Barselona, Şubat 2007

Soğuk bir Şubat ayının ilk gününde; burkuk bileğim, annem ve büyük kardeşim Banu Abla ile Barselona’ya gitme kararı aldık. Bayram değildi, seyran değildi, sadece bir perşembeydi ve neden bu tarihi seçtiğimizi hatırlamıyorum.

Pratik bavul yapıcam diyerek yanıma aldığım tek pantalon, daha gidiş uçağında patlayınca (evet o zaman da topaçlaşmıştım :) iner inmez bir mağaza bulma derdi sardı beni. Üstelik de seyahatlerde yerel mağazalar dışında alışverişi hiç sevmem.
Yıldızcığımla La Rambla'da
Hava buz gibi ama şansımıza güneşliydi; böylelikle tadını çıkartabildik şehrin, bileğimin sancısını bile unuttum. İlk istikamet, bizim İstiklal Caddesi’nin muadili olan ve oranın en merkezi noktalarından biri olan La Rambla caddesindeki otelimiz: Hotel Lloret. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine internetten ayarladık: çok merkezi, fiyatlar uygun, odalar temiz ancak çok sıkışık. Annemin yatağı, odada kapı olmasa koridorda duracaktı nerdeyse.
Hayat kurtarıcı Mare Magnum
Tekne gezisinde donarken











 Vakit kaybetmemek için şehri keşfe çıktık. Denize doğru yürüdük. Kocaman bir meyve ve şekerleme pazarı olan La Bouqueria’ya girdik, oradan düz gidince Kristof Kolomb heykeline – Mirador de Colom vardık. Solda denizcilik müzesi / liman işletmeleri gibi tarihi bir mekanın, karşıda ise marinanın, restaurantların ve bir avm nin olduğu Mare Magnum adlı alana geldik. Nerden aklımıza geldiyse bitmek bilmeyen üstü açık bir tekne turuna çıktık ve üşüdük. Dönüşte Mare Magnum’da, Zara’nın alt markası olan (defolu ya da ucuz ürünler) Lefties’den birkaç parça kıyafet aldım da annemin “sen bavul yapmamışsın ki, üstündekilerle atlayıp gelmişsin” diye dalga geçmesinden kurtuldum.


Ana, Banu Abla ve moi @ Comtel
İspanya’ya gelipte Tapas (minik İspanyol mezeleri) yememek olmaz diyerek, gene önceden tavsiye edilen ve La Rambla’nın kuzeyinde kalan Comtal adlı restauranta gittik. Tam iş çıkışıydı ve Barça halkı tıklım tıklım doldurmuştu mekanı. Bu arada domatese alerjisi olan biri olarak bol domatesli gelen tapaslardan fazla tadamadım ama sonrasında gittiğimiz Don Pancho aldı mekanda bol bol sangria içtim.

İkinci günümüzde otelin solundaki Playa Catalunya adlı meydandan Barcelona Bus Turistic otobüslerine 2 günlük bilet aldık. Bu otobüslerde şehri belirli rotalara bölmüşler; böylelikle istediğimiz yerde inip –binip istediğimiz kadar gezebildik.
Şehri anlatmadan aç parantez: Barça’ya bir beklentim olmadan hatta pek araştırma bile yapmadan gitmiştim. Ancak mimari, tasarım ve yaratıcılıkla beslenen biri olarak şehrin sürprizli yapıları, mimarisi beni çok etkiledi ve ruhum bolca beslendi. Gaudi’ye hayran kaldım, şehrin cesur belediye başkanının (her kimse); bir deliye=Gaudi şehri bir tual/atölye olarak kullandırtmasını takdir ettim.  
La Pedrera
Otobüsün üstü açık üst katına atladık ve karşımıza bir anda -ki yürüme mesafesinde aslında- Casa Battlo by Gaudi çıktı. Sanki peri masalı, Alice Harikalar Diyarında’ nın şehre kurulmuşu gibi, müthiş kıvırımlar, hayal gücünü aşan bir bina. Daha yeni sindirebilmiştim ki, bu sefer La Pedrera geldi önümüze. Gene Gaudi’nin eseri, Kapadokya’daki peribacalarını nın Nişantaşı’nda olması gibi, aynen öyle beklenmedik ama bir o kadar da estetik ve zarif.

Çıkışta Picasso müzesine gittik. Resimden pek anlamam ancak gene de ilginçti. Özellikle ressamın daha önce hiçbir yerde görmediğim karakalem pornografik çalışmaları bizi şaşırttı. Öğlen yemeği için bir gün önceden bildiğimiz, deniz kenarındaki MareMagnum’a gittik, oradaki adını unuttuğum bir yerde deniz mahsüllü ama “sin tomat -domatessiz” Paella ‘mı yedim. Süperdi! Sonrasında annemle Banu Abla, aynı bölgedeki, Avrupa’nın en büyük akvaryumuna gittiler, ben daha birkaç ay önce Japonya’da balığa doyduğum için civarda window shopping yaptım. Sonrasında otobüsle biraz daha ilerleyip, liman ve plajların olduğu bölgeden geçtik ancak cidden yorgunduk ve güneş gittiği için hava da serinlemişti, biz de otele döndük.
Ateşli Flamenko gösterisi
Akşam biraz dinlenip, sigara yasağı o zamandan orada başlamış olduğu için, 82 restauranta girip çıktık. En sonunda gene La Rambla’da ismiyle müsemma Attic adlı, aşırı lezziz etleri olan teraslı bir yerde yemek yedik. Çıkışta yürüyerek, sabahtan yer ayırttığımız flamenko gösterisine gitmek için El Patio Andaluz’a gittik. Biliyorum çok turistik, hatta belki cheesy de denilebilir ama Barça’ya gidip de flamenko gösterisi izlemeden dönülmemeli. İnsanın sahneye atlayıp dans edesi, adamın üstüne atlayası, kadını kıskanası geliyor. Gecenin devamında gençler (annem ve Banu Abla) bir bara gittiler ve ben tavuk ise zonklayan ayağımla odaya dönüp uyudum.  
Sagrada Familia
Annem ve üzümler
3. günümüzde turumuza Sagrada Familia ile başladık. Gene Gaudi’nin bir eseri. Dünyadaki en yüksek klise olması hedeflenmiş ancak bir türlü tamamlanamamış. Klise deyince akla Gotik mimarisine sahip, klasik hatlarda düz bir klise gelmemeli. Öyle bir klise düşünün ki kulelerinin tepesinde kocaman rengarenk üzümler var. O üzümleri görebilmek de öyle kolay değil, dışarıda uzunca kuyruk bekleyerek (ki hatırlatırım aylardan Şubat) 2 euro karşılığında bir asansöre bindik. Üzümlerimizi görüp, resimlerimizi çekip ordan tek kişinin sığabildiği spiral merdivenle başımız döne döne aşağı indik. Gene de değdi.  
 
Parc Güell
Oradan gene otobüsümüze atladık ve bu sefer de Gaudi’nin evinin olduğu Park Güell bölgesine gittik. Hem parkı gezdik hem de üstadın evini. Mobilyaların bir kısmını bile kendi tasarlamış, tekrar ediyorum: “hastasıyım” :)

Kraliyet sarayı önü
Sonra Barcelona futbol klübünün stadı olan Camp Nou önünden geçerek (ben inerdim de yanımdaki bayanlar pek istemedi) Palau Reial (kraliyet sarayı) ‘ın olduğu semte geldik. Önce tarihi bir arenanın olduğu bir meydanda iniyorsunuz (maalesef şubat ayında boğa güreşi yoktu, ne kadar hunharca olsa da İspanya’ya özgü “must see”), arenayı arkanızda bırakınca şehrin fuar alanındasınız ve heybetli kraliyet sarayını görüyorsunuz. Erişebilmek için milyon merdiven çıkmanız gerek. Biz ordayken yoktu ancak yazları orada görülmeye değer ve çok keyifli bir müzik- ışık – su gösterisi oluyor (ki aynı yılın yazında onu da deneyimleme şansım oldu, ilerleyen günlerde yazacağım). Pestili çıkmış bir şekilde otelimize döndük. Playa Catalunya’daki mağazaları, paralel sokakları, oranın Boyner’i olan El Corte Ingles’i tavaf ettik, bu arada La Rambla’nın paralelinde çok güzel ayakkabıcılar var. Akşamına gene MareMagnum bölgesindeki balık restaurantlarından birine gittik ve kendimize bol jumbo karidesli, midyeli, balıklı bir deniz mahsulü ziyafeti çektik.

Pazar günü son günümüzdü ve her yer kapalıydı. Havaalanına gitmeden önce benim ısrarımla bir süper market bulduk ve yerel bazı yiyecekler aldık. Mutlu mesut bir şekilde evimize döndük ve pequeño mondo* dedik.

*İspanyolca “dünya küçük”



0 comments:

Yorum Gönder