İzmir'de bir İstanbullu - Aralık 2010

45 dakika uçağın içerisinde bekletilip, randevumuza geç kalıcaz diye panik yaşayarak vardık İzmir'e. Oysa şaşırtıcı bir şekilde 20 dk da varacağımız yere ulaştık.

Milyon kere geldiğim İzmir, yine farklı yönlerini gösterdi bu seyahatte. Hava kendini Eylül sanıyor, toplantı aralarında deniz kenarında güneş banyosu yapıyoruz resmen. Geç yenen afilli bir köy kahvaltısından sonra (Kordon'da Şamdan). Kır kahvaltısını boşverin, direk gözleme ve omlet söyleyin), nerdeyse zigzag çizerek, sürekli 5 dklık mesafelerde bir ileri bir geri gidiyoruz diğer toplantılara. Trafik hiç yok. Bu esnada Cumhuriyet Meydanı'ndaki protesto gözümüze çarpıyor; "Hayvan hakları" ile ilgili dövizleri görüyoruz. Zaten bence İzmir çoktan girmiş Avrupa Birliğine, 3 günde 3 protesto, diğerleri "Arabadan in, bisiklete bin" çığlıkları ile bisikletli çevrecilerinki ve AKP li herifi protesto etmek için gene Cumhuriyet Meydanı'nda buluşanlar. Medeniyete hoşgeldiniz!

Bir de neden herkesin çitlediğini daha iyi anladım bu sefer. Burda hayat yavaş, zaman geçmek bilmiyor, insanlar da çiğdem / çekirdekle oyalanıyor. Tabii bizim gibi jungle dan gelen insanlar için büyük bir lütuf.

Akşam Reyhan Pastanesi'nde neffiss bir tost ve tatlı mı tatlı bir tatlı. Ordan kıa süreli evim Mövenpick'e gidiş (gecenin geri kalanında ezik bir şekilde çalıştım, o yüzden anlatacak birşey yok).
Ertesi gün Cumartesi idi ve günün tadını çıkartmaya karar verdim.Otelin deniz manzaralı restaurantında uzun uzun gazetemi okuyarak ve keyifli bir şekilde lezzetli kahvaltının tadını çıkarttım. Sonrasında hayatımda ilk defa iş için geldiğim bir seyahatte yuzdum!!! 10 yılda ilk kez..

Malatya - Aralık 2010

Bu sefer tamamen "Belin ne yapmış" yazısı olacak, çünkü nerdeyse hiçbir yeri göremedim :( Aslında kendim için bir ilki gerçekleştirip, eşzamanlı bildirecektim Malatya'dan ancak teknik imkanlar da el vermedi!

Akşam uçağı ile havalimanında, sırada -uçakta her yerde Malatyalılar'ın meraklı ve samimi sorularına maruz kalarak gece 9 gibi Malatya'ya vardık. Erzurumlular ne kadar soğuk ise, buradakiler o kadar sıcakkanlı ve konuşkan.

Şehrin biraz dışında kalan Anemon Otel'e gittik. Yurdun her bir yerinde kar var, burada yok, sadece soğuk.Otel geniş mi geniş ama insanın içini sıkmayan ferah ve modern bir lobiye sahip. Ortadan bölsen 2 odalık yer olan at koşturmalık ferah bir oda (biraz aydınlatması zayıf ve oda duvarları maalesef çok ince). Ve şık  mı şık bir tuvalet!! Becerebilirsem fotosunu yuklicem buraya da. En komiği de Malatya'ya ilişkin tek fotoğrafım bu desem? -Aslında basının çektiği ve bir de öğlen yemeği yediğimiz yerde çekilen fotolar var ama muhtemelen hayatım boyunca onları göremeyeceğim ve evrenin derinliklerine gömülecek.

Erzurum, Aralık 2010

Istanbul'da havanın yeni yeni soğumaya başladığı günlere paralel sabah 9 uçağı ile Erzurum'a gittik. Burda hava soğuk, ciddi soğuk... Insanların yüzü rüzgardan kavrulmuş yanıklıkta.. Mevsimi olmasına rağmen hiç kar yok (oğrendiğimize gore eski zamanlarda Şeyh Said "Erzuruma ne zaman yabancılar gelmeye başlayacak, Palandökene o zaman kar yağmayacak" demiş.. )Şehirdışından gelenlere pek sıcak davranmamaları hatta hiç konuşmamalarını buna bağladım ben...
Palandöken'de Polat Reneissance oteline gittik, otel ferah, geniş bir lobisi var, bir alaturka bir dekorasyon ancak yine de göz yormuyor. Odalar hamam, resepsiyon buz, asansörler daha da buz... Zaten 2 gün boyunca 0 derece ve 50 derece arasında gidip gelmekten ambale oldum.

İlk gün basın ziyaretleri ile geçti, mini bir alaturka tuvalet kazası (20 yıldır filan girmemiştim, o kadar zor durumda kalmış olmasam  yine girmezdim valla), gazete yerine kokulu bir matbaa ile karşılaştığımız için kaçarak uzaklaştığımız başka bir yer, gereksiz  yere kiralanan ve dışarıdan lüks gözüken ama içi iğrenç sigara kokan ve deri koltuk üstü kilim kaplanmış olan Mercedes Vito'muz ile Erzurum'un çeşitli sokaklarında dolandık durduk bütün gün.

Safranbolu, Kasım 2010

Kasım ayının son seyahatini Karabük'e gerçekleştirdim. Bayramda gitmeyi düşündüğüm ama yandaş bulamadığım Safranbolu; iş için olmasaydı, aklıma gitmenin hiç gelmeyeceği Karabük'e bağlı.


Basarak 4 saatte İstanbul'dan Karabük'e vardık.Karabük Demir Çelik fabrikasının siyah  dumanlarını geçip, virajlı, bol yeşillikli (yeşil olduğunu sabah görebildil gerçi) bir yoldan 15 dk da Safranbolu'ya gittik. Yörenin özelliği olan Safranbolu konaklarından birinde,Çeşmeli Konak'ta kaldık. 3 katlı, cumbalı, ahşap şirin bir konak. Girişte resepsyon, kahvaltı alanı gibi bir alan var. Odalar üst katlarda yer alıyor, ayakkabılarımızı çıkartıp gittik.


Odam çok şeker, yöresel özelliklere uygun bir dekorasyonu var. Bavulu bırakıp, etrafı keşife koyulalım dedik. Otelimizden 10 adım aşağı doğru inince şehir meydanına geliyorsunuz. O kadar küçük ki (Polonezköy küçük demiştim, burası daha da küçük). Meydan da, Safranbolu'nun alamet-i farikası olan lokumcular ışıklı ve renkli vitrinleri ile kendilerine çekiyor. Meydandaki camiinin solundan aşağı doğru inince Arasta Çarşısı yer alıyor. Çok kısa bir gezdik ve yemege gittik. Yemek için, gene meydanda camiinin sağında kalan Kadıoğlu lokantasına gittik. Kuyu kebabı ve bükme pide gene yöreye özgü yemeklerden ve elle yeniliyor. Biz de aynı şekilde, parmaklarımızı yedik resmen :)


Sokakta her yöne bakıldığında konaklar var. Arada 1-2 tane satılık vardı, sorduk 100 bin tl ye geliyormuş ancak içine asıl 250 bin tl tadilat yaptirmak gerekirmis.


ben cektim bu resmi :)
Otele dönüp de yatma vakti geldiğinde gerçeklerle yüzleştim. Yan odada kalan çocuklu ailenin konuşmalarını - ve sonrasında da adamın horlamasını- tamamen ve net bir şekilde duyabiliyorum. Üst katın bütün hareketlerini duyuyorum. Dedim ki bu gece uzun olacak. O sırada adamın biri odamda resmen. Bir döndüm sokağa doğru, gözgöze geldik. Meğersem konak yokuşta kaldığı için benim odam insan boyu yüksekliğinde kalıyor. Ve gelen geçen sanki odada. Hatta gecenin ilerleyen saatlerinde, bir amca 10 dk filan benim cumbanın önünde telefon görüşmesi  yaptı. Dedim, ha gayret uyu. Bu sefer cırcır cırcır sinek - böcek- tahtakurusu her neyse sesleri yükselmez mi. Aklıma direk Foça'dan ihraç ettiğim tahtakurusu ve hijyenik temizlik operasyonu geldi. 
Kıssadan hisse 4-7 arası uyuyabildim, sabah mütevazi ama leziz kahvaltımızı yaptıktan sonra (Safranbolu'nun simiti de meşhurmuş, bizimkinden daha ince ve daha etli ve çoookk leziz), tekrar çarşıyı gezmeye koyulduk. Yöresel ürünler (Safranbolu evleri şeklinde magnet / biblo/ peçetelik, kıyafetler, örtüler, çarıklar vb), görülmeye değer. Safranbolu hakkındaki düşüncelerim "burası şirin bir kasaba mı, uzun kalırsam üstüme çöker mi" arasında giderken Leyla Abla ile tanıştık. Kendisi Arasta Çarşı'sında Boncuk Cafe'nin sahibi. Burada  yapraklarla donatılmış masamızda, güneşin altında süper bir sunum ile kahvemizi içtik. Leyla Abla'nın tatlı sohbeti ve pozitif enerjisi ile keyfimize keyif katıldı, hatta giderseniz aklınızda olsun enerji falı da bakıyor kendisi, biz de nasibimizi aldık tabii ki..Bir de dükkanların vitrinlerinde  Japonca yazılar, ortalıkta Japon tv sinden insanlar dolanıyordu, meğersem Japon halkı Safranbolu'yu pek severmiş. Japon yanın önde gelen devlet büyükleri (bu da ne demekse) Türkiye'ye geldiklerinde ilk buraya gelirlermiş filan.


Günün  geri kalanını çalışarak geçirdikten sonra (TRT'nin de çekim yaptığı bir konuşma yaptığımı eklemeliyim, meşhur oldum bu sefer sanirim :) 7.30 gibi yola çıktık ve tam 5 saat sonra dünya küçük kapsamında evimdeydim.


NOT:Tur şirketlerinin cuma  akşam ya da cts sabah çıkışlı Safranbolu - Amasra turları oluyor. Amasra da Safranbolu'dan 1,5 saat sürüyormuş ve çok şeker bir sahil kasabasıymış, hatta balıklar çok lezzetliymiş.

Polonezköy, Kasım 2010

"Uzun bayram tatilinden faydalanmak kapsamında, şuraya buraya gittim" demek isterdim. Ancak hani vaktiniz olur da paranız olmaz ya da paranız olur da vaktiniz olmaz ya, ben ikisini de ayarlayabilecek durumdayken, gelecek kimse olmadigi icin Istanbul'da kaldım.

Bari çevre yöreleri gezelim görelim diyerek, hepsi de ilk defa Polonezköy'ü görecek 5 bayanı ayarlayıp, yola koyulduk. Ben yol özürlü olduğum için, onlar da yolu bilmediği için kaybolma korkuları arasında ilerledik. Kavacık BP benzincideki adamdan Allah razı olsun, süper tarif etti yolu ve 20 dk da vardık.

Polonezköy ismi, 1800lerde bu köye Polonyalıların yerleşmesinden geliyor. O kadar kompakt bir alanda ki, bir yuvarlak çizin (meydan) ve onun etrafına 4-5 tane çapraz ok çizin (yollar) bu kadar. Kaybolmak nerdeyse olanaksız.
Hava yağmurlu olacak diye, gitme konusunda bir git gel yaşasak da, iyi ki gelmişiz dedik.  Her yer yeşillik, huzur dolu. Hafif de yağmur yağdı aslında ama çim kokusunu öyle güzel ortaya çıkardı ki, kimse şikayet etmedi.

Gaziantep, Kasım 2010

Tekrar yerli bir destinasyon: Yeni işimle birlikte, il il Türkiye programı kapsamında birçok farklı ile gideceğim için bunları da kendi bakış açımla, kısaca anlatmak istiyorum...

Sabah 5.30da kalkıp, 7.30 ucağı ile Gaziantep'e uykulu bir şekilde gittik. Benim Gaziantep'e ikinci gelişim. Güneş içimizi ısıtarak, ara sokakların birinde yer alan, yeni açılmış butik otelimiz "Jaleriz"e vardık. Otel yepyeni, modern ancak ara sokakta olması beni nedense rahatsız etti. Odada  1-2 saat çalıştıktan sonra, Gaziantep basınını ziyaret etmeye gittik. Hepsi birbirinden farklı, değerli ve değişik insanlarla tanıştık. Sanırım en çok, merdivenden yuvarlandığı için hastaneden yeni getirdiği yeğeni önümde koşturduğunda -ve ben yüzü gözü mosmor çocuğa çarpmamak için nerdeyse hazır ol pozisyonundaydım- "lütfen çocuğa çarpmayın??!!" diyen kadını unutamayacağim.  6 civarı işimiz bittiğinde, en azından şehirde bir iki yer görelim, kebap yiyelim dedik. Gerçi öğlen inatla üzerine yağ dökerek getirdikleri ve 2 defa geri gönderdiğimiz dönerin ağırlığını hala hissedebiliyorduk ama what is eaten in Antep, stays in Antep demek istiyorum :)

Bavul deyip geçmeyin, Ekim 2010

Sık seyahat eden biri olarak, benim birkaç bavulum var. Tahtakurusu krizi yüzünden çöpe giden, en sık kullandığım ve en küçük boy bavulumdu. Uçağa alabileceğim kadar küçük, kumaştan ve akordeonlu olması sayesinde de istenildiğinde genişleyebilen cinsten. 2-3 günlük seyahatler için ideal. Şimdi onun yerini dolduracak yeni bir tane arayışındayım.
Bir diğeri American Tourist marka - gene samsonite grubunun- ve saks mavisi, hard cover dedikleri cinsten. Ben bu cinsleri cok beğeniyorum, daha güvenli oldugunu düşünüyorum kumaş olanlara göre. Ancak havalimanında gördükleri zulüm yuzunden o kadar çabuk kırılabiliyor ki- keza benimki kırıldı. O zaman da hem görüntüsü hoş olmuyor, hem de ıslanabiliyor vb. Bu bavul da bir büyük boy, 4-5 gunluk seyahatlerde kullanılabiliyor. Ancak genişleme şansı olmadığı için dönüşte cidden zorluk yaşıyorum eşyalarımı sığdırmakta. Alışveriş yapmasam bile, hani giyilen kıyafetler daha çok yer tutar  ya, hiçbirşey sığmıyor en sonunda :) Üstelik bu bavulumun çekçeki (neden çekçek derler buna? başka ismi var mı acaba) de kırıldı, ucuna kalın bir kemer gibi birşey bağladım ve ancak onunla hareket ettirebiliyorum. Halimi düşünün, Hint fakiri gibi, hem kırık hem de sapı açılmayan bir bavul ile ortalıkta dolaşıyorum. Adama "tatile gelene kadar bir bavul al" gözüyle bakıyorlar :)

Bu yollara ayakkabı mı dayanır?

Bütün bir yaz boyunca şıpıdıklarını ayağından çıkartmamış ve dolayısıyla sonbaharın gelmesine ayakları isyan eden biri olarak, benim için en ideal yürüme ayakkabılarından bahsetmek istiyorum. En baştan söyliyim, kişisel tercihimdir, valla reklam almadım :) (Sevgili Aslin ve Yeliz, beni şimdiden affedin)

İlk sözüm bayanlara- yürümeyi becerseniz dahi kesinlikle ve kesinlikle topuklu ayakkabı ile yola çıkmayın (otobüs - havaalanı vb..) Yok bavul taşı, yok koştur, en başından ayaklara eziyeti yapmış olursunuz. Ben topuklu ayakkabılarla yürümeyi pek beceremediğimi itiraf etmeliyim. Buna rağmen iş için tek günlüğüne topuklu ayakkabı ile gittiğim bir Paris seyahatimin, Louvre müzesi önünde 2 saat taksi bulamadığım için yürüyüp, sonrasında da h limanında bomba ihbarı yüzünden?? ayakta saatlerce beklememden dolayi ne kadar eziyete dönüştüğünü, akabinde birkaç gün yürüyemediğimi halen unutabilmiş değilim.

Hepsi Hikaye

Çok beğendiğim bir siteyi paylaşmak istiyorum: http://www.hepsi-hikaye.com/seyahat/seyahatyazi.asp

Bu site anlatımı, tasarımı ve içeriği ile diğer Türkçe seyahat sitelerinden ayrışıyor. Yeni bir şehre gidildiğinde zaten az gün gidildiği için hani "bildik, denenmiş bir yere gidelim" mantığı vardır ya, yemeğinden, plajına, alışverişinden oteline kadar birçok kompakt öneri yer alıyor. Henüz orada belirtilen önerilerden faydalanabilmiş değilim (ya gitmediğim yerler var ya da gittiğim yerleri ben gittikten sonra eklemişler) ya da gerçekten de gitmeye değer yerler mi bilemiyorum ancak belirttiğim gibi içerik olarak güncel, Türkçe ve iyi tasarlanmış.
Tavsiye olunur....

Foça (İzmir) - Top Ten, Eylül 2010

Yerli destinasyonların bilgilerine erişmek daha kolay olduğu için blogumda pek yer vermiyorum. Ancak ailecek gittiğimiz Foça tatili, bir top ten listesini hakediyor. Her zamankinden farklı olarak fotoğraf ya da mekan ismi pek yok. Listeyi okuyunca sebebini daha iyi anlayacaksınız :)

Bir de,  listeyi yaptıktan sonra farkettigim, bir bavul dolusu esyayı ve yatak odasındaki herseyi yıkayıp, dezenfekte etmeme hatta bavulu çöpe atmama sebep olan geri zekalı tahta kurusu var ama ona mansiyon ödülü vermek istiyorum.

FOÇA - TOP TEN
10- Yapamadıklarımız: Günübirlik tur teknesi ile Siren adasına gidip, Foça'nın sembolü olan fok balıklarını görmek. Günübirlik teknelerle, Türkiyenin en uç noktası olan Karaburun'a gitmek. Saatleri abes olduğu halde tekne ile Midilli'ye gitmek (pasaport - vize gerekli).
9- Amcam: Sanırım nerdeyse hayatımda ilk defa 4'ümüz tatile çıkacakken, son dakikada fırsatını bulup, yılın satışını gerçekleştirerek bizle gelmediği, yine de bize Foça'da Hanedan Otel'i ayarladığı ve her gün bizi kolladığı için.
8- Gecenin 3'ünde Karşıyaka'da yol sorduğumuz  amca: Amca Doğu şivesi ile bize yol tarif edince, zaten yolu bilmediği için panik halde olan babam, "şansa bak, kesin yanlış tariftir" diyerek, bu sefer taksi durağına yol sorduk.

Annem ve Babam- bu akdar bahsedip resimlerini eklememek olmaz

Seyahat İpuçları - 2, Eylül 2010

İlk "seyahat ipucu" yazımda bavul yapma sırlarımı paylaşmıştım. Şimdi ise bir başka sırrımı paylaşmak istiyorum: Yolculuk poşeti :)

Yolculuk poşeti de nedir derseniz eğer; ister arabayla, ister otobüsle ya da uçakla seyahat edin, varacağınız noktaya kadar sizin rahat yolculuk etmenizi sağlayacak bir poşetten bahsediyorum. Otobüs yolculuğu çok mu uzun, poşetin içine kitap / i-pod u ekleyin. Uçakta kulaklarınız mı tıkanıyor, sakız ekleyin. Ya da arabada sürekli mola vermemek için (tabii ki yolculuk arkadaşlarınıza da bağlı, çocuklar varsa yapacak pek birşey yok) suyunuzu, yiyeceğinizi yanınıza alın.

Seyahat vs. Tatil, Eylül 2010

İtiraf ediyorum, blogu çok boşladım...2 Bodrum, 1 Foça tatili ve zaten gönüllü emeklilikten dolayı tatil tadında geçen bir yazın son tatilinden döndüğüm gibi yazıyorum :)

Bu gidişimde, seyahat ile tatil arasındaki farkı daha net anladım... "Seyahat" benim için ciddi ama bir o kadar da eğlenceli; öncesinde araştırma ve plan yapıp, eşe dosta gidilecek yerleri sorup, hatta hayaller kurduğum, heyecanlandığım. Gidilecek noktaya vardığımda ise, yeni bir yer görmenin, sadece plana bağlı kalmayıp spontan bir şekilde kaybolarak keşfetmenin, özgürleşmenin, deli gibi yorulmama rağmen bol bol yürümenin coşkusunu yaşamanın... Gittiğim her şehirden bir şekilde ilham alıp, bir sürü yaratıcı fikirle geri dönmemim sebebi de bu coşku aslında. Ne diyim, ister yurtiçinde olsun ister yurtdışında; seyahat etmeyi seviyorum :)

Barselona, Mallorca – Temmuz 2007


“Yurtdışında hep kültür tatili mi yapıcaz, deniz tatili nasıl olur” lafları eşliğinde, tabii bir de “hem ne varmış ki şu Mayorka, İbiza, Mikonos’ta ” diyerek rotamızı Mallorca’ya (nam-ı diğer Mayorka) çevirdik. Uçağı miller ile, oteli de internet üzerinden ayarladık.

Barselona'da bir ara sokak
Ben tatil arkadaşlarım Ulaş (ki kendisiyle orda tanıştım ve pek bi kaynaştık) ve Çağla’ya bir Pazar sabahı Barselona’da katıldım. Kızlarla akşam buluşacağımız için direk otele gittim. Şubat ayında gelişimde de kaldığım La Rambla’daki Hotel lloret’teki odaya bavulumu bıraktım. Buluşma zamanına kadar ara sokakları gezdim, sokak müzisyenlerini dinledim, dolandım dolandım. Pazar günü de olsa şehrin kalabalığı konusunda bir önceki sefere oranla ciddi bir fark var: sokakta nerdeyse yürünmüyor. Şıpıdık terlikler ve şort –atlet resmi kıyafet olmuş. Kızlarla buluşma vakti geldiğinde, marinadaki Mare Magnum’da El Chipron adlı yerde, paella mızı yedik.

Frankfurt, Mart 2007

Avrupa’nın Heatrow’dan sonra en büyük havaalanından dışarı çıktığımda bu finans şehrinin beni bu kadar etkileyeceğini bilmiyordum.
Bir fuara katılmak için geldiğimiz bu şehirde fuar alanına yakın olsun diye Mercure Otel’de kaldık. Sonraki gelişlerimde kaldığım Le Meridien otelin lüksü burada yok maalsef, e ne kadar ekmek o kadar köfte :)
Koştur koştur geçen bir fuar ortamından sonra, misafirlerimizle birlikte şehrin karşı yakasında kalan New York Brick Restaurant adlı bir restauranta gittik. Aslında bir gökdelenin tepesinde dönen bir restaurant vardı, orada yer kalmadığı için burayı tercih etmek zorunda kaldık. Ren nehri kıyısında manzarası çok hoş bir restaurant. İçerisi çok kalabalık ve tek ahçı + tek garson var. Haliyle 3 saatte ancak yemeklerimiz geldi ve 12 ye dogru otele döndük.

Osaka yazısı Hurriyet Seyahat ekinde!

Merhabalar,

Burada da yer verdiğim Japonya gezisindeki Osaka ziyareti 26.07.2010- bugünkü Hurriyet Seyahat ekinde yer aldı :)

Yazıya  http://www.hurriyet.com.tr/seyahat/15409331.asp?gid=56 adresinden erişilebilir.

2010 Yaz Popüler Destinasyonlar

Yurtdışı destinasyonlarında, bu sene bana gelen sorulardan ve blogdaki trafikten Dubrovnik (vizesiz olduğu ve çok pohpohladıkları için) ve Mykonos (yakın ve rahat - eğlenceli olduğu için) un popüler olduğunu söyleyebilirim.

Türkiye'de ise, Çeşme bu sene en popüler günlerini yaşıyor. Bodrum ise Çeşme'nin yanında sönük kaldı, kimse yokmuş vb demelerine sakın aldırış etmeyin, orası tam bir klasik. Cuma akşamı Bodrum'da şehir merkezine inerken karşı yöndeki trafiği görseniz, aynı İstanbul'daki cuma trafiği (hatta plakaların %80 i de 34 ile başlıyor).

Kos, Temmuz 2010

Bodrum’a gitmişken, hazır vize de var diye Kos’a da gidelim dedik. Yeşim ile birlikte sabah 9 civarı Turgutreis’e gittik. Feribot biletimizi hemen oracıkta aldık ve kuyruk bile beklemeden feribota bindik. Yaklaşık 40 dakika sonra adanın kurak ve çorak bölgeleri karşımıza çıktı. Sırasıyla bir sürü şemsiyenin bulunduğu plajların arka arkaya dizildiği bölge, sahil kasabasını andıran şirin bir alan ve en sonunda kalenin orada (gene bir kaleye rastladım!) indiğimiz liman. AB ülkesi vatandaşı olmayanlar için tipik uzun süren bir kuyruktan geçtik ve Kos toparaklarına ayak bastık.


Yeşim @ Liman
Caddeye varabilmek için içinden geçtiğimiz limandaki ultra lüks yatlara bakıp, foto çektikten sonra caddeye vardık. Her yerde bisikletli ya da motorlu gençler, yaşı geçmiş turistler var. Biraz ilerleyip balıkçıların olduğu meydana geldik ve sola doğru döndük. Ayakkabı –mayodan, magnet – hediyelik eşyaya ıncık cıncık satan birçok dükkan. Aynen Bodrum çarşı gibi. Oradan sağa sapıp birçok mağazanın ve cafenin olduğu daracık sokaklara saptık. Ciao cafede bir yorgunluk frappemizi içtik ve yola koyulduk.

Mykonos, Temmuz 2008

Ingilizler’in deyişiyle Aybita (Ibiza)’dan sonra Avrupa’nın en çılgın adası Mykonos’a, tam da zamanında; bir temmuz ayının başında gittik. Ekip süper eğlenceli, Yesh ve Tola, ben, Özlem ve Özgür.
Havaalanında, tavsiyeler ve internet araştırması sonucunda bulduğumuz yerlerden 4 günlük programımızı yaptık. Çocuksu heyecanımız ve etraftaki coşkulu gayler ile pırpır uçağımıza bindik ve 1 saat sonra vardık adaya. Resimlerde gördüğümüz mavi kubbeli, beyaz taş evler dolu her yer ancak çorak mı çorak bir iklim, yeşillik nerdeyse yok denecek kadar az, etrafta motorlu tipler.
Bodrum’un 1970’lerdeki hali bu olmalı, zamanı sanki dondurmuşlar diye düşünerek Olia isimli otelimize vardık, hafiften yerleştik.
Şehir merkezine gitmek için resepsiyondan önerilen otobüsü yaklaşık 45 dakika bekledikten sonra, ertesi gün ilk iş araba kiralamaya karar verdik.

Mudanya, Haziran 2010

Bursa’ya varmak için gittiğim, bir nevi kullandığım, pit stop noktam Mudanya’yı yazacağım aklıma gelmezdi. Çoğunlukla günübirlik gittiğim, arada sırada kaldığım, ortalama ayda bir mutlaka bulunduğum bu şehre, iş amaçlı son defa gittiğim için, burda yer vererek vefa borcumu ödemek istedim :)
Yaz tarifesine geçildiği için sabah 10 feribotu ile iş için Mudanya’ya doğru yol aldık. Yanımda Zeynep ve Nuray var. Beni tanıyanlar bilir, Bursa’yı pek sevmem; kasvetli ve boğucu bulurum. Bursa’ya gitmenin en sevdiğim yanı Istanbul’a dönüşüdür hatta. 2 yıl önceydi sanırım, Güzelyalı’daki Bursa iskelesinin açılmasıyla Yalova üzerinden Bursa’ya geçme işkencesi son buldu da yolculuk biraz daha keyifli oldu.
Neyse, 75 dk olarak iletilen IDO feribotu bizi şaşırtmayarak her zamanki gibi 90 dk da Mudanya’ya vardı. Daracık dolambaçlı yollardan, köy kahvelerinin meraklı gözlerle bakan kalabalığının önünden aracımızla geçerek, Otantik Gemi Otele vardık.

Barselona, Şubat 2007

Soğuk bir Şubat ayının ilk gününde; burkuk bileğim, annem ve büyük kardeşim Banu Abla ile Barselona’ya gitme kararı aldık. Bayram değildi, seyran değildi, sadece bir perşembeydi ve neden bu tarihi seçtiğimizi hatırlamıyorum.

Pratik bavul yapıcam diyerek yanıma aldığım tek pantalon, daha gidiş uçağında patlayınca (evet o zaman da topaçlaşmıştım :) iner inmez bir mağaza bulma derdi sardı beni. Üstelik de seyahatlerde yerel mağazalar dışında alışverişi hiç sevmem.
Yıldızcığımla La Rambla'da
Hava buz gibi ama şansımıza güneşliydi; böylelikle tadını çıkartabildik şehrin, bileğimin sancısını bile unuttum. İlk istikamet, bizim İstiklal Caddesi’nin muadili olan ve oranın en merkezi noktalarından biri olan La Rambla caddesindeki otelimiz: Hotel Lloret. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine internetten ayarladık: çok merkezi, fiyatlar uygun, odalar temiz ancak çok sıkışık. Annemin yatağı, odada kapı olmasa koridorda duracaktı nerdeyse.
Hayat kurtarıcı Mare Magnum
Tekne gezisinde donarken











 Vakit kaybetmemek için şehri keşfe çıktık. Denize doğru yürüdük. Kocaman bir meyve ve şekerleme pazarı olan La Bouqueria’ya girdik, oradan düz gidince Kristof Kolomb heykeline – Mirador de Colom vardık. Solda denizcilik müzesi / liman işletmeleri gibi tarihi bir mekanın, karşıda ise marinanın, restaurantların ve bir avm nin olduğu Mare Magnum adlı alana geldik. Nerden aklımıza geldiyse bitmek bilmeyen üstü açık bir tekne turuna çıktık ve üşüdük. Dönüşte Mare Magnum’da, Zara’nın alt markası olan (defolu ya da ucuz ürünler) Lefties’den birkaç parça kıyafet aldım da annemin “sen bavul yapmamışsın ki, üstündekilerle atlayıp gelmişsin” diye dalga geçmesinden kurtuldum.


Ana, Banu Abla ve moi @ Comtel
İspanya’ya gelipte Tapas (minik İspanyol mezeleri) yememek olmaz diyerek, gene önceden tavsiye edilen ve La Rambla’nın kuzeyinde kalan Comtal adlı restauranta gittik. Tam iş çıkışıydı ve Barça halkı tıklım tıklım doldurmuştu mekanı. Bu arada domatese alerjisi olan biri olarak bol domatesli gelen tapaslardan fazla tadamadım ama sonrasında gittiğimiz Don Pancho aldı mekanda bol bol sangria içtim.

İkinci günümüzde otelin solundaki Playa Catalunya adlı meydandan Barcelona Bus Turistic otobüslerine 2 günlük bilet aldık. Bu otobüslerde şehri belirli rotalara bölmüşler; böylelikle istediğimiz yerde inip –binip istediğimiz kadar gezebildik.
Şehri anlatmadan aç parantez: Barça’ya bir beklentim olmadan hatta pek araştırma bile yapmadan gitmiştim. Ancak mimari, tasarım ve yaratıcılıkla beslenen biri olarak şehrin sürprizli yapıları, mimarisi beni çok etkiledi ve ruhum bolca beslendi. Gaudi’ye hayran kaldım, şehrin cesur belediye başkanının (her kimse); bir deliye=Gaudi şehri bir tual/atölye olarak kullandırtmasını takdir ettim.  
La Pedrera
Otobüsün üstü açık üst katına atladık ve karşımıza bir anda -ki yürüme mesafesinde aslında- Casa Battlo by Gaudi çıktı. Sanki peri masalı, Alice Harikalar Diyarında’ nın şehre kurulmuşu gibi, müthiş kıvırımlar, hayal gücünü aşan bir bina. Daha yeni sindirebilmiştim ki, bu sefer La Pedrera geldi önümüze. Gene Gaudi’nin eseri, Kapadokya’daki peribacalarını nın Nişantaşı’nda olması gibi, aynen öyle beklenmedik ama bir o kadar da estetik ve zarif.

Çıkışta Picasso müzesine gittik. Resimden pek anlamam ancak gene de ilginçti. Özellikle ressamın daha önce hiçbir yerde görmediğim karakalem pornografik çalışmaları bizi şaşırttı. Öğlen yemeği için bir gün önceden bildiğimiz, deniz kenarındaki MareMagnum’a gittik, oradaki adını unuttuğum bir yerde deniz mahsüllü ama “sin tomat -domatessiz” Paella ‘mı yedim. Süperdi! Sonrasında annemle Banu Abla, aynı bölgedeki, Avrupa’nın en büyük akvaryumuna gittiler, ben daha birkaç ay önce Japonya’da balığa doyduğum için civarda window shopping yaptım. Sonrasında otobüsle biraz daha ilerleyip, liman ve plajların olduğu bölgeden geçtik ancak cidden yorgunduk ve güneş gittiği için hava da serinlemişti, biz de otele döndük.
Ateşli Flamenko gösterisi
Akşam biraz dinlenip, sigara yasağı o zamandan orada başlamış olduğu için, 82 restauranta girip çıktık. En sonunda gene La Rambla’da ismiyle müsemma Attic adlı, aşırı lezziz etleri olan teraslı bir yerde yemek yedik. Çıkışta yürüyerek, sabahtan yer ayırttığımız flamenko gösterisine gitmek için El Patio Andaluz’a gittik. Biliyorum çok turistik, hatta belki cheesy de denilebilir ama Barça’ya gidip de flamenko gösterisi izlemeden dönülmemeli. İnsanın sahneye atlayıp dans edesi, adamın üstüne atlayası, kadını kıskanası geliyor. Gecenin devamında gençler (annem ve Banu Abla) bir bara gittiler ve ben tavuk ise zonklayan ayağımla odaya dönüp uyudum.  
Sagrada Familia
Annem ve üzümler
3. günümüzde turumuza Sagrada Familia ile başladık. Gene Gaudi’nin bir eseri. Dünyadaki en yüksek klise olması hedeflenmiş ancak bir türlü tamamlanamamış. Klise deyince akla Gotik mimarisine sahip, klasik hatlarda düz bir klise gelmemeli. Öyle bir klise düşünün ki kulelerinin tepesinde kocaman rengarenk üzümler var. O üzümleri görebilmek de öyle kolay değil, dışarıda uzunca kuyruk bekleyerek (ki hatırlatırım aylardan Şubat) 2 euro karşılığında bir asansöre bindik. Üzümlerimizi görüp, resimlerimizi çekip ordan tek kişinin sığabildiği spiral merdivenle başımız döne döne aşağı indik. Gene de değdi.  
 
Parc Güell
Oradan gene otobüsümüze atladık ve bu sefer de Gaudi’nin evinin olduğu Park Güell bölgesine gittik. Hem parkı gezdik hem de üstadın evini. Mobilyaların bir kısmını bile kendi tasarlamış, tekrar ediyorum: “hastasıyım” :)

Kraliyet sarayı önü
Sonra Barcelona futbol klübünün stadı olan Camp Nou önünden geçerek (ben inerdim de yanımdaki bayanlar pek istemedi) Palau Reial (kraliyet sarayı) ‘ın olduğu semte geldik. Önce tarihi bir arenanın olduğu bir meydanda iniyorsunuz (maalesef şubat ayında boğa güreşi yoktu, ne kadar hunharca olsa da İspanya’ya özgü “must see”), arenayı arkanızda bırakınca şehrin fuar alanındasınız ve heybetli kraliyet sarayını görüyorsunuz. Erişebilmek için milyon merdiven çıkmanız gerek. Biz ordayken yoktu ancak yazları orada görülmeye değer ve çok keyifli bir müzik- ışık – su gösterisi oluyor (ki aynı yılın yazında onu da deneyimleme şansım oldu, ilerleyen günlerde yazacağım). Pestili çıkmış bir şekilde otelimize döndük. Playa Catalunya’daki mağazaları, paralel sokakları, oranın Boyner’i olan El Corte Ingles’i tavaf ettik, bu arada La Rambla’nın paralelinde çok güzel ayakkabıcılar var. Akşamına gene MareMagnum bölgesindeki balık restaurantlarından birine gittik ve kendimize bol jumbo karidesli, midyeli, balıklı bir deniz mahsulü ziyafeti çektik.

Pazar günü son günümüzdü ve her yer kapalıydı. Havaalanına gitmeden önce benim ısrarımla bir süper market bulduk ve yerel bazı yiyecekler aldık. Mutlu mesut bir şekilde evimize döndük ve pequeño mondo* dedik.

*İspanyolca “dünya küçük”



Selanik ve Alexandroupolis (Dedeağaç), Haziran 2010

Yazın gelmesini değerlendirerek, uzun zamandır birçok kişiden duyduğum Alexandroupolis (Dedeağaç – kısaca Alex) e gitmeye karar verdik. Planımız, fotoğraf kursunu yeni bitiren Yeliz’in fotoları çekmesi, benim de sonrasında yazmam. Biri çeker biri yazar :)

Esenler - Metro Tur
Hazır oralara gitmişken Selanik’e de bir uğrayalım diyerek, Metro turdan bilet ayarladım. Hayatımda ilk defa – ve artık son defa- otobüsle yurtdışına çıktım. Aslında ilk başta herşey çok iyiydi. Öncelikle kişi başı gidiş-dönüş 140 tl gibi Bodrum’a bile gidemeyeceğiniz bir rakama bilet aldık. Giderkenki otobüs çok ferah, serin, geniş koltukluydu; zamanlamalar süperdi ve hatta her koltuk için özel tv bile vardı. Asabi + gay muavin bile sinirlerimizi bozamadı taa ki Yunan sınırına gelene kadar. Öncelikle 1 saat dışarıda bavullarımızın uykulu köpek tarafından koklanmasını bekledik. Gecenin 3’ü olması ve bir saattir ayakta olmamız sebebiyle, bir pencere kenarına tünemiştik ki, kalantor amcanın biri, o pencerede oturan herkesi içeri aldı! Türklere kıllık yapıyolar diye düşündük ancak etrafımıza baktığımızda aslında bir fıkarayı yaşadığımızı farkettik: Koreli bir çift, 3 İngiliz delikanlısı, 1 rastalı Japon, bir Ukraynalı kadın ve biz. Ne olduğunu anlamadan, bir odaya alındım, üzerimde sadece külotumla kaldım ve tek kelime İngilizce bilmeyen kadın polis vücudumda uyuşturucu aramaya başladı!! Yaşadığımız travmanın izi herhalde yüzümüzden belli oluyordu ki, kalantor amca acıyıp “bu şekilde o kadar çok uyuşturucu yakaladık ki” dedi.
Electra Palace



Yolun geri kalanını (toplam 11 saat sürüyor) uykusuz geçirerek Selanik’e vardık. Hava 40 derece civarı, şehrin en merkezi yeri olan Aristoteles Meydanı’ndaki otelimiz Electra Palace’ a doğru yürüdük. Aristo meydanı trafiğe kapalı bir alan, sağlı sollu şık kafeler ve karşısında deniz. Yer şahane, otel şahane.




Balıkçılar
Odamız hazır olmadığı için meydandaki N’map adlı bir cafe de kahvaltı yaptık ve ben ilk frappemi içtim. O yol yorgunluğuna rağmen paralel sokağa daldık; yerel bir Pazar var, aynen Çiçek Pasajı – Balıkçılar çarşısı.
Ayakkabicilardan basimiz dondu :)











Bitiminden sağa doğru çıkınca Venizelos Sokağına; her kadının rüyası olan bir sokağa geldik: her yer ayakkabıcı, ucuzu düzgünü, paçozu renklisi. Belki 50 mağaza vitrinine bakıp, birkaçına girdik. İrademizi koruduk; kendimizi ayakkabıların büyülü dünyasına kaptırmayarak bir ayakkabı bile almamayı başardık :)
Atatürk'ün Evi
Klimalara ve otel boşluğuna bakan odamıza en sonunda girip, duş aldıktan sonra hızlıca çıktık. Gerçi aşırı sıcaktan dolayı yıkanmış olmamızın bir anlamı kalmadı. Etrafa baka baka Atatürk’ün evine vardık. Hani bütün ilkokul kitaplarında aynı resim yer aldığı için kafamızda Atatürk’ün evine ilişkin bir fotoğraf vardır ya; hangi açıdan çekilmiş o anlayamadım ben. Yine de evin içi çok bakımlı, en üst katta Atatürk’ün gerçekten giymiş olduğu kıyafetleri sergiliyorlar, özellikle orada tüylerim diken diken oldu.
Çıktığımızda çok acıkmıştık, bir cafeye girip yemek yemeye niyetlendik, ama ne mümkün. Öncelikle aklınızda olsun, cafelerde sadece kahve – içecek ve tost vb oluyor. Tabii bir de aynı saatte Yunanistan – Kore maçı da olunca sipariş verecek kimse de yoktu ortalıkta. En sonunda istemesek de, oranın yerel Bambi büfesi olan Goodys’te yemek yedik, şaşılası derecede lezzetli ve yağsızdı :) Dönerken yol üstünde H&M i gördük ve gözümüz döndü (aslında benim yorgunluktan ve sıcaktan gözüm birşey görmemeye başlamıştı). Sahile inince yol boyunca birçok kafenin önünden geçtik, henüz akşam üstü olmasına rağmennasıl kalabalık; tam piyasa ortamı, sanki Bebek ya da gündüz diskosu...

Beyaz Kale
Odaya tekrar döndüğümüzde pestilimiz çıkmıştı, bebek gibi uyudum. Akşam 9 da otelden çıktığımızda hava halen aydınlık ve 34 dereceydi. İzmir’deki Kordon Boyu ile bir tutulan deniz kenarındaki uzun sahil yolundan yürüdük, görülmesi gerekenler listesindeki Beyaz Kale’yi de gördük ve boyumuz uzadı. İtiraf etmeliyim ki, benim için kalelerin hepsi aynı, birbirinden farkını ya ben anlamıyorum ya da dışarıdan cidden farkları yok.
Ordan ayaklarımızı vuran şıpıdıklara rağmen gerisin geriye yürüdük, hatta daha da ileri gittik ve Ladadika adlı açıkhava tavernaların (bizdeki meyhaneler) olduğu bir alana vardı. Yunanistan’da h sonu yemek yeme saati gelmişti (22:00). Biz de gözümüze en güzel görünenine; ki beyaz sandalyeler ve minik kare masalar ile en Yunan tarzı görünendi, oturduk. Foul tout mezes aldı bu mekan, şans eseri benim gidilmesi gereken restaurantlar listemde çıktı. Tipik Yunan yemekleri, mezeleri ve parmak yalatan kalamar yedik.
Yeliz et moi @ Foul tout mezes
Devamında Kordon Boyu’ndaki şık kafelerden önceden bellediğimiz Tribeca’ya geçtik. Saat 12 ye geliyordu ki gündüz tıklım tıklım olan bu mekanlar, nerdeyse bomboştu. Yunan gençlerinin izinleri erken bitiyor diye dalga geçtik. İyi ki Selanik’e de gelmişiz diyerek o akşam 1 gibi yattik. Alex’e yarım saatte bir otobüs var diyen otobüs firmasındaki amcanın gazabına uğrayarak, sabah 7de kalktık, müthiş manzara eşliğinde boğazımıza dizerek kahvaltımızı yaptık ve Ktel Macedonia adlı otogara gittik. Ve sonrasında 2 saat otobüs bekledik?? 6 saat sonra Alex’e vardık, ben gene uyuyamadım yolda. Bu sefer Alexandra Beach Spa adlı bir otelde yer ayırtmıştık, açıkçası otelden yana şanslı bir tatil oldu.
Benim gizli cennetim :)
Nerdeyse kendimize ait havuzumuzda –ki ben oraya “mon secret jardin” adını koydum- lounge muzik dinleyerek dinlendik.
Akşamüstü uykumuzdan sonra o kadar methedilen kasabaya inelim bi dedik. Sanırım biz gidilmesi gereken yerleri tam öğrenemedik. Çünkü sokakta ya emekli amca ve teyzeler ya da 12-15 arası gençler vardı. Bir nevi Mudanya sahili, bir tek çekirdekçi eksik ortalıkta.
Fener @ Alex
Devamında oranın sembolü olan Fener’e gittik, dönüşte yol üstünde Mylos diye yine en fazla Yunan dekorasyonuna sahip ve denize en yakın yerlerden biri olan (nedense diğer mekanların hepsi yolun karşı kaldırımında) restauranta oturduk. House wine ımızı getirdikleri maşrapaya ben aşık oldum ve çocuktan isteyince “I have this very much” dedi saolsun ve getirdi bir tane –sonra da bunlar donumu bile isterler diyerek ortada görünmedi gerçi.
Notos adlı bar
Notos'ta dekor bisiklet by Yeliz Işık
Kayış gibi bir ızgara kalamar ve über lezziz tzatziki (cacık) sonrası, yolun başında yer alan ve denize yakın bir diğer cafe-bar Notos’a geçtik. Açık havada içkilerimizi yudumlarken keyifli bir sohbete daldık. Pazartesi günü sabah denize gitmeye yeltendik, resepsyondaki kız beach te henüz şemsiye yok vb dedi, biz de gerçekten beach var sandık. Bi gittik ki çakıllar üzerinde kayalıklara oyuk bir alanda köpüklü pis bir deniz. Deniz temiz olsaydı ortama pek bakmayacaktık ancak köpükler ve yosunlar “bu mu o kadar övdükleri deniz” dedirterek bizi hayalkırıklığına uğrattı. Biz de teselliyi bize özel havuza geri dönmekte bulduk. Akşam gene şehre indik, Dionisos adlı bir restaurantta lafını etmeye bile değmeyecek yemekler yedik. Sohbet için farklı bir yere gitmeye niyet ettiysek bile, beğenemediğimiz için tekrar bir gece önce gittiğimiz Notos’a gittik.
2 saatin sonunda zamanın geçmemesi ve sineklerin istilasına uğrayıp, uyuz gibi kaşınmaya başlayınca (halen kaşınıyorum) kalktık ve bavullarımızın halen durduğu otelimizde dönüş saatini bekledik. Otobüsümüzün nerden kalktığını öğrenmek için Alex’teki otobüs firması, Metro Tur Türkiye, taksi durağı ve hatta Alex polisini arayarak uzun çabalar sonucunda en sonunda nerden ve kaçta kalkacağını öğrendik.
Kokulu, havasız otobüsümüzle bu sefer biraz işkenceli şekilde Istanbul’a döndük. 5 günde nerdeyse toplam 20 saat uyuyabildiğim ve çok yorgunluk olduğu için bir daha otobüsle ydışına çıkmamaya karar verdim. Yine de bol bol seyahat edebildiğime şükrederek mikró kósmo* dedim.
*Yunanca “dünya küçük”

Seyahat İpuçları - 1, Haziran 2010


Pratik bir şekilde bavul hazırlamak:
Bavul hazırlama konusunda yılların tecrübesine sahip ve kompakt seyahat eden biri olarak, hızlı ve pratik bavul hazırlama sırlarımı kısaca aktarmak istiyorum :)
İşe öncelikle seyahat checklist i hazırlayarak başlayın. Benim zamanla oluşturduğum bir liste var ve yaz ve kış aylarına göre bazı maddeler değişiyor. Ancak ne olursa olsun zaman kazanmanızı sağlıyor. Sizin de hazırlayabilmeniz için, örnek olması amacıyla benimkini paylaşıyorum:
1- Pijama
2- İç Çamaşırı
3- Makyaj
4- Aksesuar
5- Parfüm
6- Kırmızı çanta (bkz, aşağıda)
7- Şarj aletleri (I-pod, for mak, cep tel)
8- Pasaport (gidilecek yere göre)
9- Toka, tarak
10- Ayakkabı
11- Kitap
12- Para
13- Küçük çanta
14- Güneş gözlüğü
15- Çorap
Bunlara kışın eldiven, atkı vb gibi malzemeler, yazın ise güneş gözlüğü, mayo, havlu, güneş yağı vb ekleniyor. Yukarıda “kırmızı çanta” olarak belirttiğim bir kozmetik çantası hazırlamanızı şiddetle öneririm. Bu çantada ise, diş fırçası, diş macunu, bone, deodorant, nemlendirici, oje, pamuk, törpü, şampuan, saç kremi, vücut şampuanı ve losyonu gibi mini boy kozmetik malzemeler var. Bunları her defasında bir araya getirmiyorum, çantada default duruyor, sadece eksikleri varsa tamamlıyorum ya da senede bir hepsini baştan aşağı yeniliyorum, böylelikle unutma derdi ya da bayat olduğu için alerji derdi de kalmıyor.
Bu arada yukarıdaki listede çorabın yaz kış olması ilginç gelebilir ama aldığınız şarapları, içkileri güvenle sarmak için başarılı bir yöntem, özellikle havlu çorap :) Üstelik çok basit: Şişe poşete sarılır, çorabın içine yerleştirilir. Her çorapta tek şişe olmalı.
Sonrasında gidilecek yere, kalınacak gün sayısına göre kıyafetlerinizi belirleyin. Mümkün oldukça az sayıda kıyafet ve ortak kullanılabilecek ayakkabı (az sayıda ayakkabı götürmek konusunda halen pek başarılı olmadığımı itiraf etmeliyim) seçilmesi en ideali.
Bavulu yaparken ise, en alta kot ya da havlu gibi sert eşyaları yerleştirin. Bavulun (yatay dikdörtgen şeklinde durduğunda) 1/3’ünü ayakkabılar için ayırıp, geri kalanını diğer eşyalara ayırın. T-shirt, tayt, atlet gibi kıyafetleri rulo yaparak hem yerden kazanın hem de buruşmalarını önleyin. Buruşabilecek gömlek, bluz gibi eşyaları ise en üste yerleştirin (Otele vardığınızda ütü imkanınız yok ise, banyoda sıcak duşu açın ve askıya astığınız buruşuk kıyafeti buhara yakın bir yere asın –ıslanmayacak şekilde)
Son tavsiyem ise, eğer siz de yöresel tatlara ya da alışverişe meraklı iseniz, giderken bavulunuzda boşluk olmasını sağlayın ya da ona göre bir büyük boy bavul kullanın. Boşu boşuna kapanmayan bavul yüzünden elinizde ağırlık yapan poşetler ile dönüşünüz daha da yorucu olmasın.


Hindistan, Ocak 2007


Bu sefer bir son dakika gelişmesi ile iş için Hindistan yolu gözüktü. 2 ay öncesinden sıtma vb gibi aşılara başlamak gerekiyormuş, vakit az oldugundan etkisi olmayacağı için zorunlu aşıları bile olamadan, hafif tırsarak yola çıktım. Dubai'de 7 saatlik aktarma ve oradaki duty freenin her santimetrekaresini ezberledikten sonra Emirates’in in-flight entertainment sistemine hayran kalarak bir Cuma gününde Mumbai (Bombay) e vardım. Havalimanı bizim Atatürk havaalanının 15 yıl önceki hali: kaotik bir ortam, fena kalabalık, biraz da kokulu. Ocak ayı olmasına rağmen dışarı çıkınca beni ilk yoğun bir nem ve sıcak karşıladı.
Kaos kelimesi sadece uçak sonrası için değil, tüm Mumbai ile eş anlamlı. Her taraf kalabalık, insanın aklı başından gidiyor. Koca koca yollar, 3 tekerlekli araçlar, nerden çıkacağı belli olmayan arabalar ve insanlar. Resmen bir lunapark. Neyse ki Hindistan’daki ofis kalacağım süre boyunca bana şöförlü ve klimalı bir Tata marka araç tahsis etti ve trafiği sorun etmeme gerek kalmadı.
Mumbai, ilk izlenim
İlk işim o sırada Mumbai’de olan Hintli bir iş arkadaşımla The Grand Intercontinental otelinde öğle yemeği için buluşmak oldu. Zorla tattırılan bol baharatlı yemekler sonrasında asıl destinasyonum olan Nashik’e dogru yola çıktık.
Trafikte bu kadar korktuğum bir yeri hatırlamıyorum diyebilirim. İngiliz etkisi ile trafik burda da ters (direksyon sağda). Daracık yollarda araçlar birbirlerini solluyor (ya da “sağ”lıyor!), ama o kesmiyormuş gibi, üçüncü bir sıra daha oluyor ve o da sollayanı solluyor. Bu arada karşıdan da, nerden geçtiğini anlamadığınız üç sıra araba daha geliyor. Mucizevi bir şekilde herkes geçebiliyor ama o sırada olan sizin daralan ruhunuza oluyor. Asıl, kamyonların arkasında stop lambasının yerinde, lamba yerine yazı ile uyarı oldugunu ilk gördüğümde dumur oldum!
Son teknoloji stop lambası!

Bir şekilde ve kısa sürede o karmaşıklığa alışmışken, şöförüm; normalde 4 saat süren yolumuzun bir bombalama olayından dolayı daha uzun süreceğini iletti. Üstelik sürücü bu bilgiyi hani “köprüde trafik var” der gibi, normal birşeymişcesine söyledi. Ve ben de olayları artık akışına bırakmam gerektiğine karar verdim.
Varmaya çalıştığım Nashik adlı şehir, ülkenin en fakir bölgelerinden biri. Benim gitme amacım ise, orada düzenlenecek yardım amaçlı koşuyu Türkiye’de uygulamak için benchmark yapmak. Yol boyunca pis pis derelerde çamaşır yıkayan kadınlara, pislik ve sefalet içindeki halka, üzerinde sinekler uçuşmasına aldırmadan yerde yatan insanlara, geleneksel kıyafetlerinden memelerinin fışkırmasına aldırmadan yürüyen kadınlara ve hatta yol verdiğimiz inek sürülerine hayretle baktım. Ve halime şükrettim.

Yorgun savaşçı!
Otele vardığımızda hem yol yorgunlugu hem de uykusuzluktan dolayı sersemlemiş haldeydim. Buna rağmen koşuyu düzenleyen ekibin başındaki adamla operasyonel konuları konuşmak üzere uzun bir toplantı yaptım. Hatta bu da yetmiyormuş gibi sonrasında da koşu öncesi sponsorlar ile birlikte gerçekleştirilen Taj otelindeki yemeğe katıldım.
Otele dönüp, ağır köri ve baharat kokusunu burnumdan silmeye çalışarak odama çıktım. Tam uyuyacakken bahçede gürültülü bir düğün başladı! Hani “chori chrori” şarkıları vardır ya, bir sağa bir sola salınarak giderler, tam o tarz Hint müziği eşliğinde bir eğlence. Pencereden biraz izledikten sonra dayanamadım ve resmen sızdım.

Me @ Nashik Run
Ertesi gün bahsettiğim koşu vardı. Turuncu renkli tshirtimi üstüme gecirip, sirketten tanıdığım kişilerle birlikte en sportif halimle 10 km yürüdüm. Bu yorgun halimle benim burada ne işim var diye bir an için düşünmüş olsam bile, 10 bin kişi ile (evet 10.000) birlikte böylesi bir projeye şans eseri de olsa destek veriyor olmak beni mutlu etti.

Yolda o gün bayramları olduğu için dua etmeye giden –yanlış hatırlamıyorsam- Pilgrim leri gördük, onlar da biz de birbirimize aldırış etmeden, normal günlük rutinimiz buymuş gibi yollarımıza devam ettik.
Törene giden Pilgrim ler
Koşu sonrasında şirketin misafirhanesine gittik. Tek katlı bungolow tipi ve bir avluya açılan odalar ve ortasında güzel bir yüzme havuzu ve etrafta dolanan hizmetliler.. Bir tek ellerinde yellemek için kocaman yaprakları yok, ama ambians oyle nerdeyse. Gene bol baharatlı ama inekler kutsal sayıldığı için asla dana eti içermeyen açık büfeden yemeklerimizi yiyip, sohbet ettikten sonra ben ayrıldım ve arabayla mini bir şehir turu yaptım. Sürücü amca beni kocaman bir markete götürdü, hani bizim spotçular olur ya, onun kadar dağınık ama içinde herşey satılan bir yer. Japonya’da da aynı şeyi düşünmüştüm, burda da teyid ettim, kozmetik Asya ve Uzakdoğu’da çok ucuuuzzz.. Özellikle Hintli bayanların ciltleri koyu olduğu için parlaklık veren ama koyultmayan pudraları görmek, ultra beyaz tenli biri olarak beni çok sevindirdi. Ayrıca masa örtüleri, perde vb gibi gereksiz ama ucuz olan o kadar çok şey aldım ki anlatamam. Akşam otele döndüm, biraz danslı müzükli Hint filmleri izledikten sonra yattım.
Pazar günü ki son günümdü (öneri: Hindistan’a 3 gün için gitmeyin, yorucu oluyor :), sabah erken saatte Naskih’ten ayrıldım. Dönüş uçağım Pazartesi gece yarısı olduğu için Mumbai’de bir otel ayarladım.
Gateway of India
İzmir'e benzeyen sahil
Mumbai'den görünüm

Otele geçmeden şehri gezme fırsatım oldu. İngiltere Kraliçesi’nin yıllar önceki ziyareti anısına açılan Gateway of India’ ya (hani 2 yıl önce bombalanan otelin önündeki gate) gittim, araçla panaromik şehir turu yaptım ve şehrin düzgün kısımlarını İzmir’e özellikle Kordon’a çok benzettim. Hatta Hilton oteli bile nerdeyse aynı manzaraya – lokasyona sahip.




Gateway of India - Sanatsal Resmim :)
Gelmeden önce bizde çalışan Hintli bir bayandan 1-2 mağaza adı öğrenmiştim. Cottage Industry adlı mağazada Hint kumaşları, ipek şallar vb gibi geleneksel ürünleri şaşıraraktan çok uygun fiyata aldım. O dükkanın bulundugu bölge, sokaktaki işportacılarla dolu ve 3-5 dolara aldığım terlikleri, şalları, taklit saatleri, Hint işi takıları tarif edemem bile.

Aslında Hindistan’a boş bir extra bavulla gitmek gerek. Aynı sokakta nerde yemek yiyeceğimize karar veremediğimizden (şöför de vardı) Mc Donald’s a gittik! Orda bile dana eti satmıyorlar (aslında şaşılacak birşey yok, Tr de de domuz satmadıkları gibi normal). Fakat köşede “Mondegar” diye bir cafe bar vardı, içimde uhde kaldı, dünyanın her yerinden insanların buluşma yeri gibiydi adeta (ismi de dunya gar ı anlamina geliyor). Bir daha gelirsem mutlaka buraya da gelicem diyerek not aldım ve otele hareket ettik. Yolda gelmeden başka bir semt pazarı gibi bir yere daha gittik ve orada da durduk. Öğlenki alışveriş çılgınlığı orda da yaşandı. Oradan Hotel Orchid adlı, ihtişamlı lobiye sahip otelime gittim. Geceyarısı kalkıp smelly havalimanına vardım ve Dubai üstünden aktarmalı olarak, yorgun ama mutlu bir şekilde eve döndüm.

Japonya, Ekim 2006

Yanımdaki koltuktaki kokan yolcuya rağmen 12 saatlik konforlu yolculuk sonunda dinç bir şekilde Osaka’ya vardım. Uçakta karşımdaki hostes koltugunu açarak ayaklarımı uzatmamın hatta şaşılası bir şekilde uyumamın da dinçliğimde etkisi oldu.
Annemin arkadaşının hiç tanımadığım ve Osaka’da okuyan kızı Pelin, beni havaalanında bıcır bıcır ve neşeli bir şekilde karşıladı. Havalanından otobüsle dönerken yolda, üstünde kalp işaretleri olan oteller dikkatimi çekti, meğersem bu “aşk otelleri” ndeki odalar “aşk yapmak” için kiralanıyormuş.
Pelin’in tek odadan oluşan ve Toto markalı tuvaleti olan minnacık evine bavulumu bıraktık. Toto markalı tuvaletten bahis açılmışken, ismi ile müsemma bu klozetler Japonya’da çok yaygın (Tr de de satılıyor aslında), totoyu yıkayanı, ısıtanı, hatta pudralayanı filan mevcut.
Metroya atladık ve oranın bir nevi Taksim’i sayılabilecek Namba’ya gittik.
Etrafı dolaşıp, Japon mimarisine sahip binaları inceledim, 100 yen dükkanı na ve çeşitli başka mağazalara girip çıktık. Meğersem burası bir makyaj ve kozmetik cennetiymiş, onda bir fiyatına orjinal parfümler, yarı fiyatına marka makyaj malzemeleri filan.. Bu ülke ile ilgili “çok pahalıdır” imajım şaşırtıcı şekilde ve aniden değişti. Akşamına gene Namba’daki sushi barlardan birine girdik ve konveyörden çeşit çeşit sushi’ leri midemize doldurduk. 20 tabak yemiş olduğumuzu ancak hesabı öderken farkettik (hesabı tabak sayısına göre yapıyorlar). Çıkışta etrafta takım elbise ile cirit atan bıçkın delikanlıları görünce şaşırdım, meğersem “host” adı verilen erkek fahişe/konsomatrislermiş.

Saat olarak ileride bir ülkeye gelmenin jetlag etkisi yüzünden geceyi sıfır uyku ile geçirdim. Sabah Pelin’in bir arkadaşı ile birlikte Sea World’e gittik, penguenler, vatozlar arasında gezindik. Akşam bir Izakaya’ya (pub) gittik ve ben tabii ki sake içmedim :)
Dürüst olmak gerekirse ben Kyoto’yu fazlasıyla kasvetli ve kötü kokulu buldum ama yine de görmek gerek. Oradan Osaka’ya döndük, gene ayakkabılarımızı çıkarttığımız bir Japon restaurantına gittik. Sonrasında vedalaştık ve ben havalimanına gitmek üzere otobüse bindim.


Ertesi gün Pelin’in ablası Burcu geldi Istanbul’dan. Hepbirlikte Universal Studio’larına gittik. Indiana Jones’lar filan tabii ki muhteşem ama benim en fazla aklımda kalan Susam Sokağı’nın filmi oldu!Böylelikle hayatımdaki ilk 4 boyutlu (ses, görüntü dışında koku ve his de var) filmi izlemiş oldum. Akşam o civardaki Hard Rock Cafe’de yemegimizi yedik ve metro ile döndük.


Bu arada metro ile ilgili ayrı bir parantez açmak gerek. Japonlar metroda genelde manga adı verilen çizgi romanlar okuyorlar. Farklı bir nokta, Thanks God It’s Friday cümlesini bence Japonlar söylemiş çünkü Cuma akşamı vagonda alkol kokusundan, içmeden sarhoş olmak mümkün. Hatta nerdeyse yerde yatan ve alkol komasına girmiş kişiler normal karşılanıyor.

Üçüncü günümüzde hayatımın deneyimini yaşadım diyebilirim. Pelin, Burcu ve Pelin’in Japon bir arkadaşı ile Tokyo’ya gittik. Bunca yer gezdim, ilk söyleyebileceğim şey “eşi benzeri yok” (belki Çin, Hong Kong vb de öyledir ama benim ilk ve şimdilik tek Uzakdoğu seyahatim!). Osaka’dan 2 çeşit tren gidiyormuş Tokyo’ya. 7 saat süren normal tren ve 2,5 saat süren Shinkanzen adını verdikleri hızlı tren. Hızlı trenin bilet ücreti birAvrupa uçak bileti kadar ama biz bir şekilde ayarladık ve sabah 9da Shinkansenimize atladık. Nasıl olsa 11:30 gibi ordayız, dayanırız diye de aceleden kahvaltı bile etmekdik. Veee, Tokyo’da bunalımlı genç bir Japon kızının raylara atlaması sonucu tam 6 saatte, aç bilaç Tokyo’ya vardık. Normal olarak sinirlerimiz biraz gerildi. Hotel Asia Center adlı otelimize gittik ve günümüzün yarısı boşa gittiği için, hızla çıkıp şehri keşfetmeye koyulduk. Öncelikle açlığımızı bastırdık. Japonya’nın yemekler açısından farklı bir yer olduğu bilinir ama teknoloji ile de bu kadar ilintili olacağını düşünmemiştim. Mesela ben halen ordan başka hiçbir yerde –Amerika’da dahil- Starbuck’sun ısıtmalı (dolaptan alıyorsunuz ve içeceğiniz zaman mini sapı çekip ısıtıyorsunuz) lattesini görmedim –farklı markalı olanı var her yerde gerçi.
En sonunda oranın Times Square’i olan kocaman meydanı Shibuya’ya gittik. Binalardaki LED ekranların ve neon ışıklı tabelaların çokluğundan, havanın kararmaya başladığını anlayamadık bile (zaten onlar olmasa, gökdelenlerin tepelerindeki kırmzı ışıklar da yeteri kadar aydınlatabilir herhal). Bir meydan düşünün ve 8 koldan insan gürühu geliyor. Benim için orda zaman durdu, büyülendim, kaldım.

Silkelendik ve ilerleyip “cami ve Eyfel kulesi birleşimi” ama bana cibiliyetsiz gelen 333 metre yüksekliğindeki Tokyo Tower’a gittik ve tepeden “aziz Tokyo şehrine” baktık.

Oradan, bizdeki Camiiler kadar yaygın olan birçok tapınağın önünden geçerek Meiji Shrine adlı bir tapınak vari alana vardık: Her yerde mezarlık gibi dökme betonlar ve üstlerinde oyuncak bebekler. Bebek mezarı mı, bebegi olmasını isteyenlerin adakları mı anlamadık ama ürktük ve hızlıca uzaklaştık. Aykkabılarımızı çıkartıp yanımıza alarak girdiğimiz bir restaurantta, ayak kokuları arasında Japon geleneksel yemeklerini yiyerek geceyi sonlandırdık.



Ertesi gün ise kızlar sevinçle ve heyecanla ama benim için olmasa da olur bir şekilde Disneyland’a gittik. Minnie kulaklarımızı kafalarımıza taktık ve kendimizi ortama kaptırdık.
60ların Amerikasından kalma bir diner da yemek yedik, ironik bir şekilde çekik gözlü balkabaklarından oluşan Halloween kostümlü parade i izledik (Japonlar neden bu kadar meraklı bu Halloween a anlamadım) ve çeşitli parklara gittik. Günün bomba olayı, biz Minnie ile fotograf çektirmek için sıra beklerken, yanımızda bizle fotograf çektirmek için kuyruk oluşmasıydı! Çekik gözlü olmadığımız ya da “beyaz” olduğumuz için sokakta çocukların annelerine bizleri göstermesine ya da metroda gençlerin bize el sallamasına alışmıştık ancak bu kadar hayal gücümüzün ötesinde oldu. Böylelikle 15 dklık (daha da uzun sürdü gerçi) şöhretimizi yaşadık. Bu arada da küçükken sokakta görüpte elle gösterdiğimiz çekik gözlü ya da zenci amcaların ne hissettiğini de anlamış oldum, affedin bizi! Geç saatte, bu sefer hızlı bir şekilde Osaka’ya döndük.
Sonraki günü elektronik alışverişine ayırmıştık. Dantelle örtülü taksimizle (Bu arada trafik bize göre ters, direksyon sağda) Umeda adlı, elektronikçilerin oldugu semte gittik, 3 saat süren araştırma - pazarlık sonucu kamera, fotograf makinesi, i-pod ne varsa piyasanın altında uygun fiyatlara aldık. Japonca menülü olanlar çok komik rakamlara satılıyor ama sonra Tr de farklı dil yükletmesi sorun oluyor, kanıp almayın.
Benim son günümde, Pelin’in erkek arkadaşı sağolsun bizi Kyoto’ya götürdü. Hani şu Geisha filminin de çekildiği şehir. Golden Pavillon- Rokuon-Ji adlı bir tapınağı gezdik, aynen TRT’deki dizilerde gördüğümüz Samurayların yaşadığı evlerin oldugu, yeşillikler içerisinde bir alan. Oradan geyşaların yaşadığı bir mahalleye gittik, geceleri halen orada hayat varmış. Hatta geleneksel kıyafeti ile dolaşan birkaç geyşa bile gördük.
En son büyük gongların oldugu farklı bir tapınağa daha gittik. Gezerken, birileri bizi kibarca kovana kadar dini bir töreni gizlice izledik, tabii bizim için günlük bir iş haline gelen Japon haklı ile fotograf çektirmeyi de ihmal etmedik.