Mamma mia: Dove la Mafia? - Sicilya, Nisan 2014

En baştan söyliyim, bu yazıda bir Don Carleone, bir mafya ya da pastoral bir kırıntı arıyorsanız hayal kırıklığına uğrarsınız! Eğer Italya’da Roma –Venedik –Floransa’yı, Amalfi kıyılarını ya da Toskana’yı görmediyseniz önce oralara gidin, sonra bedava bir tatil fırsatı çıkarsa Sicilya’yı tercih edin, o derece.. yok bana güzel yemek ve şarap olsun yeter derseniz, doğru yerdesiniz!
Paskalya turu ile Catania’ya uç, tur otobüsümüzle deniz kenarındaki Tekirdağ’ı anımsatan kampingler eşliğinde Palermo’ya var. Eski ve köhne bir havası, boş sakin sokakları var bu şehrin. Gezdiğimiz çeşitli tarihi yerler arasından en fazla Via Roma (ana caddesi)’dan sapınca her köşede bir mevsimin heyellerle anlatıldığı Quatro Canti meydanını çok ihtişamlı buldum. 

Otele dönmeden önce nazik otobüs şoförümüzün ikram ettiği kahveyi acılığından dolayı çaktırmadan çöpe dökmemiz de görmeye değerdi.
Politeama adlı kendisi eski ama Politeama adlı önemli bir meydanda olan otelimize geldik. Otel hem merkezi hem de posh bir semtte, yanımızda Louis Vuitton mağazası var, o derece. Gereksiz bir hırs yapıp sahile inelim dedik, bizim kafamızdaki gibi Bebek sahili yerine Karaköy limanı çıktı karşımıza. Sonuçta 4 saat boyunca güneşe karşı yürümenin tatlı bir kızarıklığı kaldı yüzümüzde. Bol bol dolanmaca, eski dar sokaklardan geçmece, akşam yemeği için çok önerilen ve geleneksel Sicilya mutfağına sahip Antica Focacceria di San Francesco'da yer ayırtmaca. Kaybolarak ana cadde olan Via Roma’ya çıktık. Burası aynı zamanda birçok markanın da bulunduğu bir alışveriş caddesi. Kesiştiği ve otelimize yakın bir sokak olan Via Cavour’a gelmeden önceki sokakta sokak cafeleri çıktı bir anda karşımıza ve tek kalabalık olanı  olan Cafe al Capriccio’ya tünedik. Bu arada rehberimiz uyarmıştı, 1-4 arası siestayı çok ciddiye alırlar kimse olmaz etrafta diye, saat 4’e yaklaşmıştı ve cidden sokaklar canlanmaya başlamıştı. Sokağın çıkışında Teatro Massimo’nun olduğu Piazza G Verdi’nin canlılığına şaşırarak otelimize varmaca.
2 saatlik uyku ile yola çıkıp, bütün gün de dolanıp durunca, odaya nasıl vardığımızı bilmiyorum. Biraz dinlendikten sonra taksi ile restaurantımıza doğru yola çıktık. Paskayla sebebiyle  yolda Isa’nın dirilişi,  Meryem Ana ‘nın canlandırılması gibi çeşitli dini törenler sebebiyle ilerleyemey
ince, taksiden inmek ve halka karışmal zorunda kaldık. Törenler cidden ilginçti, ada halkının dindar olduğunu söylemişti rehberimiz.

Feci kaybolarak ve sokaktaki bir büfeciyi bir nevi kölemiz yaparak (kendisi yol tarifi ile kurtulacağını sandı ama dönüşte de taksi çağırmak zorunda kaldı bize) restaurantımıza vardık. Sicilya mutfağının en meşhur yemekleri olarak önerilen Arancina (kızarmış pirinç topları), bol domatesli bir makarna (bana değil tabi) ve kılıç balıklı bir yemek söyledik. Öyle çok matah değillerdi ama şarap çok iyiydi. Nerdeyse 2 aydır ağzıma bir lokma alkol koymamıştım, o iki kadeh beni çakırkeyf hale getirdi. Nitekim odaya döndüğümüzde bebek gibi uyudum.
Gündüzleri yürüdüğümüz yetmiyormuş gibi hırs yapıp, sabahları da yürürüm diye yanımda spor ayakkabı ve kıyafet de getirmiştim. Tabii ki yalan oldu. Aslında ilk sabah 6:30ta uyandım ama hava o kadar karanlık ki, yolları da bilmediğim için çıkmayıp yatak keyfi yaptım. Kahvaltı sonrası en fazla merak ettiğim Taormina’ya gitmek üzere yola çıktık.  Ve cidden en sevdiğim yer burası oldu.
Taormina’yı anlatmadan önce tur grubumuz hakkında kısa bilgi geçmem gerekiyor. 7 çiftiz. Biri ben ve Yeliz, diğeri bir babaanne ve torunu ve geri kalan 5 çift ise 50 yaş üstü, Alaska’dan Sibirya’ya Brezilya’dan Japonya’ya dünyada nerdeyse her yeri gezmiş ve aman Sicilya eksik kaldı, onu da bitirelim liste tamamlansın diye gelmiş bir ekip var. Yaş ortalamasını düşününce en gençlerindendik ve özellikle Taormina’da otobüsten meydana varana kadar olan Arnavut kaldırımlı yokuşu tırmanışta duraklama sayımız, diğer günlerde gruptan ayrı hareket etme ihtiyacını doğurdu.
Taormina’ya gelirsem: Aslında Toskana’dan aşina olduğumuz yapı burada da var, tepelere konumlanmış bir kasaba, girişte ana bir taş kapı (Porta Messina) ve ordan girilen daracık uzun yol üzerinden sağlı sollu dükkanlar. Ancak bunun farkı deniz kenarında muhteşem bir manzaraya sahip olması.

Eski şehir boyunca çıkış kapısına kadar dolandık, Cisterna Del Moro'da kocaman ve leziz bi pizzayı deniz manzarası eşliğinde mideye indirdik. Sonrasında kaybola kaybola dolaşmaya devam. Porta’dan aşağı denize doğru inmeye niyetlenmece. Oysa oraya 10 dk lık bir araba yolculuğu  ile ya da teleferik ile varılabiliyormuş. Zaten Taormina’ya çıkarken, insanların Nisan olmasına rağmen denize girebildiği Naxos adı verilen ve Isola Bella’nın karşısında kalan bu bölgeden geçmişiz :) Nisan olmasına rağmen denize girebilmelerinin sebebi, Sicilya’nın karakterini şekillendiren Etna yanardağının deniz suyunu da ısıtmasıymış.
2-3 saatlik yolculuk devamında Catania’ya ulaştık. NH Bellini adlı otelimize (otellerden yana şanslıydık, bu da merkezi bir yerde çıktı) bavulları bıraktıktan sonra grubumuzla yürüyerek şehir turuna geçtik. Benim Istanbul’da milyon yere bakıp da bulamadığım bir spor ayakkabıyı bir mağazada görmem ve hipnotize olmam sonucu grubu kaybettik. Kendi başımıza Piazza Universita  ve  Piazza D’uomo (meşhur Fil Çeşmesinin olduğu) yu gördük.

Günlerden Cumartesi olmasıyla da alakalı sanırım, nispeten daha dolu sokaklar. Buranın merkez caddesi olan Via Etna’da yürürken şans eseri sağda bir avluda bir pop up Pazar gördük. Ortam 80’lerden çıkmış gibi, bir DJ 80’ler şarkıları çalıyor, ikinci el ya da el yapımı kıyafetler etrafta. Bu arada sokaklarda o kadar çok teenage var ki anlatamam, üstelik erkeklerin hepsi de Justin Bieber saç kesimli :)
Palermo’dan sonra Catania’dan pek umudumuz yoktu, biz yine de oteldeki kıza yemek ve bar önerisinde bulunmasını istedik. Tavsiye sonucunda bizdeki Kasımpaşanın ara sokakları gibi sokaklardan geçtik ve hiç beklemediğimiz bir anda Nişantaşı Atiye sokak gibi bir yerde bulduk kendimizi: Via sfllomena. Heryer bizim yaşımızda insanlarla dolu, bir sürü restaurant var ve biz Il Sale’de dışarıdaki masalara oturduk, leziz ekmek ve tadına doyamadığımız zeytinyağı ile başlayan keyfimizi, şarap ve über leziz diğer yemeklerle taçlandırdık. Hatta ertesi günlerde de buraya geliriz dedik ama Pazarları zaten açmıyorlarmış. Pazartesi de Paskalya sebebi ile kapalıyız dedi.
Kızın önerileri süper çıktı, bar da önermişti, hadi barlar sokağına gidelim diyerek, Piazza Bellini’ye geçtik. Gündüz girmemiştik buraya, çookk geniş bir meydan ve gündüz gördüğümüz teenageler burayı gece kılıkları ve Justin saçları ile istila etmişler resmen.  Paralel sokaklarda birçok bar vardı ama bu istila sebebiyle bir Bellini bile içemeden geri döndük.
Pazar sabahı, turdan bir çiftle birlikte şehirler arası otobüsle Siracusa’ya yola çıktık. Şehir girişinde antik kalıntılar ve Japon turistler vardı bol bol. Merkezde inmemizden 5 dakika sonra hepimiz pişman olmuştuk bile. Sokaklar bomboş, etrafta 3 katlı köhne binalar dışında hiçbirşey yok.
Meğersem olay Utica Adası’ndaymış. Şehir minik bir köprü ile bir adaya bağlanıyor ve bütün hareket orada. 

Piazza Arşimed üzerinden daracık ara sokaklardan denize doğru yürüdük ve deniz kenarı lokantalara ulaştık. O kadar çok esiyordu ki orda oturmaktan vazgeçtik, ara yukarı doğru yürürken Vicolo Zuccola’da Antica Osteria da Mariano’ ya Pazar ayininden çıkan yerel halkın girdiğini gördük. Daracık bir sokak düşünün, minnacık masalar, içerisi full zaten. Dışarıda çok lezzetli antipastiler, 8 kişiye yetebilecek üç çeşit makarnamızın olduğu fix Paskalya menüsünü günümüzün mutluluk kaynağına dönüştürdük. Sonrasında Arşimed Meydanı’nda nerdeyse puding kıvamındaki sıcak çikolatam ile anı taçlandırdım :)
Gündüz o kadar çok yemiştik ki nitekim akşam birşey yemeğe halimiz kalmadı ama yine de bir gece önce gittiğimiz sokakta şansımızı deneyelim dedik ve ilk girişteki Polpetteria’da şaraplarımızı içtik.  Etna’nın hareleri gece Bellini Parkı’nda çok güzel görünüyor cümlesi üzerine bir de oraya gittilk, hiçbirşey göremeden erkenden odamıza döndük.
Son günümüzde sabah 8.45 treni ile Messina’ya yeşillikler içinde ve rahat bi tren yolculuğu gerçekleştirdik. Bu sırada tren istasyonuna giderken de şehrin görmediğimiz farklı caddelerini görme şansı da bulduk. Messinaya indik ve bu sefer etrafta açık hiçbir yer yok. Tek açık yer, 34 yıl önce Mersin’den buraya yerleşmiş olan (neden??) bir dönerci amcanın büfesi. D’Uuomo’nun oraya, ordan sola doğru yönelince yol boyunca ağaçların olduğu ve altında çeşitli mağaza -kafelerin oldugu bir sokağa gittik.  Messina’nın en etkileyici kısmı bu idi. Bi kafede oturduk, arka masalarda açmayı soğuk kahveye batırıp yiyorlardı, Cafe Pano diyorlarmış, biz de onu denedik, güzeldi.
13 gibi otobüse binip Catania’ya döndük.  Benim bir ayakkabı daha alışım, Via Etna üzerinde hızlı bir yemek sonrası otele dönüş, eve doğru yola çıkış: Ciao Bella

Tatili sindirdikten sonraki notlar:
Etna’ya gitmedik çünkü yanardağ ilgimizi çekmedi –Pompei’de eski versyon da olsa görmüştük, Bali’de de bir yanardağ vardı vb..
Gidemedik diye üzüldüğüm Cefalou ve Agrigento oldu. Bu programda Palermo ve Siracusa’ya yarımşar gün ayırıp, Catania ve Taormina birer tam gün, Messina’ya hiç gitmeden diğer ikisine gitmeyi tercih edebilirdim. Hatta belki Savoca’da Godfather turu da yapılabilirdi. Yine de ne zaman ne olacağı belli olmaz, Dünya Küçük...

1 comments:

ZASGE dedi ki...

Sayende biz de gitmiş veya giderken önceden program yapabilecek kadar blgilendik. Süpermiş :)

Yorum Gönder