Huzur dolu tropik çakma cennet - Bali, Ekim 2013

Masmavi bir deniz düşünün, uçsuz bucaksız altın rengi kumsal, tepeden kocaman bir palmiye ağacının gölgesi ve elinizde tropik meyve cocktailiniz. Hatta masaj yaptırmak üzeresiniz. Hayalinizdeki Bali bu ise üzgünüm, size bazı haberlerim var:)
Senede bir “uzun yolculuk” hakkımda bana eşlik eden Balidelerim: Nevra, Burcu ve kardeşi Başak. Hepbirlikte kalabalık balayımıza gidiyoruz:) 11 saat Singapura uçuş, sonrasında 3 saat aktarma ve 3 saat daha uçarak vardık Bali'ye.
Öncelikle uçakta bi cins buldu beni, yer değiştirerek anlık kurtuldum sandım ki meğersem aynı otelde kalıyomuşusuz (Singapur'un Uzakdoğu için bir merkez olduğunu düşünün, gidebileceği milyon farlı ülke varken adam hem Bali'de hem de bizim otelde!)
Uçuş uzun, Allah'tan hayatımda uçakta gördüğüm en kokteyl ortamlı, insanların ayakta sohbet ettiği, ikramın gidip geldiği uçuşa denk geldik. Biraz da çakırkeyif olunca yolun nasıl geçtiğini anlamadım.
Aktarmada mini alışveriş sonrası E11 kapısının oradaki Oasis adlı loungeda yataklara uzanıp, donarak uyumaca. Fırtınayla uyanıp uçabilecek miyiz korkusu yaşayarak Bali'ye uçuş.
İnince 1 saat bekleme sonucunda 25 usd vize parası vererek giriş. Etraf sörflü ve sörfçü Aussi kaynıyo, meğersem bizim için Yunanistan Türkiye’deki bazı tatil yerlerinden nasıl ucuzsa onlar için de Bali öyleymiş. Surf kısmına sonra değinicem.
Hava 35 derece! Havaalanı dışında çiçekten kolyelerimizi takarak adanın en güneyindeki Nasa Dua bölgesinde Ayodya adlı cennetimize varış.
Mon petit paradis
Hemen plaja iniş, kocaman bir çimenlik alanda geniş şezlonglar. Önü bomboş kumsal ve dalgalı deniz. Nasıl güzel göründüğünü anlatamam. Ama kumda tek bir şezlong yok. Bir de hani bizde mavi bayrak olur ya, burda etrafta denize girmeyin anlamında kırmızı bayraklar var. Gelgitten dolayı kumla birlikte deniz yüzenleri çekiyor ve tehlike oluşturuyormuş. E biz masmavi denizde yüzmek ve mükemmel kumlarda güneşlenmek için gelmemiş miydik?

Neyse zaten yol yorgunuyduk, otelden 10 dklık mesafede Toya Spa adlı bir yere gidip 30 usd vererek (otelde daha pahalıydı) ve uyuyakalarak masaj yaptırdık.
Otele dön, yıkan, giyin, Kuta adlı adanın merkezi olduğunu ilettikleri ama nerdeyse bizim Mecidiyeköy gibi bi merkez çıkan semte gittik. Bu arada mesafeleri Antalya gibi düşünmek lazım, Kemer'den Side'ye, Alanya'ya gider gibi mesafeler. Nitekim Kuta'ya 30 dk da gittik. Çatlak taksici Türk olduğumuzu öğrenince bize Helal food bulma peşine düştü ama diğer yandan da size magic mushroom buluyim diye tutturdu. Saat 20:30 gibi oradaydık ve her yerin boş olması dikkatimizi çekti. Hemen hemen her restaurantta canlı müzik var, biz Bamboo adlı restauranta gittik. Meşhur Endonezya yemeği Nasi goreng (tavuklu ve yumurtalı kızarmış pirinç) ile tanıştık. Bütün seyahat boyunca ne yediysek sektirmedi, çok lezzetliydi.  Off season olduğundan olsa gerek, saat 23 olduğunda her yer kapanmıştı.
Fakir evindeki tapınak
Sabah 7:45 te sürüklenerek ve dolu mideyle kalkış, bol tropikal meyveli, etrafımızda pelikan ve mini komodo ejderhası eşliğinde (Komodo  Endonezya’da bir adaymış) kahvaltı yaptık. Bugün uçaktaki dostlarımızla!! ve diğer kafa bir çiftle genel turumuz var. Talihsiz bir şekilde günün ilk yarısında turistik alişveriş yerlerine götürdüler sürekli. İlginç yerler de vardı: önce bir fakir evi, sonra aynı zamanda sanat galerisi olan bir zengin evini gördük. Burada aç parantez: Endonezya %90 Müslüman bir ülke ancak Bali'nin %90ı Hindu ve inançları yaşamlarının hatta evlerinin içinde. Zengin fakir farketmeksizin, evler geleneksel ve her alanı (oturma, uyku vb) birbirinden bağımsız odalardan oluşuyor. Her evde ayrıca bir de tapınak mevcut ve günlük olarak ibadetlerini gerçekleştiriyorlarmış.  
Her sabah offering adını verdikleri yaprak içi bitki, para ve tatlıyı, kendileri yemeklerini yemeden önce Tanrılarına sunuyorlarmış.
Bir başka enteresan konu ise her evin önünde bir put ya da heykel mevcut. İşin ilginci altlarını hep örtü ile kapatıyorlar. Meğersem bu heykelleri de insan vücudu gibi gördüklerinden, mahrem yerlerini kapatıyorlarmış.
 
Ordan Kintamani adlı aktif yanardağa geldik ve orda bi yerde seyahatin tek tırışka yemeğini yedik. Pura (Tapınak) Gunung Kawi (Kutsal Su Tapınağı) sonrası Bali Pulina adlı pirinç tarlası setlerine nazır manzarası olan bir yerde Bali kahvelerini tattık. Luwak adlı gelincik gibi bir hayvanın dışkısından üretilen ve dünyanın en pahalı kahvesi olan kahve de burada satılıyordu. Ama fikri pek lezzetli gelmediği için biz tercih etmedik.
Etrafta sürekli, sattıkları her neyse ısrarlı bir pazarlıkla fiyatını beşten bire düşürebileceğiniz çığırtkan satıcı kadınlar karşımıza çıktı durdu. 
Pirinç tarlalarının yanlarından geçerek Ubud civarındaki Maymun Ormanı'na varış. Etrafta maymunlar cirit atıyo doğal olarak. Rehber bizi birşey taşımayından kulağınızdaki küpeyi çıkartına kadar uyardı. Ben ortamdan pek haz etmemiştim gidiyordum ki, Burcu’nun Oreo bisküvi paketini çantasından çıkarttığını gördüm. Aman ne yapıyosun deyip de arkamı dönmem ve uzaklaşmam arasındaki iki dakikada maymunun biri Burcu'nun Oreosuna, dolayısıyla kucağına atla. Bisküviyi kap, Burcu da hiçbirşey olmamış gibi cool bi şekilde hayvanı kucağından atmış. Komik gibi duyulsa da trajikomedi bence. O kadar cool olabilir miydim bilemedim.
Tirajikomedimiz otele dönünce de devam etti. Nevra’yla lobide otururken minik deprem oldu, hemen merkez üssünü kontrol ediş filan ama beş dakikaya sakinledik. Akşam yemek için otele yakın bir yerde gene güzel yemek, ama bu sefer 22:30du heryer kapandığında. Yapacak hiçbirşey yok diye otelin sahiline in, şezlonglarda otur, sohbet et. Yanda da kalabalık başka bir Türk grubu. Sanki Bodrum’dayız.
Odaya dön, uyu, saat 2:30'da Türkiye’den gelen bir telefon ile uyan: Filipinlerde deprem oldu iyi misiniz? O saatten sonra Nevra’yı uyku tutar mı? Tsunami ihtimalleri ve coğrafi özellikleri konulu tezini bir saatte 180tl’lik internet kullanım bedeli sonucunda yazdı. Tam uyuduk sabah 6:00 da resepsiyon sebepsiz yere arayıp kapattı yüzüme.  Bize uyku haram, bu sefer de sabah 8:30da neymiş yogaya gidicez diye uyan. Normalde dişimi fırçaladıktan sonra ayıldım demektir, ama dişimi fırçalamama rağmen üstümü değiştirmeye takadim kalmadı ve yatağa geri döndüm. Tatilde 11 de uyanmam vuku değil ama oldu valla, ne de olsa jetlag mağduruyuz.  
Tanah Lot Tapınağı
Plaja in, çookk sıcak. Burcu bi tanıdığı vasıtasıyla tatildeki 2. Ketutu muzu bize adayı gezdirmek için ayarladı (Bali’de erkeklere ailenin kaçıncı çocuğu ise onun ismini koyuyorlarmış. Ketut da dördüncü demekmiş.). Aracımızla önce Komugi adlı süper bir fırından yiyecekler, kurabiyeler alarak yola koyulduk. İlk olarak kayalıktaki meşhur Tanah Lot tapınağı, takıcılar, Padang Padang adlı ye iç sıç filmindeki iptidai ve hamam suyu kıvamındaki, hiçbir kabin  wc bile olmayan plaja gidiş, ordan Uluwatu tapınağına gidiş ve eve dönüş. 
Akşam Seminyak adlı, oranın Çeşmesi sayılabilecek bir bölgeye gittik. Ortam nasıl güzel anlatamam (evet itiraf ediyorum, benim için salaşlık bi yere kadar). Bölgenin denize en yakın bölgelerinden birindeki, bize şiddetle önerilen La Luciola adlı bir restauranta gittik, Nevra’yı öncü gönderdim çünkü ben kesin beğenirdim J Orayı fazla romantik buldu diye girmedik, onun yerine merkezindeki Rumours adlı vasat restauranta gittik. Ordan Zappas adlı rock/reggea barda keyifli zaman ve 24:00 te balkabağına dönüşmece.
Tam dönerken Champagne adlı kokoş bir bar halen açıktı, diğer günlerde geliriz diye, sonrasında gerçekleşmeyen bir hayal kurduk.
Bu arada, ara bir not: Trafik korkutucu, yolda kim yolu alırsa o geçiyo, otobüs çok ender, otellerden taksi istediğinizde mutlaka taksimetreli deyin yoksa özel araç ayarlıyorlar ama iki katı.
Ertesi gün grup ikiye ayrıldı. Valla Burculara ve bize sorsanız iki ayrı program çıkartırız size. Onlar fil safarisi, kaplanlı hayvanat bahçesi, botanik bahçesi gibi doğanın hakkını veren turlarla vakitlerini değerlendirirken biz bunları başka yerlerde daha önce yapmış olduğumuz için başka bir Bali yaşadık.
Önce sabah 06;45te kalkıp, üçüncü Ketut ile ye iç sıç filmindeki healer dördüncü Ketut'a hayatımın en anlamsız parasını vererek bir Bali deneyimi yaşadık (Nevra bana borcun var:) Ordan Mutlu'nun Balili Ketut (aa ne ilginç isim) adlı eniştesinin otellerinden biri olan Maya Ubud adlı otelde Eternity Pool (sonsuzluk havuzu) girmeye gittik. İç huzur, sakinlik, ermek ve aydınlanma kelimeleri burası için söylenebilir. Organik öğlen yemeğimiz ve rahatlatıcı masajlarımızdan sonra ben Nevra’yı foto çekimi ile baydım:) Ama günün sonunda süper keyifli bir gün geçirdik. Çıkışta oranın yerel meşhur restaurantı Dirty Duck a gidiş. Açık alanda, minik minik verandalar mevcut ve insanların bir kısmı yerde bir kısmı masalarda oturuyor vb, tavsiye ederim. Dönüşte kızlarla resepsiyonda sohbet ve yatış.
Potatohead BeachClub
Cuma günü biz Nevra'yla gene Seminyak'ta Potatohead Beachclub a gittik. Sanki Çeşme’de bir plajdayız. Tek farkı kimse denize girmiyo, onun yerine havuzda içkisi ve gözlüğü ile takılıyo (bkz Beyrut ve Koh Samui). Sudan ucuz olan!!! (50 usd) ikili şezlonglar doluydu da biz de restaurantı çevreleyen geniş koltuklara tünedik. Yanımda six pack i ile çakma Jude Law tek başına kitap okuyor. Ben de altta kalmadım, kitabımı okudum, Nevra yürüyüş yaptı. 
Çıkışta Jimbaran adlı, sıra sıra balıkçıların yer aldığı ve masaların direk kumsal üzerinde olduu bir bölgede Ganesh adlı bir restaurantta Burcularla buluştuk (kumsalda şezlon olmuyor ama masa var?). Uygun fiyatlı ve leziz deniz mahsüllerini mideye indir, otele dön ve her akşamki mekanımız lobide takılmaca.
Son sabahımızda kahvaltı sonrası topluca kocaman bir palmiye altına tünedik. Arada denize girip foto çekmece ve çığırtkan kadınlarla bol bol pazarlık yaparak Sarong adını verdikleri pareolardan eşe dosta al. Birşey unuttuk derken otel yakınında Beergarten adlı yerde yemek yerken farkettik ki, güneş kremi sürmeyi unutmuşuz çünkü hepimiz cayır cayır yanmışız!! Palmiye altındayız diye 35 derecelik tropik güneşte birimiz bile krem sürmemişiz. Nitekim yol Burcu’nun Bepanteninin kapış şeklinde kullanılması ile geçti. İstanbul'a döndüğümde o kadar kavruktum ki amcam seni ilk defa bu kadar yanık gördüm dedi.
Yanmadan önce:)
Baliyi balayı destinasyonları görenlere inat biz keyifli bir tatil geçirdik ve balayı dışında da bir sürü yüzünün olduğunu, deniz için değil ama meraklısı iseniz surf için gidilebileceğini öğrendik. Bu tatil sonunda Hawai, Zanzibar ve muadili tropik adaları (Maldivler muaf) listemden çıkartmış oldum ve bir başka destinasyonda görüşmek üzere Dünya Küçük dedim.

Bitmeyen tutku Bodrum, 2013 yaz izlenimleri

Sezonluk Bodrum yazısı artık bir klasik hale geldi. 3 kısa tatil yaptıktan ve bu yıl artık gitme planım olmadığından artık izlenimleri yazabilirim.
Her sene olduğu gibi her defasında iyi geldi Bodrum. Hele en son gidişimde evde elde yaplmış gözleme –önümüzdeki pazardan alınmış kaymak ve köy yumurtalı omletli kahvaltı üstü masaj üstü denize girmece ve über keyifli Tel Dolap macerasından sonra tam aşka geldim.
Önce bu yıl ziyaret ettiğim klasikleri özetliyim:  Yelken otelden denize gir, Bodrum Sünger Pizza'da pizza salata, akşam Bodrum Marina, Adamik’e üzülmece ve tabii ki Cafe del mar.
Ve şimdi de yeni keşifler...

Konaklama olarak sürekli methini duyduğum ama bir türlü gidemediğim Manastır Hotel. Halikarnas’ın tepesinde, balkonundaki çerçeve gibi mimariden dolayı sanki bir Bodrumj kalesi tablosuna bakıyorsunuz o kadar keyifli. Kahvaltı güzel, 3 kişi kalında dublex oda güzel, daha ne istiyim.
Yemek olarak, herkes bilirmiş ve cidden o civara çok sık gitmiş olmama rağmen bilmiyodum, Yahşi girişinde Sakız Ana’nın lezzetli ve sağlıklı sebze ağırlıklı öğle yemekleri. Tam kamyon şöförü yeri J
Akşam yemeği için yine Bodrum Merkez’de Körfez barın biraz arkasında La Passione adlı, asma yapraklarının altında bir avluda oturduğunuz tapasçıyı şiddetle tavsiye ederim. Yemekler güzel, menü geniş ve Sangriasının tadına doyulmuyor.
Bir başka restaurant da, Gümüşlük’te.  Balıkçı Mimoza’nın ortakları ayrılınca mekan da ikiye bölünmüş durumda ve meydana yakın kısmı Melengeç olmuş. Fiyatlar Mimoza’ya göre daha ucuz ama servis ucuzluğa paralel kötü.

Gümüşlük demişken, yine birçok kişinin bildiği Gümüşlük sahilin en solunda kalan Gümüşlük barını es geçmek olmaz. Sanki Jamaika’da bir bardasın, bambular, deniz kenarı ve o kadar rahat bir ortam var ki. Svetlana adlı içeceğini de özel içtik, içerken tekniği var, mutlaka sorun barmene.
Gece barlara geçmişken, semt olarak Gümüşlük diye geçen ama bence alakası olmayan Tel Dolap’ı en sona sakladım. Gerek değişik yemekleri (balık simit, lor peynirli kızarmış kabak çiçeği dolması ve yıkılanzi humus gibi) gerekse keyifli orkestrası (en son solist ve çellocu dostların sahneden inip masamızda söylemeye başladığını belirtmek isterim) ve sıcak dekoru  ile şimdiden gelecek seferi dört gözle bekliyorum.
Hayır, yenilenen Yalıkavak Marinayıı unutmadım; Bu yaz resmen Türkbükü’yü alaşağı etti burası ama ben eski halinin otantikliğini daha çok seviyordum. Tam bir Ege – Akdeniz mimarisi vardı. Şimdi über lüks ve şaşaa ile anılabilecek bir yer olmuş. Resmen Welcome to Dubai!
Son surpriz de THY nin Bodrum havaalanında yenilenen CIP salonu. Geniş salon, bol çeşitli ikram, ferah alan – hele eskileri ile kıyaslandığında- eve dönüş yolunda iyi bir dinlenme oluyor.
İyisiyle kötüsüyle seviyorum seni Bodrum!


Bir gecelik kaçamak - Antalya, Eylül 2013

Eski iş arkadaşım Hakan’ın düğünü için eski işten nerdeyse 20 kişi Antalya’dayız. Pegasus’un  rötarı ile Antalya’ya varış, gözlüğümü havaalanında unuttuğumu farkedişim, otele girince  nüfus cüzdanımı bulamamaca, odaya gidip dinlenmece. Kuaför ve giyinme sonrası otelin bahçesinde düğüne iniş.
Üzerimde tuvalet var ve havanın ne kadar sıcak olduğunu anlatamam.  Düğün 23:00 gibi bitince, üzerimi değiştirip, tek geceliğine geldim bari Antalya’nın tadını çıkartıyım düşüncesi ile Kaleiçi’ne indik.
Bu arada son iki yıldır hep iş için geliyorum Antalya’ya ve  bir türlü denize girip ya da bir balık yiyip tadını çıkartamıyorum. Nitekim bu sefer de ertesi gün Istanbul’da başka bir düğün olduğu için erken dönmem gerekiyordu.  Denize giremedim bari eğlenceye devam dedik.
Kaleiçi’ne yıllardır gitmemişim ve tamamen unutmuşum oraları. Ally adlı gece klübüne gidelim dedik, taksiciye söylediğimizde tanıdıklarım var orda bişiler deyip hemen birilerini aradı ama öyle şüpheli bi şekilde yaptı ki bizi tedirgin etti. Daracık sokaklardan geçtik, yürüdük tam köşeye geldiğimizde adamın biri ismimizi söyledi ve biz daha da korkarak peşine takılıp club e girdik.
Bana göre Halikarnas’ı alın, biraz daha fazla Türk ile doldurun işte Ally. Tepede dans eden Rus hatunlar, bizi ileri geri sürekli farklı standa almaları ve çalan techno müzik sonrasında yavaş yavaş kalkalım olduk.
Bişiler atıştırmak için bir yerde oturduk. Garson kız geldi ve siparişi Ingilizce almaya başladı!! Kız bizi turist sandı herhalde dedim, kıza Türkçe cevap verdim ki halen Ingilizceye devam edince dank etti, o Türk değilmiş meğersem J Birşeyler atıştırıp otele döndük.
Nitekim sabah benim erken dönmem gerekiyordu, 8 de uyandım, oyalanıp yola çıktım. Pegasus’un eksik olmayan rötarı yüzünden h alanında sap gbi beklediğim yetmediği gibi, nikahı da kaçırdım!
Şimdiden Antalya’yı gelecek seneki planlara aldım.

Planların bozulduğu yer - Gökçeada, Ağustos 2013

30 Ağustos tatili vesilesi ile Cuma – Pazar yakın ve sakin bir yere gitme hevesiyle Gökçeada’yı seçtik. Cuma sabah erkenden yola çıkarız, öğlen gibi varıp sakin sakin gezeriz, şarabımızı içeriz, denize gireriz ve surf yapıp dinleniriz hayalindeyiz. Bir kısmı gerçekleşti ama nasıl...
Önce kalabalık olabilitesi olan katılım iki kişiye düştü: Eski iş arkadaşım ve ex komşum Burak’la ikimiz gidicez. Sonra sırayla diğer planlar da altüst oldu.. Bro uyuyakalınca sabah 5 yerine 7’de yola çıktık. Yolda kahvaltı yapış, şansa marketten bir paket galete alış (aç kalacağımızı bileydik başka şeyler de alırdık), 30 Ağustos töreninden dönen askeri araçları görerek mutlu olmaca, Google Maps’in önerdiği  iğrenç tozlu bir yoldan kayıp mı olduk düşüncesi ile 1 saat gitmece ve 11:30 itibariyle Gökçeada feribot kuyruğuna varış.
Her feribot 85 araç alıyor ve biz güne 205 inci sıradan başladık!! Üstelik feribot 2-3 saatte bir geliyor. Öyle bir kuyruk var ki, deniz nerde onu algılayamıyoruz. Ormanlık bir yol, güneşin altında klima ile araçta oturuyoruz. Amcanın biri geldi, cama vurdu pencereyi aç dercesine; “arabaya yazık, hem de gürültü oluyo, çıkın hava alın” diye buyurdu. Biz de mecburen çıktık.

Ağaçların altı efil efil doğru ama zemin o kadar rahatsız ki, tecrübeliler katlanır sandalyeler, yoga matleri filan getirmişler ama biz gazeteye kaldık. Diğer yandan da sefil bi durumdayız, su yok – yemek yok – tuvalet yok. Rahat edelim diye arabaya geri döndük, klimayı açtık. Bu sefer bir öndeki adam cama vurarak “hava güzel, çıkın başım şişti” diye zorladı bizi. Pencereler açık sohbete koyulduk. Tuvaletsizliğe dayanamadığım noktada denize doğru giderek bir tesis bulmaya çalıştım. Ve 10 dakikalık bir yürüyüşten sonra aydınlandım. Sağda salaş ve keyifli bir balıkçı, solda market ve cafe karışımı bir yer, arada otopark, lavabolar bir yanda ve en sonunda iskele. Siz siz olun sağdaki balıkçının temiz hijyenik wcsine gidin. Aydınlanma noktasında da, insanlar arabayla kuyruk beklemeden açık otoparka park ediyorlarmış ve feribotla yolcu olarak gidiyorlarmış. Yarım saat sonunda rahatlamış olmanın sevinci ile içecek ve dondurma alarak araba mesaime geri döndüm. Şaka maka yolculuğun toplam 24 saatini arabada geçirdik.
7 saatlik uzun bekleyişten sonra serin ve kocaman yepyeni feribotumuza bindik. Yaklaşık bir buçuk saat sonra adaya indik. Kendi kendimize yolda TSM söyleyip,  otele bile uğramadan direk yemeğe geçtik. Deniz kenarında olduğunu sandığımız ama Kaleköy'de serin bir tepede çıkan Yakamoz diye bir balık restaurantına gittik. İyi ki yer ayırtmışız, bi sürü insan yer olmadığı için geri döndü. Manzara süper, tam deniz feneri ve limana bakıyor ve TSM çalıyor :). Yemekler keyifli, sohbet nasıl olduysa tükenmedi ve nerdeyse gece yarısına kadar kaldık.
Şansa Yakamoz’un çok yakınında çıkan The Castle adlı, taş bir evin otele dönüştürüldüğü otelimize geldik ve o yorgunlukla bebek gibi uyuduk.
Bademli Köyü girişinde bir ev
Ertesi sabah otelin minik bahçesinde keyifli kahvaltı, misafirperver otel sahibesi ile sohbet, kedilerin kavgasını izlemece ve bir gününü kaçırdığımız obsesif seyahat planımıza başlamaca. Bu arada aç parantez, Bro da benim gibi obses, bir günü de yolda geçirince herşeyi görelim hırsına büründük.
İlk önce Bademli adlı bir köye gittik ve dibek kahvesi molası verdik. Burası köye benzemiyodu bana göre, bir tepede 5-6 hanenin olduğu bir yer. Biz girişte Son Vapur diye bir otel – restauranta gittik. Bu Son Vapur sahilde, Zeytinliköy’de her yerde karşımıza çıktı.
Son Vapur'un önünde, kapıyla uyum!

Ordan merkeze indik, beklediğimden o kadar büyük ve gelişmiş ki, nerdeyse Turgutreis gibi. Alışveriş noktalarını belirleyip, Zeytinliköy’e doğru yol aldık. Kliseye gelmeden aşağıda yola park ettik. Şirin eski bir Rum köyü çıktı karşımıza. Plan biraz dolanıp, meşhur Barba Hristo’da tatlı yemek. Köy tam sevdiğim gibi, daracık sokaklar, etrafta minik minik sokak kahveleri. Barba Hristo yerine Sıcak Kahve diye bir yere gittik ve 70-80ler konseptli
Zeytinliköy meydanı
dekorasyonunda über leziz sakızlı muhallebimi yedim. Tam karşımızdaki köşede, köyün Yunanca sohbet eden ihtiyar heyeti keyfimize keyif kattı. Baktığımda bu yılki yaz tatilimin büyük kısmını Yunanca konuşulan yerlerde geçirmişim.

Bir tespit: Kaleköy liman dışında adada orjinallik ya da ortak bir mimari yok. Arada yeni yapılmış taş evler var, eskiden kalmış ama gecekondu kılıklı evler var. Tek tük Bozcaada’daki gibi Yunan evleri de var ama bir bütünlük yok. 
Internette mutlaka gidin diye belirtilen Tepeköy de Bademli gibi ıssız miniş bir köy çıktı. Barba Yorgo adlı bir restaurantta şarap içtik ve arabaya atlayıp adayı dümdüz geçerek, denize ulaştık. Dar, virajlı ve yanda uçurumvari yükselti olan yollardan geçiş. En sonunda surf merkezi bulunan ve surfler & havadaki kiteboardların rengarenk yaptığı Aydıncık Koyu’na vardık.
Gökçeada Surf Eğitim Merkezi’nin cafesinde deniz mahsulleri yedik. Aynı zamanda oteli de olan bu yerde hem günlük hem de haftalık eğitim seçenekleri de varmış. Stressiz ve resmi tatil olmayan bir zamanda surf için adaya tekrar gelinebilir dedik. Yemek yerken Bro’nun bir arkadaşı ve ailesine rastladık. Borajet’le gelmişler.  Bizim “bir günü kaçırmayalım” diye almadığımız 18:00 uçağına atlayıp, bizle aynı anda adaya varmışlar. Bunları konuştukça kara kara dönüşü düşünmeye başladık. Yemekten sonra hafif kestirme modundaydık  ama dönüş stresi uykumuzu kaçırdı. En sonunda birer şezlonga tünedik ve gün içerisindeki tek dinlenme saatimizi yaşadık.
Kaleköy Liman'da günbatımı
Merkeze dönüp, Efi bademden bademli kurabiye, Ada Rüzgarı’ndan kekik - keçi peyniri –zeytinyağı aldık. Otele dönüş, duş, değiş, güneş batmadan Kaleköy merkeze inip, açık olan ıncık cıncıkcılara bakmaca. Liman’daki Son Vapur’da leziz mezeler, nasıl kalabalık anlatamam, nitekim Bro’nun başka bir arkadaşlarına rastladık, gecenin ilerleyen saatlerinde bol bol kaynaştık. Önceden rezervasyon yaptırmayı unutmayın.
Yemekten sonra yapacak tek şey, restaurantın yanındaki, adanın tek barı olan Pembe Kaval’a gitmek. Yeni Türkü ve Levent Yüksel şarkıları söyleyen bir amcayı dinle. Bi anda ortaya atlayan göbek atan adamları seyretmece,  canlı muzik bitince, banttan 80's dinlemece. Hatta Daft Punk da çalınca iyi bir seviyeye geldik diye düşünmüşken korku dolu anlar başladı: DJ oyun havası koydu ve bütün sokak kurulmuş bebekler gibi ve giderek artan dalgalar halinde göbek atmaya başladı. Biz 2 gibi kaçtık.
Sabah 8de kalk, merkezde A 101’in ordakı fırından simit –poğaça ve açma al (tabii ki oteldeki amca önerdi). Limana git ve kısmetimizde ne varsa mantığı ile koyun gibi feribotu beklemeye başla. Ne de olsa artık plan yapmayı bıraktık. Kahvaltı bitiminde feribot yanaştı ve içeri son giren araçlardan biri olduk, şansımız –artık geç de olsa da- döndü bi nevi:)
Hazır 30 Ağustos Çanakkale Zaferi vesilesi ile Çanakkale’ye geldik diye Çanakkale Şehitleri Müzesi’ne gittik. Cidden modern ve büyük bir yapı inşaa etmişler. Aslında 3D'li, animasyonlu 1 saat süren turları vardı ama biz kendimiz gezmeyi tercih ettik. Aklımız Gelibolu ya da Anzak Koyu’nda kaldı ama başka sefere kısmet.
My first sunflower
Deniz manzaralı keyifli yol sonrasında sağlı sollu ayçiçeği tarlalarından geçiş, Bro’nun başını ekşitmem sonucunda hayatımın ilk ayçiçeğine sahip olmam. Tekirdağ’daki köftecileri kaçırdığımız için (sahi, why Bro?) TEM’de Metro Turizm tesislerinde yemel molası ve home sweet home.
Aslında çoluk çocuk yok, belki Istanbul’a gece yarısı varsaydık da olurdu (gerçi adadan öğleden sonra çıkan herkes ancak ertesi gün dönebilmiş), ama geliş o kadar uzun sürdü ki, bir yolculuk için bu kadar yeter dedik.

Yaz sıcaklarına kısa bir ara - Edinbra (Edinburgh), Ağustos 2013

Aslında bu yazının başlığı “Macera dolu edinbra” olacaktı. Üstelik “Oh Belo, burası Edinbra Iskoçya” seklinde başlayan bir şarkı da uyarlamışken. Ama başka bir yazıya da bu ismi verdiğim için farklı bir başlık kullandım.
Öncesinde anlatilabilecek o kadar çok şey var ki; Ocakta aldığım bilette yediğim kazık, rezervasyon yaptığımız  otelin zırt pırt önceden parayı kredi kartından çekmesi ve geri vermesi, vize alırken yaşadığımız komedi ve stres. Ama hepsine değdi!  Hatta bence bu yılın en iyi seyahati oldu.

Herşey Iskoç eniştemizle başladı, 11 kişi yollara düştük:  Müge –Steve, Irem – Tolga, Gökçe –Alper, Oral – Haluk ve ben-Nevra-Aslı üçlüsü.  Bizim üçlü dışındakler bizden bir gün önce gitti ama macera bizle başladı ;)
Önce sabah 6’da beni alacak Nevra uyuyakaldı. Allahtan Aslı Nevra’yı uyandırdı da sıkıntı olmadı. Uçak şaşırtıcı derecede dolu. Ve tek turist biziz.
4 saatlik direk uçuştan sonra Havaş gibi otobüse bindik ve oranın ana cadesi olan Princess Street’e geldik. Bizi bir gayda sesi karşıladı resmen. Aman ne güzel deyip dinleyip, bol bol foto çektik. Acaba kaç gün dayanıcaz bu sese diye düşündük.
gaydalı guppak cevriye

Neyse, macera bizle başladı demiştim, hiçbirimiz otelin adresini almamışız yanımıza!! Sora sora Ballantrae adlı otelimizi bulduk bi şekilde,  Allahtan yakındı merkeze. Otelin üst köşesinde otobüs terminali, yanında da Louis Vuitton mağazası. Nasıl bir semtte olduğumuzu tam anlayamadık.
Canlı George Street
Otelde oda hazır değil, acıktık, Aslı’nın telefonu çalışmıyor, ayaklı felaketleriz.
Bişiler  yemek için işlek bir cadde olan George Street te “Cafe Centro” ya gittik. Biz ettik siz etmeyin, milyon saat bekleyerek, vasat bir yemek yedik. Bu arada Ağustos ayında Edinburgh  (Edinbra okunuyor) festivali var, sokaklar nasıl canlı anlatamam. Her yerde gösteri çadırları ya da sokakta köşebaşında gösteriler, üstelik bütün gün. Kliseler hatta evler festivalde mekan olarak kullanılıyormuş.

Bu arada hava güneşli, 25 derece nerdeyse, ama gölgede serinlik kendini hissettiriyor.
George Street’ in altinda Rose diye daha geleneksel, pub ve dükkanların olduğu bir sokaktan geçtik ordan aşağısı da ana cadde olan Princess. Birkaç sokak gösterisi izledikten ve bol yürüdükten sonra, oranın bir nevi SultanAhmet i olan Royal Mile a geldik. Etrafta Iskoç etekleri ve bilimum Iskoç hediyelik eşyası satan mağazalar ve viski tadım yerleri, publar. Üst ucunda Edinburgh Kalesi, diğer ucunda Hollybrooks Sarayı, arada birçok tarihi mekan. 1 millik bu alanda birçok kraliyet mekanı olduğu için Royal Mile deniyormus.
Ekibin diğer bekarları Oral ve Haluk (tatil ismi ile Harun) ile yolda karşılaştık. Hep birlikte Camera Obscura adlı, herşeyin göz yanılmaları üzerine kurgulandığı bir müzeye gittik. Ilk baştaki kısım cok sıkıcı olsa da sonrası günü kurtardı, komik resimler çekip bol bol güldük.
Ve asıl bomba odaya gidince patladı: Ocakta oteli ayarlarken Nevra Iskoçyaya gelmeyi pek istemiyodu, biz odayı iki kişilik ayarladık. Birleşip doğumgünü hediyesi uçak bileti aldığımız halde, ufak bir detayı unutmuşuz: ona oda ayarlamayı!! Odada üçüncü yatak yok diye çemkirdiğimiz otel görevlisinin bizi terkedermiş gibi “we need to talk” demesi ile mini bir şok yaşadık. Festival dönemi, otelde extra yatak ya da oda yok!! Bi ters iki düz yatalım, yatay yatalım, şilteyi aşağı indirelim bilmem ne çözümleri. Nitekim akşam yanyana rahatca yattık.
Akşam taksi ile “Pleasence Courtyard the Grand” adlı mekanda- “The Boy with the Tape in His Face” adlı ağzında bant olan ve konuşmayan bir adamın komedi show u nu izledik. İlk başta enişte biz Ingilizce anlamayız diye buna getirdi şeklinde düşünmedik diil ama yorumları okuduğumuzda en iyi gösterilerden biri olduğunu anladık.
Ordan deli dana yürüyüşler. Three Sisters adlı bir açıkhava pub u sonrası Frankenstein adlı eski bir kliseden bozma barda kareoke eşliğinde apple cider ve oda.


bütün kızlar Katedralde toplandık

Sabah Grayline turu ile Highlands dedikleri bir nev-i bizim yaylalara gidicez. Önce Glasgow'a gittik, gittik dediysem sadece George St  ve Canon St görüp, bir de katedralde durduk. Bana kalsa ben bir tam gün geçirirdim Glasgow'da ama bu kadarı ile yetindik. Tam bir endustri şehri, Edinburgh da doğa ve tarihi binalar ne kadar korunmuşsa, burda o kadar cok yeni ve metalik yapılar mevcut.

Loch Lomond da bir malikane
Tur kapsamında, Loch Lomond gölünde tekne turu, Aberfoyle kasabasında Coach House adlı bir cafede Iskoçların geleneksel yemeği olan Haggis (bir çeşit sakatat) tadımı, başka bir noktada  Iskoç ineği olan perçemli inek Hemish molası verdik.
Hanimiş de Hemish

Sterling Kalesine gittik ama biz girmedik içeri. Bu arada araba sürücüsü aynı zamanda tur rehberi ve çenesi çok düşük. Şimdi arabayı paralel parkedicezden nerdeyse dişime birşey kaçtıya kadar her detayı anlattı. Bir başka detay da, heryer yemyeşil ama o filmlerde gördüğümüz uçsuz bucaksız bir yaylaya çıkmadık mesela.

Akşam George Streetteki Tigerlily adli çok şık bir restaurantta, 11 kişi olduğumuz için bize özel bir odada yemek yedik. Şansa somelier Türk çıktı ve bilmediğimiz konularda yardımcı oldu. Örneğin adı 'bok' ?? olan deniz börülcesi gibi bir yemek var ve wok içinde pişiriyorlarmiş. Wokta bok varmış bu ne olaki derken, adam duydu ve bize minik bir tabakta “bok”  getirdi. O sırada da ben brokolili bir yemeğe bakıyordum ve yakıştıramadım o yemeğe, “brokoli” mi dedim. Bunu da duydu maalesef. 5 dk sonra bir tabakta brokoli geldi. Hepimizin yüzünün aldığı hali görmeliydiniz. Aynı sokaktaki “Spiegeltent” adlı gösteri çadırında “Le Clique” adlı Burlesque Show’u izledikten sonra, bekar tayfası ilk restaurantın altındaki “Lulus” adlı bara gittik. Sadece biz + iki kız ve bir lezbiyen kız daha. 13 yaşındaki dj e istediklerimizi çaldırdık, bütün mekan bizim gibi hareket ettik ve ordan aynı sokaktaki “Why not” adlı bar. Burasi kalabalık, 15lik çocukların bize saldırışı sonrası kız kısmı olarak odaya dönüş.
Edinbra yaylaları bizden sorulur
Ertesi gün kendimizi gündüz alışverişe verdik. Öğlen salatalarımızı alıp, Princess Gardens
piknikten bir enstantane :)
da piknik yaptık. Hava o kadar güzeldi ki, tshirt & hırkaylayız gündüz. Memleketteki aşırı sıcaklara tatlı bir serinlik molası oldu resmen. Gerçi akşamları üşüme konusunda aynı şeyi söyleyemicem. Günün devamında Aslı ile Royal Mile’in diğer ucu olan “Palace of Hollybrooks”- Kraliyet Sarayı na sağlam yürüdük ve döndük.
Hello dergisi pozumuz!

Malikanemizdeki yemek
Akşam yemeği  için merkezden uzak “Prestonfield Otelde“Rhubarb” adlı restauranta gittik. Burası eski bir malikane, etraf yemyeşil, ortalıkta tavuskuşu dolaşıyor. Değişik ve güzel yemekler yiyip, şehre geri döndük. Edinburgh Castle da Military Tattoo adlı, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen orduların showlarını izledik. Yeni Zelanda ordusu Gangam Style dans bile yaptı :) Tören açıkhavada, siz siz olun sıkı giyinin ve yanınıza battaniyeniz i alın!
Kraliyer askerleri girerken
Bu arada tattoo (dövme), davullara sopaların vurması sonucu oluşan ritm anlamına geliyormuş. Vücuda yapılan tattoo ismi de, mürekkebin cildi döverek nüfus etmesinden geliyormuş.
Sokaklarda sağlı sollu “x close”,  “y close” diye, sokakları alt sokaklara bağlayan daracık geçitler var. Grup olarak hep birlikte olduğumuz son gecemizdi, bir yerlere gidelim topluca dedik. Oranın en meşhur yeri olarak iletilen, eski bir klise olan Ghillie Dhou ya gittik ve
Lulu's
bomboş olduğu için çıkmamız bir oldu. Son iki seyahatte internetteki  gece hayatı tavsiyeleri patladı (bkz: San Torini, Franco’s). Yürüdük, Rose St bomboş. Öncü olarak gönderdiğimiz erkekler Lulu's da kuyruk var deyince, hemen gittik, iğne atsan düşmüyo ama gençlik dolu. Herkese kimliğini çıkarsın diye çığıran kapıdaki adam sıra bize gelince kimlik sormadı bile, direk geç dedi:) Ortam biraz satış ve pazarlama şeklinde idi, bekar erkekleri biraktık ve otele döndük.
Perşembe sabahı ekip geri döndü, Aslı - Nevra -ben üç başımıza kaldık diye bi içimiz burkuldu. Grubun ilk gün gittiği ve çok önerdikleri “Bridge of Allan” kasabasına trenle gittik. Ilk defa hafif çiseledi. Dolanmaca, “Jamjar” adlı kafe sonrası, sakinlik üstümüze geldi ve şehre döndük. Tk Maxx adlı, markaların ucuza satıldığı mağazaya gidelim diye yanlış istasyonda inip taksi ile Craigleith teki mağazaya gittik. Aslı ile ben dönüşte otobüse bindik. Şöför aşırı arkadaş canlısı, sanki tur rehberi, anlata anlata gidiyo
J
Glasgow Rangers taraftariymis, biz de hemen Turgay dedik; düzeltti bizi; Tur 'gey' dedi :) One mile diye bir yerden geçtik, burda  1 mil içerisinde 11 milyarderin malikanesi varmış.
Grassmarket -sokakla çok uyumluyum!
Otele esyalari birakip, RoyalMile’e, yan sokaktan Grassmarket adlı, renkli kapıların, değişik mağazalar ve pubların olduğu sokağa geldik. Yolu uzatıp eşek gibi yürüyüp otele dönmece.
Akşam ben illa deniz görücem diye tutturunca, Leith Walk adlı büyük bir sokaktan, limana indik. etrafa bakındık. “Commercial Quay” adlı deniz kenarında birkaç restaurant var ve hepsi bomboş!! Festival olup da neden sadece o mekanların etrafı doluyor onu anlamadık. En sonunda köşedeki Mithas adlı bir Hint restaurantına gittik. Nevra Hint mutfağının en sevdiği yabancı mutfak olduğunu deklare ettikten sonra ne sipariş vereceğini hatırlayamadı :).
Eve dönüşte, otele yakın bir yerde 99 Hanover St adlı modern ve keyifli bir pubda geceyi sonlandırdık.


Prş son gün geri kalan turistik gezilere
Calton Hill -sanki Atina
devam ettik: sabah Calton Hill e gittik. Burası şehrin içindeki en yüksek tepelerden biriymiş. Apollo Tapınağı gibi bir tapınak yapmak istemişler ancak paraları bitmiş ve yarım kalmış. Glasgow Belediyesi parasını veririz ama tepesine Glasgow yazıcaksınız demişler. Tabii ki bizimkiler de kabul etmeyince tapınak yarım kalmış. Edinbralılar “Disgrace of Edinburgh” –Edinbranın  Utancı diyolarmış kendi aralarında.

Ordan St Johns Klisesinin bahçesinde, minik Ortaköy ıncık cıncıkcı standlarından oluşan Design and Art Fair e gittik. Bu arada bizim tvit diye bildiğimiz koyun yününden kumaş ve Harris Tweet markası, özellikle çanta ve ceketleri çok meşhur. Bu fuarda da Harris marka çantaları görünce dayanamayıp aldık en sonunda.
Herkes yollarını ayırınca, ben kitapçı Waterstones da 2 saat geçiirdim. Ordan ikinci pikniğimiz için buluştuk. Çıkışta buralara kadar gelip de viski içmemek olmaz dedik. Çakma viski tadımı icin Royal Mile a gittik ve ikinci yudumda viskiyi hiç sevmediğimi tekrar hatırladım. Kadın tadını yumuşatmak için 1-2 damla su dökün diyor, ben o kadar çok su döküyorum ki nerdeye 2 damla viski kalıyor içinde.



2-3 t-shirt

Ve en sonunda deli gibi yağmur başladı. Türkiye’ye dönmeden Tolga eniştemizin bizden bir ricası oldu. Internetten 2-3 t-shirt sipariş vermiş, teslimat yetişmemiş onlara, bizim almamızı rica etti. 2-3 tshirt nedense 2 kutuda geldi, onların otelinin önünde de yol çalışması var, labirent gibi yürüyerek ellerim full, üstüm ıslak odaya döndüm. 3 derken başındaki 1i unutmuş Tolga, 13 tshirt sığmadı benim bavula, Aslı sağolsun o taşıdı hepsini. Tolga eniştemizin de canı sağolsun, kırk yılda bir birşey istemiş bizden (elbet çıkar bunun acısı :) ) Akşam yemek için George St teki “The Dome” adlı yine eski bir katedral olan, dışarıdan cok şık ve kazık bir yer gibi gözüken bir restaurantta lezzetli ve çok daha pahalı olmayan yemekler yedik. Son gecemizde de bir gösteri izleyelim dedik, “Underbelly Theatre” da Airnadette adlı vasat gosteriyi izledik. Valla gösteriden ziyade, gösterinin olduğu yerdeki açık hava bar daha keyifliydi. Çıkışta sokaktaki ışığa doğru gittik ve Assembly adlı Küçükçiftlik Parkı  gibi bi yerde, açıkhavada birşeyler içtik. Festival zamanında insanların sadece festival mekanlarındaki açıkhava publarında takıldığını, diğer yerlere gitmediğini böylelikle anladım.
Açıkhava pub ı
Son gün resmen yolda geçti, kalk kahvaltı taksi h alani tax free (para iadesi yok, formu veriyosunuz sadece) ve uçuş. Görmeyi hayal ettiğim bir yere daha gitmiş olmanın mutluluğu ile dünya küçük dedim :)

Yeşil ve mavinin elli tonu (Aşırı doz) – Karadeniz, Nisan 2013

Baltalar elimizde, uzun ip belimizde, biz gideriz Karadeniz’e hey Karadeniz’e.
Karadeniz’de aynı Portekiz gibi son 3 yıldır gezelim görelim listemizde yer alıyordu ve nitekim başardık! Grup ben, Müge, Müge’nin kocası Iskoç enişte Steve ve Müge’nin kardeşi Özge’den oluşuyor. Nisan’da gitmeyin donarsınız dediler de inanmadık, turda bizden başka kimsenin olmaması da bizi durduramadı.
Ulvi ve sisli Sümela
Sabahın körü uçuşu ile varış, şehrin dışındaki Kesos adlı otele varış, 4 günlük turu 2 güne indirmek suretiyle yeni tur programı yapış ve doğru Sümela Manastırı. Sürücümüz yürüyerek gidelim, sadece 15 dakika sürer dedi. Allah’tan yağmur yağdi da, arabayla gidilebilecek en son noktaya kadar gittik.  Ordan nerdeyse yarım saat yukarı yamuk kaygan bir yoldan gittik, trekkinge uygun, kaymayan – su geçirmeyen  süper sağlam bir ayakkabi  giyin. Sümela  dördüncü yüzyıldan kalma  bir kaya klisesiymiş, dağların tepesine kurulmuş ve ulvi bir havası var. Ancak o sırada o kadar sis vardı ki aşağıdaki vadi gözükmüyordu bile.
Ordan araçla Zigana Geçidi’ne gittik, bildiğin bir geçitten geçtik sonra geri döndük, biraz anlamsız geldi bize ama aynen reklamlarda dediği gibi iki ucu ayrı iklim. Önce bulutluydu,  sonra sis indi,  sonra yağmur başladı ve çıkışta dolu yağıyordu. Geri dönüşte yolda vadi kenarinda Eyüpoğlu diye bi yerde kuymak (misir unlu), mıhlama ve mısır  ekmeği  gibi yöresel tatlara daldık. Üstune Hamsikoy Sütlaci paylaştık. Gittiğimiz her ilde sütlaç vardı ancak bu Hamsiköy sütlacı tam benim sevdiğim gibi bol pirinçli ve  az şekerli.
Ordan Ayasofya Klise/müzesine gittik. Gerçi  artik Camii olmuş ve tavandaki resimler namaz esnasında elektronik perde ile kapatılacakmış, bir tarihi eser daha yok oldu L Etrafındaki ıncık cıncıkçılarda oyalanma, meğersem Mardin’de Telkarinin bir çeşidi olarak bildiğimiz el işçiliği Kazaziye’ymiş ve Trabzon’da yapılıyormuş, çok pahalıydı almadık.                           
Şehir merkezinde mimarı karışık olsa da, tepelerde evlerin birbirinden uzakta olması, etraflarında çay – fındık bahçelerinin olması çok hoş geldi bana. Araçla en tepelere doğru çıktık, zengin kesimin evleri genelde bu taraflardaymış. Ataturk Köşkü’ne gittik, gezdikten sonra şehre inip, Kanuni Sultan Süleyman’ın doğduğu evin bulunduğu bölgeye gittik ama kapalıydı.       
Bir başka tepe bölgesi olan Boztepe’ye gidip bir çay bahçesinde oturduk. Ancak saat 19:00 oldu ve 30 dklık bir yolculukla Akçaabat’ta  Körfez Köfte adlı bir yerde Akçaabat köfte yedik. Yanında Kaygana (bir çeşit omlet) ve Laz böreği denilen, baklavaya benzeyen ancak arada bir krema olan bir börek yedik. Bence bu börek Portekizliler’in Belem kurabiyesi ile birebir aynı ve yıkılıyor.
Laz böreği nam-ı diğer Belem kurabiyesi
Ben zaten Portekiz Karadeniz’e benziyo demiştim (bkz Portekiz yazısı) Sonrasında Zigana adli yerde horon gösterisine gideriz belki demiştik ama yorgun düştük ve şehrin biraz dışında kalan otelimize döndüp bebek gibi uyuduk.                                                                                                                                                 Ya da uyuduk sandım, meğersem Müge uyuyamamış. Otelin eksi birinci katında restaurant var ve Cumartesi geceleri çılgın eğlence oluyormuş. Yalıtım kötü olduğundan Müge uyuyamamiış bütün gece. Nitekim halk meclisi toplandı ve otel değiştirme kararı aldık. Hayatımdaki en esnek tur programı, birgün önce baştan aşağı programı değiştirmiştik, ikinci gün sıra otellere geldi J Rize’ye doğru yola koyulduk. Of’tan sahil yolunu kullanarak geçtik. Bölgenin yemyeşil olduğunu biliyordum ama doğru tanımın “mavi-yeşil” olduğunu nedense bilmiyodum: otobandayız ve solda alabildiğine deniz, sağ taraf çay setlerinden oluşan yeşilin renkleri.  
Çay setleri etrafındaki ev
Of’ta Çaykur’un Botanik Çay Bahçesi’ne gittik, valla bu seyahatte çay içmeyen bi insan olarak 10 yıllık istikhakımı doldurduğumu söyleyebilirim. Ordan  Rize bezi ürünler satan Kurular Tekstil , öğle yemeği için Hüsrev yerine Lale de kurufasulye yedik.
Ayder yolunda rafting niyetiyle Pınar adlı tesislerde durduk, güvenlik sebebiyle Haziran’a kadar no rafting, yerine Zipwire/ip aktivitesi versek? 2 yaka arasına sağlam bir ip germişler, seni ona bağlayıp, altında dere akarken karşıya geçiyosun sonra geri dönüyosun. Hayatımızda hareket olsun diyerek, Özge yaptı. En sonunda Ayder Yaylası’na vardık.
Birazdan grubun en şişkosunu (ki o benim) öldürecekler!
Hayalimde biraz daha otantik bir yer vardı ama ticarileşmiş, ortam –doğa ile uyumlu olmayan binalarla dolu bir tepeye geldik, yine de görülmesi gerekir. Biz Zafran adlı otelde kalıyoruz. Ordan tepeye bir yere yürüyerek keçi tırmanışı yaptık (nitekim çapraz bağlarım zedelenmiş, dönünce topalladım bir süre).
Hemşin helvası  dedikleri mısır unlu helva yedik, doğa fotoları çektik ve yürüyüşten aşağı indiğimizde saat 16:00’ydı, havanın aşırı soğuk olmasının dezavantajını ilk defa burada yaşadık. Eminim hava güzel olsaydı bi örtünün üzerinde yaylada çimlere kurulup kitap okuyup keyif yapabilirdik. Sonuç olarak yapacak hiçbirşey kalmadı, dışarıda sisten hicbişi gözükmüyor, odaya çıktık  ki oda buz gibi. Yapacak birşey yok, tv yi açtık ve  cidden paramızla sıkıldık. Mügeler kendilerini feda ettiler ve dışarı çıkıp şarap aldılar, bizim odada ısınıp “How I Met Your Mother” (Annenle nasıl tanıştım) dizisini izlerken şarap içtik.

Bu sırada gündüz nerdeyse “How I Met Your Father” i da çektik: Steve’ in deyimiyle “tall, dark,  handsome guy” (uzun boylu, esmer, yakışıklı çocuk)  ile karşılaşıp durduk bütün gün. Aslında bütün sadece o çocuğa değil, seyahat boyunca sürekli birilerine isim taktık. İsim taktıktan ziyade isimlerini değiştirdik J Rehberimizin adı Ahmet, kendisi aynı zamanda sürücülüğümüzü de yapıyor. Müge boş bulunduğu bir anda kendisine Murat deyince, çocuğa rehberken Ahmet, araç kullanırken Murat dedik. Sonra ben tur sahibi Devrim’e Derviş deyip bombayı patlattım. Fazla oksijen çarptı bizi herhal J
Akşam da çılgın Ayder eğlencesi kapsamında gündüz  karşılaştığımız çocuğu internette araştırdık, bu insan avı yüksek sesli söylenme sesleriyle son buldu. Tv nin altındaki masada oturuyorduk, FB maçı var ve meğersem cep telefonu tv yayınını etkiliyormuş (halen böyle bir teknoloji var yani). Tam bi pozisyon oluyo maç kesiliyo sürekli. Cezalandırıldık ve en arkaya geçtik J
Ilginç bir başka tecrübe de su ile oldu. Otelde su satmıyorlar, musluktan için diye tutturdular. Bardağa dolduruyoruz sanki efervesan tablet eritmişiz, sodalı yoğurt renginde nerdeyse. Bir dök iki dök derken bıraktık artık su dolu bardağı bir köşeye. 5 dk geçti, beyazlık yok oldu transparan berrak  su oldu. Tadına bi baktık, nasıl tatlı nasıl güzel, içtikçe içesi geliyo insanın.
Ertesi sabah 7de kalkıp otelde diğer kalan kişilerle birlikte Gürcistan – Batum’a yola koyulduk. Bizim turda sadece 4 kişi olduğumuzu öğrenince plana almıştık Batumu ve iyi ki gitmişiz. Batum yazısını ayrıca okuyabilirsiniz- tıklayın.
Gece  on gibi geri döndük memlekete,  sınırdan sonra 2-3 saatlik bir yolculuktan ve bütün gün yürümekten dolayı sağ bacak kasımı zedeledikten sonra Uzungöl’e vardik, karanlik olduğu icin dışarıda pek bişi göremesek de Gobleç adlı ahşap otelimiz sıcacıktı, resepsiyondaki görevlinin karakalem çalışmasının başarısı ile büyülendik (hiç görmedği halde Madrid'de bir bölgeyi çiziyordu) ve rahat odamıza çıktık.
Son sabah geç kalkış, sakin kahvalti ve yola koyuluş. Uzunyol Ayder gibi yemyeşil ve daha otantik bir ortama sahip, huzurlu bir alan. Gölün etrafında keyifli yürüyüş, ordan Şeflerin Yeri diye, gölün karşı kıyısında kocaman bi yerde çay-kahve molasına geçiş.
Uzungöle tepeden bakış
Çaykur’un fabrikasına gideceğimizi düşünürken (gerçi Trabzon’a vardığımız ilk gün greve girmişlerdi!) Özçay diye bir çay fabrikasina gittik. Çalışmayan bi fabrikada adam üretimi anlattı bize, biz de hayalimizde canlandırdık?? Konunun özü: Çayın en iyisi filiziymiş, sonra çiçek kısmıymış sonra da harman adı verilen dalların da olduğu karışım geliyormuş. Biz daha da sofistike takıldık ve çay çiçeğinin sadece en uçlarının kullanıldığı über bi  model aldik.
Yol bizi Sürmene Bıçakçılarının (dünyaca ünlü Türk bıçakları, nerdeyse Solingen kadar meşhur) ordaki Ayhan Sürmen Restaurant’a götürdü. Gene kuymak, kaygana, mihlama, üstüne yetmiyormuş gibi bir de Karadeniz pideleri yedik!! Biraz da merkezi görelim diyerek Trabzon Çarşı’ya  gittik, bakırcıları bulalim diye, mini Eminönü çıktı karşımıza. Özge’yi otogara bırakıp, uçağımıza biraz daha vakit olduğu için Forum Avm’de kahve içtik. Bütün seyahatin yorgunluğu ve bacaklarımın ağrısı ile topallayarak evime dönüm.  Uşaklar ne demuşlar: Dunya kuçuk :)