Disko disko partizani/ Parma - Ekim 2011

Bir fuar için  Bologna Havalimanına indik ve sonradan eskiden kamyon şöförü oldugunu ogrendiğimiz sürücümüzle birlikte Parma’daki otelimize dogru yol adlık. Aslında Reggio Emilia adlı Parma ve Bologna arasında kalan bir bölgedeyiz, tam tabiri ile kuş uçmaz kervan geçmez bir yer. Nitekim otele gittiğimizde oglen saati idi ve otelde yiyecek birsey yoktu, civarda da oyle bir yer yoktu. Parma’daki farklı bir oteldeki randevumuza giderken, yol uzerinde bir alışveriş merkezi gorduk –daha dogrusu Mc Donalds tabelası gorduk- ve oraya gittik, alelade bir pizzacıyı bulduk – Mc ten daha iyidir diyerek- ve orda bol hamurlu pizzalarımızı bitirdik.
Il Partigiano
İşimizi bitirdikten sonra Parma meydanında rehberimizle buluştuk, gittiğim bir yerin tarihçesini; okuyarak öğrenmek yerine bizzat rehberden dinlediğim ender fırsatlardan biri oldu bu. Burası da nehrin ikiye boldugu sehirlerden. Saray, etrafındaki alan konusunda bilgi aldık ve nitekim orada arkasını saraya donmus bir partizan heykeli ilgimizi çekti. Meğersem Parmalılar anti-faşist olmaları ile ünlülermiş ve şu meşhur İl Partigiano, bizde bilinen ismi ile Ciao Bella şarkısı buranın bir yerel halk ezgisi! imiş.
Küçük bir  şehir Parma, üniversitesi olduğu için genç nüfus çok fazla. O gün gezerken, tez sunumudan geçip mezun olmuş 2-3 yeni doktor gördük. Meğersem adettenmiş, Julius Sezar'ınki gibi yapraklardan bir taç takarak, pelerinle dolanıyorlar etrafta, fotoğraf çekiyorlar halkla, çok şekerdi.

Bir günlük macera: Marsilya -Eylül 2011

Kaderin alakasizca bulusturdugu 5 kisi. Bir yanlış anlaşılma sonucunda nerdeyse sadece bir günlüğüne gelinen bir tatil. Rahat koltuklar ve güleryüzlü ama biraz konuskan hosteslerin olduğu bir gece uçuşu. Gecekondu mahallesini andiran, özensiz ve metro istasyonu vari basit bir havaalani. Transfer aracı ile merkez istasyona gidiş ve taksi icin dışarı çıkmamız ile birlikte hayatin gerçekleri ile tanışmaca: iğrenç bir sidik kokusu?!,  uzun bir taksi kuyruğu ve etratfa ne taksi ne de harita yok, fareler cirit atıyor. Saat ise sabahın 4’ü.
Tam bir korku filmi başlangıcı yaptık Marsilya’da. Oysa surpriz bir şekilde Pegasus’tan hediye olarak kazanmıştım bu seyahati.  Kanal Türk’te “Aş Kendini” adlı en sevdiğim Türk seyahat programını sunan  Aydan’la olacaktık. Neyse ki, başladığı gibi kabus geçmedi.
Bu aksilikleri umursamayıp  iphone google maps ile, bar çıkışı yemek yiyen göçmenlerin arasından yürüye yürüye bulduk yolumuzu. Otelimiz ara sokakta St Louis adli mini bir otel, binanin dışı ve hatta odanin sade ama şık dekorasyonu Fransızların Provence adlı bölgesinde bulunduğumuzu hatırlatıyor. Odamızın dışında minik ama şirin bir balkonumuz bile var üstelik.

La Dolce Vita a Roma - Eylül 2011

Neye niyet neye kısmet diyerek, Irene Kasırgası’ndan dolayı iptal edilen New York seyahati sonucunda yolumuz Roma’ya düştü. İlk –ve de son- 15 yıl önce ailemle gittiğim Roma’ya aslında geçen senelerde bu bilinçli halimle J tekrar gitmek istemiş ancak fırsat bulamamıştım.
Sabah erken uçakla Roma’ya gittik, şehre inmek için oranın Havaş’ına bndiğimiz anda ayağımı birşey ısırdı ve bütün seyahat boyunca benle gezecek kaşıntım başladı. Termini –ana tren istasyonuna gittik, nasıl kalabalık nasıl gürültülü. Orada işimizi hallettik ve metroya bindik yürü babam yürü. Son gün anladık ki o metroda o kadar yürüyene kadar otele de varırmışız. Neyse Barberini meydanında Via Sistina daki Italyan aksanı ile Otel kinggi (gerçek adı Hotel King) olan bakımsız otelimize yerleştik. Bütün tatil boyunca resepsiyona her gittiğimizde birbirine benzeyen ama farklı 6 ayrı kişi duruyordu.                                                                                          Otelden ileri doğru gittik ve Voila (pardon Eccola!) İspanyol merdivenlerinin üst kısmına çıktık. Bolbol foto çektirip  meydana bakındık ve Louis Vuitton ve diğer mağazaların olduğu paralel sokaktan geçtik. Oranın ana caddesi olan Via del Corso nun sol tarafına doğru yürüdük, mağazalara, ara sokaklara girip, Piazza Saint Lorenzo’da  Teichner adlı restaurantta ilk makarnamızı yedik. Ordan bol yürüyüş (uzun bir süre şıpıdık giymek istemiyorum, döndüğümde topuklarım resmen patlamıştı), Aşk Çeşmesine varış ve abartırcasına bozuk paralarla dilek dileyiş J

2 Ekim 2011 Pazar günü Kanaltürk - Aş Kendini Programındayım!

Geçen ay Pegasus'un talihlisi olarak, Aş Kendini Programı ve sevgili Aydan ile Marsilya - Cannes - Aix En Provence'a gittim! 2 Ekim Pazar günü saat 14:00'te KanalTürk'te beni izleyin :)

Detaylar ve tavsiyeler program yayınlandıktan sonra burada..

Bir yaz klasiği, Bodrum - Temmuz 2011

Anladım ki Bodrum bana her zaman iyi geliyor.
Cuma iş çıkışında Sabiha'dan atladım uçağa. Bülent'in bana jesti sonucunda beni havaalanından bir araç aldı, Ortakent'te Palavra diye bir balıkçıya götürdü. Deniz kenarı, kumların üstünde masalar, belli gündüz şezlonlar alıyor bu masaların yerini. Bavulumu kumlarda sürükleyerek muhtesem bir giriş yaptım restauranta :) Sakin, keyifli bir yer, 10 kişilik masamızda nedense haremlik selamlık oturulmuş, üstelik kadınlar çocuk muhabbeti yapmakta. Bi an bayılcam sandım. Bu arada Gümüşlük'te Limon diye bir yer açılmış, ilk planda o vardı ama olmadı.
Son anda gitmekten yan çizdiği Ajda konseri yerine (ki nitekim kendisi iptal oldu son dakikada) Özgürlerle merkezde buluşup Adamik'e gittim. saat 2 gibi, konser iptal olduğu için yarı hüsran yarı mutlulukla şehre inen Yeşimlerle Küba'da buluştuk. Bu kadar yakınımda bu kadar enteresan bir manzaraya şahit olduğum ender bir geceden sonra demlenmiş! bir şekilde Yalıkavak'a döndük. Gene gecenin bir köründe yatış ve sabah 9da kalkıp, direk evin önündeki denize giriş. Cidden böyle bir lüks, huzur, keyif yok. Bol şükür duasından sonra Karan'la oynamaca (Yeşim'in yenilesi oğlu, 1.5 yaşında ve aç -otur- bill (bilgisayar) kelimeleri ve tabii ki işaret parmağıyla çok güzel yönlendiriyo adamı - parmağında oynatmak bu olsa gerek).
Kahvaltı, koşturmaca olmadan gazete oku, Özgür ve Zeynep gelince, evin 10 adım ötesindeki Luna Beach te bir çardak altında konuçlanma, dedikodu -iş ve uyuklama. Öylesine iyi geldi ki.. Bu arada bu sene ne vardı bilmiyorum ama denizde saldırgaç mini kbalıklar fena ısırdılar beni.
Akşam Gündoğan'da adı Cemil'in Yeri idi sanırım, 2-3 yıldızlı bir otel, önünde deniz ve üstünde iskele akşamları balık lokantası oluyor. Orada yemekten sonra, Türkbükü'ne gidiş, sağ taraftaki takıcıları ziyaret ve ordan da organik dondurmacıdan uzun kuyrukta lezziz dondurma alarak arabaya dönüş (evet saat 11 civarıydı, evet yaşlandık artık, evet Karan yanımızdaydı).
Ertesi sabah gene erken saatte- ama bu sefer uyumus olarak- kalkıp denize girmece. Sonra kahvaltı - evi toplama ve bu sefer Akyarlar tarafına, 4 aylık bebeği olan Gülüm'ün yanına gitmece. Barın bebek cok minik, çok uslu ve sessiz. Meteor Plajı'na inince işimiz çok kolaydı (cabbar bakıcı da yardımcı oldu tabii biz anne-babasıyla denize girerken). Ordan yola koyulmaca ve beni şaşırta bir şekilde Pegasus'la tam zamanında kalkış -iniş (tam Ramazan başlıyodu, uçakcana şaşırdık valla). Gece geç saatte eve geliş ve dünya bir yana Bodrum bir yana deyiş...

Enerjik Alexandroupolis - Temmuz 2011


Bir şehre, birlikte  gittiğin kişilerin anlam kattigina, şekillendirdiğine her zaman inandım. Yanında o yeri avucunun içi gibi bilen birinin olması da fark yaratır. Henüz geçen sene gittiğim Alexandroupolis’in geceyle gündüz kadar farklı yönlerini yaşarken, işte bunları düşünüyordum.
Bilge’nin başının etini yememiz sonucunda,  kendisi çocuklarını  ve eşini ve tabii ki minivanını ayarladı ve biz yola koyulduk. Akşamüstü 3 te yola çıktık.  Ipsala yerine Pazar Kule kapısından hiç beklemeden geçtik. Alex e olan yolu 45 dakika uzattık aslında ama kapılarda bekleme süresini minimuma indirmiş olduk böylelikle. Kaymak gibi otobandan geçtiğimiz için o 45 dakika bizi yormadı (daha dogrusu sürücümüz Bilge’yi). Tek  sorunumuz freni pek tutmayan aracımız oldu ama kazasız belasız atlattık J
Party crashers gibi, direk Aya Yorgi koyunda aynı isimli beach club – restaurantta yemeğe gittik. Süper gün batımı manzarası ile adambaşı 17 euro vererek deli gibi  deniz mahsulu ve meze yedik. Oradan Thraki Palace Otel deki odalarımıza geçtik.  Üstümüzü değiştirip, şehre indik, tam geçen seneden hatırladığım gibi ama ara sokaklarda mini mini açık hava barları sanki daha canlı. Geçen sene ne kadar keyifli ama sakin bir sahil kasabası gibi geldi ise bu sene tam zıttı; canlı ve enerjik.  Sahil kenarında yer alan barlardan Avalon full ve biraz gürültülü, ordan geçince önümüze çıkan ve konuşma seviyesinde müzik çalan Thema’da birşeyler içtik. 

Ayvalık , Cunda - Temmuz 2011

Aylar öncesinde biletini aldığım Bon Jovi konseri yerine Ayvalık - Cunda'ya gideceksin deselerdi inanmazdım. Konseri kaçırsam da keyifli bir tatil geçirdim. Ekuriler Nevra - Müge ve son anda fikrini değiştirip değiştirmeyeceği konusunda bahse girdiğimiz Mutlu ile kare ası oluşturduk. Cuma 18.30 daki feribota nasıl yetiştiğimize hiçbirimiz inanamadık. Bandırma'dan Susurluğa doğru giderken görmeyen kör gözlerimle arabayı kullanırken öndeki arabanın arkasında bisiklet mi var yoksa başka birşey mi deyince nedense kızları bir korku sardı ve sürücü değiştirdik. Muhtelif şöför ve co-pilot değişiklikleri, Susurluk Yörsan'da mola ve benim bu tarz yerlerde araba yıkandığını bilmemem, hemen yolun karşısındaki Starbucks a gidicez diye gecenin bir saatinde outletleri dolaşmaya başlamamız gibi olaylar eşliğinde gece 1 de daracık sokaklarda ters yönde giderek Cunda - Deniz Yıldızı Butik Pansiyona vardık - dikkatinizi çekerim Butik pansiyon??. Gece geç oldu demedik asıl ekip sahile indik ve maça piçu diyesim gelen-adını hatırlamıyorum tipik- bi yerde birşeyler içtik.

Çakma Koh Samui - Haziran 2011

Sabah 9 uçağı ile Bangkok’tan Koh Samui’ye uçtuk. Tropik ve sirin mi sirin bi havaalani, Chaweng bölgesindeki Dara Samui adli otele varis. Oda hazir olmadığı için mini ogle yemeginden sonra plaja gidis ve hayalkirikligi: İgrenc bulanık deniz, gitgit dizi geçmiyor, nerde benim memleketimin denizi..Sahilde yuruduk ve yanlari acik bungalowlarda masaj için randevu aldık. Bu esnada denize girdik, popolarımız kuma sürte sürte ıslandık.
görünüme aldanmayın

Kaotik Bangkok - Haziran 2011

Bangkok'a Nevra'nin toplantisi vasitasiyla, benim de balli ve atlangaç kisiligim sonucunda geldik.

Boğucu ve sıcak hava daha havalimanının çıkışında karşıladı bizi. Bizi almaya gelen uber bir Merso ile Sheraton Grande Sukhumvit oteline yol aldık. Şehrin içine girince gıdım gıdım gitmeye başladık, nasıl kaotik anlatamam.. Burayi gordukten sonra Istanbul'da trafik var dememeye karar verdim.
Odaya yerleşmemiz bir Sheakespeare tirajikomedisini andırsa da (detaylar için Bangkok – 1 ve 2. Gün yazısını okuyun lütfen) pencereyi açtırmak için imzaladığım "guvenligimden ben sorumluyum, atlamayacagima and icerim" yazan bir kağıttan sonra ortalık duruldu.

zen havuzu at the hotel


Tatilde nasıl giyinirsiniz?

Herkesin farklı bir bavul yapma ve tatile gitme stili var. Önüne ne gelirse bavula atanlardan mısınız yoksa aman nasıl olsa tatil deyip her kıyafeti 2 kere giyenlerden misiniz?
Mesela ben tatilde rahat giyinilir düşüncesi ile yanına az kıyafet alanlardanım..Üstelik büyük ya da ağır bavul taşımayı da sevmiyorum (nasıl oluyosa dönüşte illa büyüyo bavullar). Güselcene plan yapıyorum hangi gün ne giyerim diye ancak günün sonunda ya yeni bir kıyafet almak zorunda kalıyorum (bkz: Barselona'da tek pantalonla gittiğim ve şişkoluktan patlayan siyah pantalonum yerine aldığım kot) ya da yanımdaki birinden kıyafet otlanıyorum.

Bazıları ise dolapta önüne ne gelirse bavula dolduruyor ve sonunda yarısını giymemiş olduğu fuzuli kıyafetlerin olduğu kocaman ve ağır bir bavulla baş etmeye çalışıyor. Kısa seyahatler için olabilir ama uzun seyahatlerde gereksiz ağırlık diye düşünüyorum.

Bir de planlı ve programlı gidip, her günü defile gibi yaşayanlar var. Mesela annem.. Ortaokulda Bodrum'da yaptığımız bir seyahatteki hali hala aklımdadır mesela: Terliğinden, mayosuna, havlusundan çantasına kadar herşey kırmızılı ve uyum içinde. Ama asıl gözümün önünden gitmeyen sahne kulağındaki küpesi ve uyumlu kırmızı güneş gözlüğü sudan zarar görmesin diye denizde kafası dışarıda yüzme çabaları (gerçi gözünde lens olmasının da bunda bir katkısı olabilir).
Bir diğeri de kuzenim, 1 haftalık seyahatte her gün farklı bikini ve onla uyumlu kıyafet - terlik - çanta gitmeyi başardı. Akşamları da sektirmedi valla, biz şıpıdıktan başka birşey giyemezken Arnavut kaldırımlı sokaklarda "first be a woman" şarkısından ilham alırcasına salındı durdu (luv u). Cidden takdir ediyorum...but not me...

Sizin tarzınız hangisi?

Bangkok - Haziran 2011 (1. ve 2. gün)

Belin Bangkok'tan bildiriyor.. Kaczamandir yapmak istedigim ama beceremedigim ya da usendigim birseyi en sonunda yapiyorm: gittigim yerden daha, taze taze henuz yasarken bildiriyorum...

Bangkok'a Nevra'nin toplantisi vasitasiyla, benim de balli kisiligim sonucunda geldik. 9 saatlik uzuun bir yolculuk yaptik. arkamda oturan ve touch screen ekranda birbirleriyle yarisan arkadaslar sagolsun, hayalimdaki thai masaji gibi olmasa da yol boyunca boyun ve sirt bolgeme darbeler alarak geldim...
nerelere gidilcegi konusunda onceden guzel bir plan yaptik, isten Bugra sagolsun bize bir suru yer onerdi. hava coookkk sicak ve bir o kadar da bogucu. 4 saatlik saat farki da eklenince insan serseme donuyor. Burayi gordukten sonra Istanbul'da trafik var dememeye karar verdim. resmen ayni yerde kaliyosunuz.
Havaalaninda uber bir Merso ile karsiladilar bizi. Sheraton Gande Sukhumvit te kaliyoruz. 19. katta super genis bir odamiz var. Dun odaya bavullari biraktik biraz olayli oldu once yanlis bavul geldi, sonra bana ayri oda acmislar oraya almayah calistilar, pencereler acilmiyo muhendis!? geldi acmak icin elinde tornavidayla, bu da yetmiyomus gibi sonra da baska biri geldi ve pencereyi actirdigimiz icin" guvenligimdan ben sorumluyum, atlamayacagima and icerim" yazan bir kagidi imzalatmaya geldiler. tam tiyatro sahnesi, 10 dakikada 10 kere filan kapi caldi.

neyse bu kaostan sonra havuza bakmaya gidelim dedik ve herseyi unuttuk, kocaman palmiye agaclri, saks mavisi havuz, kocaman sezlonglar flan sanki zen tapinagi... otelden fosforlu pembis bir taksiye bindik( burada sarinin yani sira mavi ve pembe taksiler de var, biz de bunlara gay taksi dedik). adamlarla anlasmak mumkun degil, bosuna denemeyin sansinizi. allahtan oteldekiler gdecegimiz yeri soyledi, nehir turu icin bir alana gittik(adini sonra eklicem) iskele, sehir hatlari motoru kalkiyor bir de ozel tur yapan gondol gibi tekneler kalkiyor. Bangkok ta deniz yok ama vEnedikeki gibi kanallar var. Biz de dusmeden binmeyi becererek kahverengi nehrimizde gezmek uzere sandalimiza bindik, landmark lari gorduk, ara kanallara girdik, halkin deniz yerine camurdan nehir manzarali evlerde oturduguu gorduk, el sallastik. sonra baska bir noktada adini USO ( tanimlanamayan yuzen obje) koydugumuz balik sandigimiz yaratiklar gorduk. bir saatin sonunda ruzgardan serseme donmus bir sekilde indik ve 100 bahta geldigimiz yolu 200e goturmeye kalkan taksiciler yuzunden 3 taksi degistirdik. bu arada Nevra Thai lerin konustugunu ingilizceyi pek anlamiyo, ben ise 1,5 yil bir thai ile ev arkadasligi yapmis olmanin avantajini yasiyorum:) otele donmek cookkk uzun surdu, yolda nevra umutsuzca avm ler kaca kadar acik dedi, saat 6 civariydi o sirada. adam eliyle 4 yapti ve four dedi. ben de adam 10 u 4 saniyo dedim! nitekim dogru cikti. bir avm nin onunden gectik ve 10 a kadar yaziyordu, Nevra da amcaya bak dedi 10, adam da inatla 4 dedi.. aksam baska bir toplanti icin gelen gene isten arkadaslarmla longtable adli restauant a gittik- istanbul daki duruyo mu?- yarim saatlik bir yolculuk sonrasinda, sonradan otelin capraz sokagi oldugunu anladigimz bir sokaga geldik. hayatimda ictigim en aci hindisan cevizli mantar corbasini ictim... 11 gibi dondum ama uyumak cok mumkun olmadi..ancak 3 gibi uyudum, sabah 7 den itibaren surekli kalkarak 12 de kalktim... asagidaki zen tapinagi havuza gittim, kitap yuzme ile dinlenmeye devam, sonra otelden cktim biraz etrafi dolaniyim dedim, sacim da kurur bu arada diye dusunurken nasil sagnak yagmur basladi, nasil yagiyo ama hava bir o kadar sicak...isiklara beklerken yolda el arabisiyla yuruyen adam 'come' dedi bana, onu takip ettim isiklari gectim, sonra adam bana acidi bir naylon poset verdi, cantami gosterdi, basimdan sular damlaya damlaya yurudum 2-3 saat.
bu arada havanin sicakligindan mi yoksa sokakta satilan yemeklerin guzel kokusu ama ne oldugunu anlayamamdan mi bilmiyorum tek ogunle gidiyorum simdlik... bu aksam plan ayak masaji yaptrmak ve ordan da lemongrass a yemege gitmek...lets's wait and see.

Issız Stockholm -Nisan 2011

Uzun süreden beri gitmek istediğim bir yerin bu kadar boğucu geçeceğini hiç tahmin edemezdim. Yazıyı döner dönmez hazırladım ama elim gitmedi bir türlü publish etmeye de...Hatırlamak istememişçesine...
Bu arada gerçekten çok uzun zamandır Stockholm’e gelmek istiyorum. Kopenhag’daki mobilya ve tasarım müzelerini gezip ruhumu besledikten sonra kimbilir burası nasıldır diye geçiriyorum içimden. Açıkçası hayatımda hiç bu kadar şuursuz ama programlı?? bir seyahat gerçekleştirmemiştim. Programlı derken, gitmek istediğim birkaç yeri belirledim, bazıları da çok alakasız yerlerde gözüküyordu, onları da soru işareti olarak not aldım. Nitekim şans eseri yolda yürürken bunların hepsi karşıma çıktı.
Malmö’den 1,5 saatlik rahat ve 60 yaşın üzerinde hostesli bir uçuşla Stockholm’e vardım. Havalimanında danışmadaki kadın otelimin çok uzakta olduğunu söyleyince yüzüm düştü. Son bir haftada ziyaret ettiğim Berlin, Kopenhag vb geldi ve salakça bir saflıkla ne kadar uzak olabilir ki dedim.
Havaalanından bizim Havaş’ın körüklüsüne bindim ve oturacak yer kalmadığı için, arka kısımda, kafes içindeki kocaman bir kurt köpeğinin yanında 45 dakikada ayakta merkeze geldim –trafik güvenliği için bile bence bu olmamalı.
Ordan merkez tren istasyonunu buldum ve Presssbyran denilen –her yerde var bunlardan- bir yerden bilet alıp, gideceğim destinasyon icin trene ilerledim (otel ne kadar uzakta anlayın. Sabiha Gökçen’den Taksime gelip Ataköy’e geçtim resmen) Perona indim, saat gecenin 10 u olmuş, etrafta garip gurup tipler, ilk defa ürktüm. 30 dakikalık tren yolculuğundan sonra geldiğim yeri gördüğümde daha da ürktüm. Issız ama kuytuda pimp kılıklı tipler, zenciler filan. Üstelik otele gitmek daha da meşaketli çıktı. 10 dakika boyunca ıssız ve karanlık sokaklarda dolandıktan sonra Prens bilmem ne adlı otele vardım. Geçen hafta Berlin’dekinden daha gıcırdak ve zıplatıcı yataklı mütevazi odamda nedenini çözemediğim bir soğukla boğuşarak uykuya daldım.

Huzur dolu Bozcaada - Haziran 2011

Mevla’dan geçme faslındayım.... Mecnun’u bulma yollarında....Bozcaada'da...

Aman da yaz geldi nidalarıyla nereye gidelim derken, hiç gitmediğim ama yıllardır gitmek istediğim Bozcaada’ya gittik işteki all the single ladies grubuyla. Bu sefer Müge yerine Umay var, bir de demirbaş ve yeni lakabıyla Truvalı Nevra.
Internette “yerel tatlar festivali” olduğunu görüp, bol yemek ve şarap düşüncesiyle, Folklorik tur ile yola çıktık. Ancak Nevra geç kayıt olduğu için Çanakkale Truva turizm ile geldi, ismi de Truvalı Nevra kaldı. 
                                                 
                                                 İskele
Dünya tatlısı ve şahsına münhasır rehberimiz Ali Bey sağolsun, bütün seyahat boyunca “Her güzelin bir dikeni vardır” ya da “hep birlikte duş alıcaz” gibi ulvi laflarla neşemize neşe kattı.
Cuma akşamı 12 de yola çıkış, uykusuz bir gecenin sonunda Geyikli’den feribota biniş ve Bozcaada’ya varış. Ordan da şehir merkezinin biraz dışında kalan Ataol Çiftliği’ne varış. Ölmeden cennete geldim, yeşillik, kazlar, ördekler o kadar huzurlu ki anlatamam..
otelimizdeki kazlar :)

Akide şekeri Beyrut - Mart 2011

Beyrut... bana 80leri anımsatan nostaljisinden, tarçını anımsatan kehribar binalarından ve havadaki tatli ask kokusundan "akide şekerim" diyorum.
Biraz gerilerek, çekinerek ve açıkçası pek de istemeyerek –zaten iş içindi- gittim Beyrut’a. East Med Airlines ile beklenmedik bir konforlu uçuştan sonra, güneşli bir günde bol Fransızca konuşmalar karşıladı beni orada. Otel 45 dakikalık bir mesafede, biraz da oto sanayi gibi bir yerde. Her taraf manda kasa ya da balina kasa mercedes kaynıyor. Sanki 1980 ler Istanbul’u, birazdan da Özal çıkacak tvye.
Her yerde doların geçtiği tek yabancı ülke dediler, gerçekten geçiyor ama geriye Lubnan parası veriyor her yer – ne anladım bu işten. Otele bavulu bıraktıktan sonra çalışmak istemedim ve Solidaire de adı verilen Downtown’a indim. Kehribar rengi duvarlı mağazalar, kokoş markalardan ne ararsanız var. Burası denize de yakın bir alan. Bu kokoş mağazalara ve denize arkanızı verince Nejmeh meydanına geliyorsunuz. Burada bir saat kulesi var ve meydanın dört bir yanından sokaklar var, şirin kafeler, mağazalar yer alıyor. Tam turistik, özellikle yaz akşamlaır çok keyifli oluyormuş. Gene burada Al Rıfai diye bunların meshur bir kuruyemis - cerez zinciri var, almadan gelmeyin, bu meydana yakın bir yerde- Nike mağazası var, oradan asagı inince yer alıyor.

Nejmeh Meydanı (ben bütün seyahat boyunca Necdet dedim gerçi :)

Dubai artık memleket sayılır - Şubat 2011

Çokuncu defa Dubai yazışım oldu ancak bu seferki, uzun bir süre için sonuncu olacak, temin ederim sizi :)

Bircok hayalim vardi: bu sefer uzun kalıyorum, aman da colde safari yaprim, arabian nights a katilirim hatta daha basitinden, otelin deniz kenarinda olmasinin avantajini kullanarak her sabah deniz kenarinda yururum ya da firsat olursa otelin havuza girerim...hayaller hayaller....
Gerceklere donersek eger, saat 20 ucagi ile yola ciktim. Gazan mübareak olsun, uçakta inşhallah bir kısmet oturur, şeyh bulmadan gelme nidaları eşliğinde yola düştüm gene. Umre’ye giden ve havlularla dolanan amcalar, onları geçirmeye gelen sulaleleri ile havaalanı sanki Esenler Otogarı olmuş. Cümbür cemaati atlattıktan sonra sıra uçağa binmeye geldi. Yanıma oturan kısmeti kısaca tarif ediyorum: Zekeriya Beyaz’ın bıyıksız olanı ve alkol kokanı. Yol boyunca saolsun amca tuttu beni surekli. Film izlemeye calisiyorum neye guluyosun filan demeler.
Bir de yola çıkmadan önce fazla yemek yemem normalde, o gun salak gibi susatıcı şeyler yemişim, nasıl susadım uçakta. Hostesten şişeyi vermesini rica ettim, sürekli gidip gelmeyin dedim, kadın da demez mi bir rahatsızlığınız mı var diye. Ben de şeker başlangıcı dedim –aslında yalan da sayılmaz ama Allah korusun-. Ancak su için Allah hiç kimseyi bu duruma düşürmesin. Neyse ki acıdı bana, getirdi şişeyi. THY not almış, Belin’e low calorie menu gidecek diye, sekmedi bu sefer. Yemek zaten hafif, bi dilim ekmek gelmiş yanında, yanımdaki amca duydu ya su isterken şeker muhabbetini, aman kızım o patatesi yeme aman kızım ekmek yeme diye. Hadi dedim boşver yeme, ay sonra canım bi çikolata çekti, yanımdaki poşette duruyo, adam sürekli bakıyo diye yiyemedim. Neyse uçak yolculugu bu kadar yeter.


Eine Wochenende in Berlin, Nisan 2011


Hersey yeni isimden arkadasim Nevra'nin dogumgununu yurtdisinda kutlayalim konusmalari ile basladi. Londra diye baslayan macera, ilginc ama keyifli bir sekilde Berlin'de sonlandi!
Ucak bileti ayirtirken Pegasus'un Berlin Hanım Berlin ucak saati 23:25tir gibi kurdugu ozel ! cumlelerden sonra, ilk defa Pegasus ile yurtdışına uçtum -müthis sıkışık koltuklar ancak rahat ve zamanında bir ucus sonucunda kuyrugun en sonunda kalarak 1 saat pasaport kuyrugunda bekledim.
Dısari ciktigimda Schonefeld havalimanından o saatte taksi disinda ulasimin olmadigini ogrendigimdeki hayal kirikligim, merdivenlerin altindan koca gobisli prensimin cikmasi ile sona erdi. Kurtarıcım Halis Dayı, 70 yaşlarında, tombul bir amca. Yol boyunca konusmalarımızdan ogreniyorum ki kendisi 40 yıldır Berlin'de ve gece uyku tutmadiginda Turkleri sehre goturuyor?? Ogrenciyim deyip bir de indirim aldiktan sonra arabasina bindik ve ben yol boyunca "ne gerizekalısın, adam ya tecavuz etse" diye kendime kufrettim icimden. Neyse ki, sağ salim ve hatta ustune bir de mini şehir turu yaparak geldik Angleterre adlı otelimize. Aslında, navigasyona adres girip de kendi bildiği yolu gostgermedigi için birkaç kere "saçmalıyo bu alet gene" deyince korkmustum ama vardik en sonunda.
Kagittan yastik ve gicirdayan yatagimda hemencecik uyuduktan sonra sabahin korunda uykusuz ve yuzu gozu sis kalktim. Muge ve Nevra disinda Cagla ve onun arkadasi Aysegul de sans eseri Berlin de - onlarin yonlendirmesi ile ayni otelde kaliyoruz. Merhabalastiktan sonra herkes kendi yoluna gecti. Bu arada bir gun once Nevra bana ince bir mont alsan yeter dedi ve hava nasıl soguk anlatamam. İşin güzel kısmı hatun yanında deri monttan kayak montuna kadar herseyi getirmis, bir elektrikli battaniyesi eksik...

EN SONUNDA, ÖZGÜRLÜK!

Saçma sapan bir bahane ile blogların kapatılması sonucu yazamadım bir süre. Gerçi seyahat etmekten yazmaya da vakit pek olur muydu bilmiyorum.

Dunden beri hiç uyumamış ve Beyruttan bu sabah dönmüş, yarın akşam da Berlin'e gitmek üzere hazırlıkları yapmış bir insan olarak, blogları kapatarak zorunlu ara verdirenleri kınıyorum!

Bir sürü yer, bir sürü komik hikaye birikti yazacak, az sonra!

Kısa bir yolculuk hikayesi, Dalaman & Göcek - Şubat 2011

Bu benim yurtiçinde en kısa seyahat rekorum oldu!
Aksam 7 ucagi ile Dalamana gittik. Uçak sanki Dalaman'a değil de Ingiltere'ye gidiyor. Nerdeyse Turk yok... Tipik bir şekilde rötarla kalkıp varmamız gereken zamanda kalktık -o zaman neden rötarlı kalkış zamanımız kalkış saati olmuyor bunu anlamıyorum-.
Havalimanından çıkarken keşke bizi karşılayan biri olsa dedim -ne alaka di mi, kimseyi de tanımıyorum oralarda- Nitekim dualarım kabul oldu ve araba kiraladığımız şirketin görevlisi bizi karşıladı... Arabamıza binip, çakırlı çukurlu yollardan geçip Hilton Dalaman'a vardık. Otel kapalı, biz görelim diye satış müdürü gelmiş. Geniş bir arazide, çok hoş odalara, manzaraya, alanlara sahip. Her tarafa girip çıktıktan sonra 11'e doğru hapşırma ve öksürmeler arasında orada kalamayacağımız için, Göcek'e doğru hareket ettik.
Yıllardır hayalimde olan bir yer Göcek,  bir türlü kısmet olmamıştı. Aslında gecenin bir köründe gittiğimiz için gene pek birşey göremedim. Bir tek denizin üzerinde oldugunu tahmin ettiğim ihtişamlı tekneleri görebildim- gerçi buna bile değebilirdi!.
Yanımda şirin mi şirin bir yol arkadaşı var. Seni daha önceden kaldığım bir otele götürücem dedi, sezon açılmadığı için aslında kapalı olan ama bize jest yapan Vira Apart'a geldik. Ortada havuzu bulunan, 2 katlı villaların oldugu şirin bir alan. Eminim yazın çok keyiflidir konaklamak. Odaya girince, ısıtmanın sadece salonda yer alan klimadan oldugunu görünce bir anda bana dank etti! Yatak odası ve banyoda nefesimle hava akımı oluşturup yağmur yağabilir!
Nitekim salondaki koltugun uzerine battaniyeyi serip, koltugu direk klimanın önünne çekip gürültülü bir uyku / uykusuzluk hali yaşadım maalesef...Sabah gene 6da kalkıp Hilton Dalaman'da bir tur daha attık gün gözüyle de görelim diye. Oradan da 9 uçağı ile - evet harbi kısa oldu- şehrimize döndük. Bu sefer cidden  "Dünya Küçük" dedik!

Saklıköy, Şubat 2011

Bu yazı itibariyle, follower sayım kadar post um oldu! Hayırlısı olsun :)

Efendim, Saklıköy, nam-ı diğer Ishaklıköy'ü Polonezköyü geçtikten sonra ulaşılan bir köy. 2. köprüden Kavacık sapağınndan Polonezköy tabelalarını takip edince 40-50 dk da varılabilecek mesafede, bir haftasonu için güzel bir kaçış.

Geçen cumartesi sabahı, kış güneşieşliğinde, arabayla kendimce ilk uzun yolumu yaptım Saklıköy'e giderken. Polonezköy'ü geçtikten sonra bir 15-20 dk daha gitmek gerekiyor. Şansıma o gün ellerinde küreklerle ihtiyar heyeti olsa gerek, yolları kazıyorlardı, bütün çukur olmuştu her yer.  Village Park adlı konaklama alanını :) geçip, bizim kalacağımız Saklıköy'e vardım. Biz derken şirketcene kaldık ve kapattık zaten orayı. Bu aslında çokuncu gelişim buraya..
Burası tam bir country club. Ahşap evler odalar, doğanın içinde yeşillik ve hatta onun da içinde açık bir yüzme havuzu. Hatta dahası da var; büyük? bir Manej, süper bakımlı atlar (atların suratları deveye benziyormus megersem, bir de 600 kg lermiş.. .)

Bütün gün koşturma içerisinde gidip geldikten  sonra, western concept li bir parti alanına döndürdüğümüz manejde bol kahkaha ve kovboy şapkaları ile sevimli insanlar güruhu (ben Meksikalıydım, Taco Belin oldum  :)

şapkamı çıkardığım bir an....

Birazdan oturucaz :)
 Geç ve yorgun yatışın ardından sabah kuvvetli bir köy kahvaltısı yaptık. Sonrasında kahvaltı alanının aşağısında kalan yemyeşil alanda şezlonglara bıraktık kendimizi. Önüm sağım solum her yer yeşil, aylardan Şubat değil sanki Mayıs; hafif bir meltem, uzatmışım ayaklarımı sehpaya, gözümdeki güneş gözlüğü bile yetmiyor, oyle parlak, öyle huzurlu ve hiç kalkasım yok. Ama  malum ev sahibi modu, tüm misafirleri de gönderdikten sonra toparlanıp çıkıyorum. Son 10 günümü düşünüyorum, geçen cumadan beri 4 ayrı ülke, 5 farklı şehir / mekan.. Bu sefer ciddenb dünya küçük diyorum!

THY'den komik sürpriz! - Ocak 2011

Kopenhag'dan simdi geldim ve gulsem mi aglasam mi dedigim bir surpriz yapti bana THY!

Miles and Smiles kartimi 6-7 yil once almistim. Kayit olurken koltuk - yemek tercihlerinizi vb belirtiyorsunuz. Ben de o zaman light yemek tercih etmisim. Etmisim diyorum cunku bugunku ucusa kadar hep normal yemek geldigi icin unutmustum! Sonrasinda bugun eve gelince kontrol ettim, evet light tercih etmişim. Sonra düşününce aklıma geldi, haklarini da yemiyim tabii, 6 yıllık süre zarfında 1-2 kere daha geldi galiba.

Şu durumda 2013 yılında dejavu diyeceğim sanırım :)

Lukse yolculuk, Dubai - Ocak 2011

Yılın ilk seyahati 8 kişilik bir minivanla havaalanına giderek başladı. İçerideki herkes ayrı dil konuşuyor, öyle enternasyoneliz. Emirates'in bir görevlisinin bizi özel olarak karşılamasından anlamalıydım aslında lükse yolculuk yaptığımı!

Konforlu bir uçuştan sonra Dubai'ye vardık. Vizemizi elektronik olarak aldığımız için "göz taraması" diye ayrı bir bölüme yönlendirdiler bizi. Ben de zannediyorum ki teknolojik bir ortam var, gözlerimi tarayıp kaydedecekler. Oysa adam sadece bana baktı ve vizeyi kaşeledi! Anlaşılan o ki, görevlinin kendi gözleriyle beni görmesine göz taraması diyorlar!

Çıkışta Emirates'in bizi karşılayan jipleri ile! Amwaj Rotana adlı Jumerai'deki otelimize vardık. İhtişamlı ama ferah lobide köle tadında, paşam iyi misiniz modunda, gay görevliler bizi karşıladı. Bütün yolculuk boyunca da bu tarz görevliler peşimizi bırakmadı!
Internete bağlanma peşinde geçen aç bir sabahtan sonra World Trade Center'a geçtim, oraki toplantıların bitimiyle Fairmont Otele gittim, burada da gene lüks ve ihtişam akıyor. Sonra yeteri kadar otel görmemişiz gibi Armani Otele gittik. Dışı metal yığını olsa da içerisi o kadar kaliteli ve şık ki. Duvarlar ahşap kaplı, güzel bir koku, orkideler çeşitli yerlerde. Minimalist bir oryantal dekorasyon hakim. Açık havadaki etkinlik alanına inerken dibim düştü. Karşımızda Dubai Mall, onun önünde bir havuz var, havuz Ali Samiyen'den büyük. Akşamları bir sürü ışıklandırma filan. Orada etkinlik yapacağımızda asıl izlenimlerimi yazacağım size.
Armani Hotel

İyi seneler! - Ocak 2011

Herkese mutlu - sağlıklı - keyifli ve bol seyahat edecekleri yeni bir yıl diliyorum!

2010 bilançosu: 20 seyahat ve yaklaşık 17 bin kilometre yol (dunyanın etrafı 40 bin km -ha gayret 2011 de tam tur atma hedefim var :)