Selanik ve Alexandroupolis (Dedeağaç), Haziran 2010

Yazın gelmesini değerlendirerek, uzun zamandır birçok kişiden duyduğum Alexandroupolis (Dedeağaç – kısaca Alex) e gitmeye karar verdik. Planımız, fotoğraf kursunu yeni bitiren Yeliz’in fotoları çekmesi, benim de sonrasında yazmam. Biri çeker biri yazar :)

Esenler - Metro Tur
Hazır oralara gitmişken Selanik’e de bir uğrayalım diyerek, Metro turdan bilet ayarladım. Hayatımda ilk defa – ve artık son defa- otobüsle yurtdışına çıktım. Aslında ilk başta herşey çok iyiydi. Öncelikle kişi başı gidiş-dönüş 140 tl gibi Bodrum’a bile gidemeyeceğiniz bir rakama bilet aldık. Giderkenki otobüs çok ferah, serin, geniş koltukluydu; zamanlamalar süperdi ve hatta her koltuk için özel tv bile vardı. Asabi + gay muavin bile sinirlerimizi bozamadı taa ki Yunan sınırına gelene kadar. Öncelikle 1 saat dışarıda bavullarımızın uykulu köpek tarafından koklanmasını bekledik. Gecenin 3’ü olması ve bir saattir ayakta olmamız sebebiyle, bir pencere kenarına tünemiştik ki, kalantor amcanın biri, o pencerede oturan herkesi içeri aldı! Türklere kıllık yapıyolar diye düşündük ancak etrafımıza baktığımızda aslında bir fıkarayı yaşadığımızı farkettik: Koreli bir çift, 3 İngiliz delikanlısı, 1 rastalı Japon, bir Ukraynalı kadın ve biz. Ne olduğunu anlamadan, bir odaya alındım, üzerimde sadece külotumla kaldım ve tek kelime İngilizce bilmeyen kadın polis vücudumda uyuşturucu aramaya başladı!! Yaşadığımız travmanın izi herhalde yüzümüzden belli oluyordu ki, kalantor amca acıyıp “bu şekilde o kadar çok uyuşturucu yakaladık ki” dedi.
Electra Palace



Yolun geri kalanını (toplam 11 saat sürüyor) uykusuz geçirerek Selanik’e vardık. Hava 40 derece civarı, şehrin en merkezi yeri olan Aristoteles Meydanı’ndaki otelimiz Electra Palace’ a doğru yürüdük. Aristo meydanı trafiğe kapalı bir alan, sağlı sollu şık kafeler ve karşısında deniz. Yer şahane, otel şahane.




Balıkçılar
Odamız hazır olmadığı için meydandaki N’map adlı bir cafe de kahvaltı yaptık ve ben ilk frappemi içtim. O yol yorgunluğuna rağmen paralel sokağa daldık; yerel bir Pazar var, aynen Çiçek Pasajı – Balıkçılar çarşısı.
Ayakkabicilardan basimiz dondu :)











Bitiminden sağa doğru çıkınca Venizelos Sokağına; her kadının rüyası olan bir sokağa geldik: her yer ayakkabıcı, ucuzu düzgünü, paçozu renklisi. Belki 50 mağaza vitrinine bakıp, birkaçına girdik. İrademizi koruduk; kendimizi ayakkabıların büyülü dünyasına kaptırmayarak bir ayakkabı bile almamayı başardık :)
Atatürk'ün Evi
Klimalara ve otel boşluğuna bakan odamıza en sonunda girip, duş aldıktan sonra hızlıca çıktık. Gerçi aşırı sıcaktan dolayı yıkanmış olmamızın bir anlamı kalmadı. Etrafa baka baka Atatürk’ün evine vardık. Hani bütün ilkokul kitaplarında aynı resim yer aldığı için kafamızda Atatürk’ün evine ilişkin bir fotoğraf vardır ya; hangi açıdan çekilmiş o anlayamadım ben. Yine de evin içi çok bakımlı, en üst katta Atatürk’ün gerçekten giymiş olduğu kıyafetleri sergiliyorlar, özellikle orada tüylerim diken diken oldu.
Çıktığımızda çok acıkmıştık, bir cafeye girip yemek yemeye niyetlendik, ama ne mümkün. Öncelikle aklınızda olsun, cafelerde sadece kahve – içecek ve tost vb oluyor. Tabii bir de aynı saatte Yunanistan – Kore maçı da olunca sipariş verecek kimse de yoktu ortalıkta. En sonunda istemesek de, oranın yerel Bambi büfesi olan Goodys’te yemek yedik, şaşılası derecede lezzetli ve yağsızdı :) Dönerken yol üstünde H&M i gördük ve gözümüz döndü (aslında benim yorgunluktan ve sıcaktan gözüm birşey görmemeye başlamıştı). Sahile inince yol boyunca birçok kafenin önünden geçtik, henüz akşam üstü olmasına rağmennasıl kalabalık; tam piyasa ortamı, sanki Bebek ya da gündüz diskosu...

Beyaz Kale
Odaya tekrar döndüğümüzde pestilimiz çıkmıştı, bebek gibi uyudum. Akşam 9 da otelden çıktığımızda hava halen aydınlık ve 34 dereceydi. İzmir’deki Kordon Boyu ile bir tutulan deniz kenarındaki uzun sahil yolundan yürüdük, görülmesi gerekenler listesindeki Beyaz Kale’yi de gördük ve boyumuz uzadı. İtiraf etmeliyim ki, benim için kalelerin hepsi aynı, birbirinden farkını ya ben anlamıyorum ya da dışarıdan cidden farkları yok.
Ordan ayaklarımızı vuran şıpıdıklara rağmen gerisin geriye yürüdük, hatta daha da ileri gittik ve Ladadika adlı açıkhava tavernaların (bizdeki meyhaneler) olduğu bir alana vardı. Yunanistan’da h sonu yemek yeme saati gelmişti (22:00). Biz de gözümüze en güzel görünenine; ki beyaz sandalyeler ve minik kare masalar ile en Yunan tarzı görünendi, oturduk. Foul tout mezes aldı bu mekan, şans eseri benim gidilmesi gereken restaurantlar listemde çıktı. Tipik Yunan yemekleri, mezeleri ve parmak yalatan kalamar yedik.
Yeliz et moi @ Foul tout mezes
Devamında Kordon Boyu’ndaki şık kafelerden önceden bellediğimiz Tribeca’ya geçtik. Saat 12 ye geliyordu ki gündüz tıklım tıklım olan bu mekanlar, nerdeyse bomboştu. Yunan gençlerinin izinleri erken bitiyor diye dalga geçtik. İyi ki Selanik’e de gelmişiz diyerek o akşam 1 gibi yattik. Alex’e yarım saatte bir otobüs var diyen otobüs firmasındaki amcanın gazabına uğrayarak, sabah 7de kalktık, müthiş manzara eşliğinde boğazımıza dizerek kahvaltımızı yaptık ve Ktel Macedonia adlı otogara gittik. Ve sonrasında 2 saat otobüs bekledik?? 6 saat sonra Alex’e vardık, ben gene uyuyamadım yolda. Bu sefer Alexandra Beach Spa adlı bir otelde yer ayırtmıştık, açıkçası otelden yana şanslı bir tatil oldu.
Benim gizli cennetim :)
Nerdeyse kendimize ait havuzumuzda –ki ben oraya “mon secret jardin” adını koydum- lounge muzik dinleyerek dinlendik.
Akşamüstü uykumuzdan sonra o kadar methedilen kasabaya inelim bi dedik. Sanırım biz gidilmesi gereken yerleri tam öğrenemedik. Çünkü sokakta ya emekli amca ve teyzeler ya da 12-15 arası gençler vardı. Bir nevi Mudanya sahili, bir tek çekirdekçi eksik ortalıkta.
Fener @ Alex
Devamında oranın sembolü olan Fener’e gittik, dönüşte yol üstünde Mylos diye yine en fazla Yunan dekorasyonuna sahip ve denize en yakın yerlerden biri olan (nedense diğer mekanların hepsi yolun karşı kaldırımında) restauranta oturduk. House wine ımızı getirdikleri maşrapaya ben aşık oldum ve çocuktan isteyince “I have this very much” dedi saolsun ve getirdi bir tane –sonra da bunlar donumu bile isterler diyerek ortada görünmedi gerçi.
Notos adlı bar
Notos'ta dekor bisiklet by Yeliz Işık
Kayış gibi bir ızgara kalamar ve über lezziz tzatziki (cacık) sonrası, yolun başında yer alan ve denize yakın bir diğer cafe-bar Notos’a geçtik. Açık havada içkilerimizi yudumlarken keyifli bir sohbete daldık. Pazartesi günü sabah denize gitmeye yeltendik, resepsyondaki kız beach te henüz şemsiye yok vb dedi, biz de gerçekten beach var sandık. Bi gittik ki çakıllar üzerinde kayalıklara oyuk bir alanda köpüklü pis bir deniz. Deniz temiz olsaydı ortama pek bakmayacaktık ancak köpükler ve yosunlar “bu mu o kadar övdükleri deniz” dedirterek bizi hayalkırıklığına uğrattı. Biz de teselliyi bize özel havuza geri dönmekte bulduk. Akşam gene şehre indik, Dionisos adlı bir restaurantta lafını etmeye bile değmeyecek yemekler yedik. Sohbet için farklı bir yere gitmeye niyet ettiysek bile, beğenemediğimiz için tekrar bir gece önce gittiğimiz Notos’a gittik.
2 saatin sonunda zamanın geçmemesi ve sineklerin istilasına uğrayıp, uyuz gibi kaşınmaya başlayınca (halen kaşınıyorum) kalktık ve bavullarımızın halen durduğu otelimizde dönüş saatini bekledik. Otobüsümüzün nerden kalktığını öğrenmek için Alex’teki otobüs firması, Metro Tur Türkiye, taksi durağı ve hatta Alex polisini arayarak uzun çabalar sonucunda en sonunda nerden ve kaçta kalkacağını öğrendik.
Kokulu, havasız otobüsümüzle bu sefer biraz işkenceli şekilde Istanbul’a döndük. 5 günde nerdeyse toplam 20 saat uyuyabildiğim ve çok yorgunluk olduğu için bir daha otobüsle ydışına çıkmamaya karar verdim. Yine de bol bol seyahat edebildiğime şükrederek mikró kósmo* dedim.
*Yunanca “dünya küçük”

1 comments:

Servis dedi ki...

Değerli blog yöneticisi makalelerinizi Beton buz olarak çok beğendik. Ekibimiz olarak başarılarınızın devamını dileriz.

Yorum Gönder