. Kahkahalarımızla çınladı salon.
Servisimizle Gelgör adlı cağ kebapçıya gittik ve kebap üstü kadayıf dolmasını lüpledik. Arabayla mini şehir turundan sonra havaalanında zorlukları aş oyunu oynadık:) Priority etiketinden CIP kullanımına kadar normalde hakkımız olmayan her türlü nimetten yararlandık. Rotarı da yedikten sonra gecenin bi körü eve varıp, saat 2 de yatınca dünya küçükten ziyade başka şeyleri sıraladım. Gerçi ertesi gün yeni birşeyi öğrenmiş olmanın sevinci ile kayak tatili planlarına başladık.

2013 böyle geçti!


İlk yurtdışında yılbaşım - Berlin, Aralık 2013

Nevra'nın yılbaşında Berlin'deyim gel davetini bin kere ve kesin kararlılıkla geri çevirip, başka yerlere gitmek için plan yapıp, çarşamba sabahı pek ani bir karar ile Berlin'e bilet aldığıma halen daha inanamıyorum. Üstelik iki gün sonrasına!!
Cuma gecesi Berlin'e varış. 2011'de gittiğim için turistik yerleri görme gibi bir telaşım yok.
Nevra'nın kardeşi Gülru bize evini açtı sağolsun.  Cumartesi gününe mükellef bir ev kahvaltısı ile başladık. Ordan Ku Damm da dolanmaca, yılbaşı öncesi Avrupa'da birçok yerde kurulan yılbaşı marketlerinden biri de burada, Weihnachtsmarkt da dolan ve Glüchwein (sıcak şarap) ile ısınmaca. Hava soğukkk ama Berline göre iyiymiş ve normalde aslında kar oluyormuş o dönemde. Şanslıyız yani.

Eve dönüş, üst değiş, Gülru'nun kocasının doğumgünü. Alexandrplaz'da Cancun adlı restaurantta berbat yemekler, çıkışta başka bir Weihnachtsmarkt  dolandık, hep aynı şeyler. Hackescher Markt adlı semte gidiş.biraz boş da olsa  geçen sefer geldiğimizde gündüz gelip, açıkhavada kalabalıkla bira içtiğimiz ve benim o zaman çok sevdiğim yer çıktı burası.
Orada The Kilkenny adlı hayatımın en Irish Pub'ına gittik. 2 tane gitarlı folk şarkıcısı Irish şarkıları söylüyor; ellerinde Guiness biralı, üstünde kasket ve pantalon askılı, kareli gömlekli tipler eşlik ediyor. Dubline yılbaşı için gitmek istiyordum aslında, kısmette bu varmış:)

Pazar günü brunch yapalım dedik ve internetten seçtiğimiz Anna Blaume adlı, Prenzlauerberg adlı semteki cafeye bir saatlik kaybolma sonucu gittik. O kadar aç kalmamıza değecek kadar über leziz ve şık görünümlü kahvaltımızı ettik. Bu arada Nevra'nın 1 yaşında yeğeni Enes bizle. Hayatımda gördüğüm en uysal ve sıcakkanlı bebek. Evde de yaptığı onu sevmemiz için yere yüzükoyun yatmasını sokakta kaldırımda da yapınca koptuk.
enes kaldırıma yatmadan önce
Branderburga gidiş,yürüyerek Tiergartenden geçiş, Postdamerplatz den Sony Center'dan geçerek Berlin duvarı kalıntısı olan Mauer'in orada Her yer Taksim her yer direniş i görmek:)

Eve gelip ev yapımı hamburger ve sonrasında adı Flight olan ama aslında isminin bi alkoliğin seçimi olması gereken iğrenç filmi izleyiş.
Sabah ev ve Enes keyfi. Schumacher in kayak kazasını takip et. Tek turistik hedefim olan Bauhaus Müzesine yola koyulmaca. Nevraların beni bıraktığı yerden müzeyi bulmam tam bir saatimi aldı, bi süre dolandıktan sonra adamın biri beni Brauhaus ??? a yönlendirdi, ümitli olduğum bir başka kadın yapımarket Bauhaus a yönlendirdi ve en sonunda bir otele sığınarak, seyahatin ilk haritasını elime almış oldum.
Müze sonrası yürüyerek Brandenburg ve Freidreich sokağı üzeri Charlie's Checkpoint ve eve geliş.
Akşamına Nevra feci hastalandı ve 18:30da yattı, bizim bohem Kreuzberg Jazz Club ve bir nevi istila edilen evler olan Squata gitmek yalan oldu. 22:30 tavuk yatışı.
Sabah 6da kalkış. 11 de süpermarketten son alışveriş, yürüyüş ve eve geri dön, uyuyup akşama hazırlan. 6da Kreuzberg e gidiş ama Türkten ve vandal bi şekilde üstünüze çatapat atan tipler dışında başka birşey görememe. Bu arada Almanya'da bireysel havai fişek ya da çatapatlar yasak, sadece yılbaşı öncesi 3 gün satışı ve kullanımına izin veriyolarmış. Ortamı gökyüzü ya da sokaktaki renkleri ve gürültüyü tarif edemem. Kutlamalardan eve dönerken heryer savaş alanı gibiydi. Hatta sabah 5:30da h alanına giderken bile devam ediyolardı.
Yılbaşı yemeği için Alexandrplatz da Gülrularla buluştuk. Piazza Rosso adlı bi Italyan restaurantında cozy, rezervasyonsuz, lezzetli ve ucuz yemeğimizi yedik. Ordan bi wmarket a geçip sıcak şaraplarımızı içtik ve 11 gibi Postdamer e gittik.
Plan şu: Brandenburg Tor un orada havai fişek gösterilerini izleyerek bir milyon kişi ile yeni yılı kutlicaz sonra takılıcaz. Memleket nizam üzerine kurulu: kişi sayısı dolmuş, polis 2 km uzaktan Tiergarten ın etrafına bariyer çekmiş ve kimseyi yaklaştırmıyor. Geceyi Taksim meydanında geçirmeyi planlayıp Gezi Parkının Elmadağ kapısında gibiyiz. O sırada yerden sürünerek bariyerleri geçen insanları gördük filan ama yok olmaz dedik. Biraz daha vakit geçti, olacak gibi değil, hiçbirşey görünmüyor. Tam o sırada Türk olduğundan şüphelendiğim bir grup genç bariyerlere omuz atmaya başladı ve iki kişinin geçebileceği bir aralık oldu. Normalde Nevra risk alır ben tırsağımdır ama ne olduysa hadi dedim. Nevranın 'bizi tutuklarlar, bi daha Almanyaya giremem' itirazlarını ignore ederek bariyerin arkasındaki parka girdik ve koşmaya başladık. Çalı çırpı gözüme giriyo diye telefonun fenerini açtım ama Nevra kapattırdı:)
Ve beş dklık bir kaçış sonrası kendimizi Brandenburg Tor a inanılmayacak kadar yakın bi yerde bulduk. Bir nevi Taksim Meydanındaki  the Marmara Oteli mesafesinde. Bu vesile ile bu yılki mottom insan arada risk alıp beklenmedik güzel sürprizlere kucak açmalı oldu:)
Bu arada hava nasıl soğuk nasıl soğuk, kaç bardak sıcak şarap içtik bilmiyorum. Almanyanın Tarkanını filan dinleyip, havai fişekleri izledik, biraz daha takıldıktan sonra dönüş için yola koyulduk. Etraf insan kaynıyo, metroya girmenin imkanı yok ve taksi yok.
Bi saatte çeşitli vasıtalarla evin yakınına geldik ve eve yürüdüğümüz son 15 dkyı nasıl tamamladığımızı hatırlamıyorum. Eve geldiğimizde hipotermi olmuştuk. Uyumaya çalıştık, nafile. Kanımın soğuyarak vücudumda genleştiğini hissettim resmen. Bir saatin sonunda ben ilave birşeylere sarınarak, Nevra duşa girerek ısınmayı başardık ve bir saat uyuduk.
5te kalkıp, bavul topla, 5:30da taksiye binip 7 uçağı ile memlekete döndük ve yılın ilk Dünya Küçük ünü dedik.