Başka bir nefes- Kazdağları, Ekim 2014

Yıllardır gidilecekler listemdeydi ve gidince de resmen hayıflandım bunca yıl neden gelmedim buralara diye! Aslında geçtiğimiz 1 Mayıs'ta otel paramızı bile ödemiştik ama kısmet olmadı ve gelemedik, şimdiyeymiş...
İlk defa bütün yol boyunca sadece benim araba kullandığım bir yolculuk sonrası Gülizle eski bir Rum köyü olan Adatepe'ye vardık. Salaş ve minik bir meydan. Dik ve Arnavut kaldırımlarından oluşan bir yokuşu, yaşlı bir amca bilgece 'yürümek daha iyi olur' dediği için keçi gibi bavullarla tırmanmak ve ihtişamlı bir konağa varış. Hünnap Han'da kalıyoruz, 3 konaktan oluşan çok keyifli bir otel. 
Biz önünde havuzu olan Palmiye adlı binadayız. Dinlendikten sonra HocaKayası'na tırmanış  ve eh manzara (meğersem tepeye çıkmamız gerekiyomuş). Biraz dolandıktan sonra köy meydanına iniş ve Adatepe kahvesinde çiğ börek. 
Adatepe Koy Meydanı

Arabayla Zeus Altarına gidiş, 1 km yürüdükten sonra muhteşem manzaraya bakıp, dilek dilemece ve yola koyulma. İkinci destinasyonumuz  Yeşilyurt Köyü. Burası Adatepe'ye göre biraz daha gelişmiş, hatta turistik. Sonradan öğrendiğimize göre zaten orası evlenme teklifleri, yıldönümü kutlamaları için çok tercih ediliyomuş. Bu arada heryerde karadut suyu ve tabii ki zeytinyağı satan dükkanlar var. Hatta orda  Zeytinyağı Müzesi vardı ama pek umrumuzda olmadı. Biraz daha yürüdük, bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine Manici Kasrı adlı otele gittik. Dışardan anlamsız bi konumu var gibi gözükse de içeriden kendisine aşık olduk. Hem huzurlu, hem romantik, hem yemyeşil. Oradaki müdür gururla oteli tanıtıp yazın da özel plajımız var dedi ve bahar dönemleri dışında gelmek için bir bahane daha vermiş oldu. 

Otelimize döndük, mekana ismini veren koca Hünnap ağacının olduğu bahçede koltuklara tüneyip şarabımızı yudumlamaya başladık. Oranın sahibi Ural da bize katılınca, kendimizi otelden ziyade evdeymiş gibi hissetmeye başladık. Açıkhavada hafif ve leziz yemek sonrasında 10 gibi, bir saat uyumak üzere yat, yorgunluk ve havanın çarpması sonucu kalkamadık.  11-12 arasında bi konuşmalar, kalkma teşebbüsleri var ama ne Güliz ne de ben hatırlamıyoruz. 
Aç parantez, Kazdağları dünyadaki oksijen oranının en fazla olduğu ikinci yer, çarpıyo adamı. Bir de yükseklerdesin bi şekilde hava buz gibi gelio ilk başlarda.
Cumartesi sabahı 7:45 uyanış ve bi enerji patlaması, kendimizi yürüyüş yapmak için sokağa atmca. Acayip yokuşlu bi yoldan inince, çıkması benim için acı oldu, yine de aklımda sadece muhteşem manzaraları bırakmayı tercih ediyorum:) 
Duş, kahvaltı ve yine yola koyulmaca, ilk durağımız Zeytinli Köyü. Burasi bildiğin gelişmiş, Alibeyköy gibi. Pek meydanımsı ya da gezilecek bir yer yoktu, direk Hasanboğuldu - Süvet Şelalesi'ne çıktık.  Yürüyüş, şelaleye in, mini pazara bak, az tepeye çık (yukarıda gölete gitmedik) ve döndük.
Şelale güzelleri

Ordan Çamlıbel Köyü'ne geçiş,  Zeytinli köyünden az gelişmiş. Her bir köy birbirinden cidden farklı, hem şaşırttı hem hoşuma gitti. Köyün Delisi adlı dükkana bakıp, hemen yanındaki Keyfi alem adlı kahvehanede karadut suyu içtik. 
Havasından mıdır bilmiyorum pek bi iştahlıyız. Nitekim öğle saati gelmişti ve yine Bilge sağolsun, onun önerdiği Kavlaklar köyünde, Ali Baba Hatay Sofrası'na gittik. Körfez Balkonu diye de geçen bu yere sürpriz yapıp Merveler de geldi:) 

Sohbet, leziz yemek ve foto çekimleri sonrası hemen yakındaki Küçükkuyu'ya indik, gene beklemediğim şirinlikte bir balıkçı kasabası çıktı karşıma. Niye kimse bana buraları söylemedi, beni getirmedi diye yine hayıflandım resmen. 
Küçükkuyu Sahili
Çöken rehavetle odaya dön ve uyu. Zaten tatilin özeti yemek-yürüyüş-uyku-şarap ve no service (tel ve internet çekmiodu da çoğu zaman) oldu.
Akşam çorba ile antre yapıp, şarap ile devam ettik. Ural bizi kendi evinin altındaki barına davet etti. Onlar 4 kişiydi ve bizle birlikte barın istihap haddi doldu ama bizim mideler şaraba doymadı. Muhabbet keyifli gidince zamanı farketmedik ve 3'ledik. Sabah da şeytan dürttü, 8:30 ta kalktık. Kahvaltı bitiminde Narlı köyünde Darıdere Milli Parkına gittik. Yol 13 km ama 45 dk da çıkılabiliyo arabayla. Yeşilin elli tonu var resmen. 
Yeşilin elli tonu

Nitekim park da aynı keyfi verdi, şelale - traverten gezdik. Bir daha sefer gelişimizde merak unsuru olsun diye parkuru tamamlamadık (yorulduğumuzdan diil yani), sadece 4 km yürüdük. Üstüne arabayla aşağı indiğimizde toz toprak içindeydik, perttik ve açtık.
Zorlu parkur!
Küçükkuyu sahilde Yengeç Restaurant'a gittik. Zaten ya orası ya da Alp 1-2-3-4-5-6-7... vb var alternatif olarak ve sahibi aynı. Süper mezeler yiyip otele uyumaya gittik. 
Akşam komşumuz (o kadar evimizdeyiz yani) Ural bizi mangala davet etti. Hepsi özenle sotelenmiş - marine edilmiş çeşit çeşit etler yedik, en güzeli en sona saklayalım mantığı ile yürek ve böbreği en sona bırakınca, Neptün' ün (Ural'ın köpeklerinden biri) gazabına uğradık. 
Şarap şişeleri sayılmayacak hale gelince Hocakayası'na çıkalım gibi fütüristik bir fikir geldi. Kendimizi bi dünya halde keçi gibi yokuş tırmanırken bulduk, aslında herkesin durumu sorguladığı ve biri 'ne yapıyoruz biz ya, geri dönelim' dese döneceğimiz bir sessizlik oldu yol boyunca ama sessizlik bozulmadı!! Kaya üzerindeki kahkahalarımız çınlattı sanırım köyü. Bu sefer insaflı davranıp 1de yattık. 
Yeri gelmişken (aslında daha önce gelmişti) ben yer isimlerine takıldım bi süre. Neden heryerde sıfat var, tek isim değil die. Ada tepe,  yeşil yurt, altın oluk,  hatta ak çay!!! Bir tek Güre'yi çözemedik ama onda da vardır bir hikmet. 
Sabah kahvaltı sonrası ben mini bi panik yaşadım, planladığımız heryeri görmüstük ve o gün programımızda hiçbirşey kalmamıştı. Aslinda Kazdağları - Sarıkız Zirve turu ya da Güre tarafında kaplıca - otellerden birinde masaj gibi fantastik opsyonlar vardı ama yola çıkıcaz diye kanırtmadık. 
Nitekim Küçükkuyu'ya indik ve sahilde yürüdük bu sefer.  Sonrasında otele döndük, gang ile sohbet. 2 gibi yola çıktığımızdaki mini burukluk, yolumun nasıl olsa bir kez daha buradan geçeceğinin iç rahatlığına dönüştü ve Dünya Küçük diyerek evimize döndük.  

0 comments:

Yorum Gönder