Issız Stockholm -Nisan 2011

Uzun süreden beri gitmek istediğim bir yerin bu kadar boğucu geçeceğini hiç tahmin edemezdim. Yazıyı döner dönmez hazırladım ama elim gitmedi bir türlü publish etmeye de...Hatırlamak istememişçesine...
Bu arada gerçekten çok uzun zamandır Stockholm’e gelmek istiyorum. Kopenhag’daki mobilya ve tasarım müzelerini gezip ruhumu besledikten sonra kimbilir burası nasıldır diye geçiriyorum içimden. Açıkçası hayatımda hiç bu kadar şuursuz ama programlı?? bir seyahat gerçekleştirmemiştim. Programlı derken, gitmek istediğim birkaç yeri belirledim, bazıları da çok alakasız yerlerde gözüküyordu, onları da soru işareti olarak not aldım. Nitekim şans eseri yolda yürürken bunların hepsi karşıma çıktı.
Malmö’den 1,5 saatlik rahat ve 60 yaşın üzerinde hostesli bir uçuşla Stockholm’e vardım. Havalimanında danışmadaki kadın otelimin çok uzakta olduğunu söyleyince yüzüm düştü. Son bir haftada ziyaret ettiğim Berlin, Kopenhag vb geldi ve salakça bir saflıkla ne kadar uzak olabilir ki dedim.
Havaalanından bizim Havaş’ın körüklüsüne bindim ve oturacak yer kalmadığı için, arka kısımda, kafes içindeki kocaman bir kurt köpeğinin yanında 45 dakikada ayakta merkeze geldim –trafik güvenliği için bile bence bu olmamalı.
Ordan merkez tren istasyonunu buldum ve Presssbyran denilen –her yerde var bunlardan- bir yerden bilet alıp, gideceğim destinasyon icin trene ilerledim (otel ne kadar uzakta anlayın. Sabiha Gökçen’den Taksime gelip Ataköy’e geçtim resmen) Perona indim, saat gecenin 10 u olmuş, etrafta garip gurup tipler, ilk defa ürktüm. 30 dakikalık tren yolculuğundan sonra geldiğim yeri gördüğümde daha da ürktüm. Issız ama kuytuda pimp kılıklı tipler, zenciler filan. Üstelik otele gitmek daha da meşaketli çıktı. 10 dakika boyunca ıssız ve karanlık sokaklarda dolandıktan sonra Prens bilmem ne adlı otele vardım. Geçen hafta Berlin’dekinden daha gıcırdak ve zıplatıcı yataklı mütevazi odamda nedenini çözemediğim bir soğukla boğuşarak uykuya daldım.


Sabah 10 gibi otelden çıktım, sanki milyon kez gelmişim de görülecek başka yerler yokmuş gibi tam otelin karşısındaki alışveriş merkezine dalıp çeşitli kozmetik ürünleri aldım. Farkediyorum ki ben tam bir kozmetik canavarı olmuşum, ilginç ne bulursam alıyorum. Bir başka tespit de yalnız olunca kendimi alışverişe veriyorum.
Bu arada hayatımda ilk defa nakit para harcamadan, herşeyi kredi kartı ile alarak bir seyahat gerçekleştirdim, takside, Mc donaldsta, kitapevinde her yerde...
Neyse, bir gün önce aldığım 1 günlük tren kartı ile bindim trene, Gamla Stan adlı “Eski Şehir” anlamına gelen istasyonda indim. Hafif etrafı dolaştım. Tam da sevdiğim gibi daracık sokaklar, Ortaçağdan kalma Arnavut kaldırımları.
kızlar misket oynicak
Vasterlanggatan adlı sokakta bir sürü souvenir shopları arasından geçerek ilk önce Nobel Müzesine geldim. İçeri girmeye niyet ettim ama o kadar uzun bir kuyruk vardı ki vazgeçtim. Oradan dümdüz ilerleyip Drottningholm Palace adlı Kraliyet Sarayının avlusuna vardım.
Kraliyet Sarayı
Merdivenlerden aşağı indim, dümdüz ve şuursuzca devam ettim. Bir kalabalık güruhu üzerime gelmeye başladı, meğersem Drottningatan adlı upuzuuunn bir alışveriş sokağına çıkmışım, ben diyim İstiklal Caddesi, siz deyin König Strasse (Stuttgart), ya da başka bir yer. Bir süre sonra 2 mağazada bir H&M görmekten içim dışıma çıktı, Gina Tricot diye benzer bir mağaza zinciri var, orası tavsiye olunur. Lagerhaus ve Design Torget adlı ev eşyası satan yerlere girdim. Sonra bir PUB gördüm ve aa ne güsel dedim, yanından geçince vitrini oldugunu ve aslında P.U.B. nin bir department store un kısaltması oldugunu anladım ve içeri daldım. 8 aydır gittiğim her yerde kuzenim için aradığım şampuanı orada buldum? Yolun sonuna doğru ilerledim, geri döndüm ve paralel sokakların birinde bir pazarın olduğunu gördüm. Mavi renkli KonzertHuset – konser evi- nin önünde renkli renkli çiçekler, meyveler çok güzeldi. 1-2 standda bizim pazarcılar gibi çığıranlar vardı, gittim yakından baktım, tabii ki Türk.
Mavi konser binası
Geldiğim gibi geri gidip, şehrin eski kısmına yürüdüm, bu sefer bir alt sokak olan Stora Nygatan dan ilerledim, burası da kalabalık, daracık bir sokaklar topluluğu. Viking şapkaları, geyik boynuzları, çeşitli İsveç hatıralarının yanı sıra birçok sanat galerisi vardı burada. Başlangıç noktama ulaştığımda, eski şehri arkamda bıraktım ve karşı yola Slussen adlı semte doğru ilerledim. Burayı seçmemim sebebi insanların da oraya yuruyor olmasıydı. Nitekim yarım saat önce gördüğüm tüm mağazaların aynısı ile yine karşılaştım, bir Gina Tricot a girip çeşitli yüzükler aldım. Hornsgatan adlı alandan geçtim, orada birçok ev dekorasyonu mağazasına girip çıktım. Oradan dümdüz ilerledim ve ufukta büyük bir balon gördüm. Buranın belki giderim listemde olan Ericksson Globe olduğuna kanaat getirdim ve yürümeye devam ettim. Bir sürü mağaza geçtim, arada bir girdim çıktım ve bir otobana geldim. Ve yürümeye devam ettim. Sanırım 1 saatlik yürüme, kalçamda ağrı ve taban yanması sonucunda dilediğim yere varmıştım. Burada özellikle hokey maçlarının yapıldığı ancak ayrıca konser, büyük gösterilerin de gerçekleştirildiği bir alan. Acıkmıştım ve tek başına bir kafede yemek yemek istemediğim için önüme çıkan ilk yer de McDonalds oldugu icin, sonrasında suçluluk duyduğum bir yemek yedim- gerçi o kadar çok yürüdüm ki, guilt free olabilirim :)

Ericksson Globe
Skyview diye birsey duymuştum, 16 kişilik bir şeffaf küre, bu Globe un tepesine çıkıyo. Hadi gidiyim dedim, zaten akşam arkadaşımla olan buluşmama kadar yapacak başka işim yoktu. Önce salak bir film izlettiler bize, sonra yavaş yavaş yukarı çıktık. Gören de manzara var sanır. Sol tarafta ufukta eski şehir – klise, saray filan ama biri söylemeze anlaşılmıyo bile. Arka tarafta Unesco koruma alanında olan bir mezarlık? Sağ tarafta ise inşaat –önümüz globe a bağlı idi, orda beyazlık dışında bişi yok.

Skyview
Bir kadından fotoğrafımı çekmesini rica ettim, o da korkarak kocasına söyledi ve o çekti? Ordan çıktım trene giderken İsveçte yaşayan ama İngiliz bir hokey hocası bana trene nasıl gidildiğini sordu, birlikte trene bindik, merkez istasyona kadar ordan burdan bahsettik. Ben Kungsgatan dan dümdüz yürüdüm ve mağazaların çoğu kapanmaya başlamıştı bile. Gittim gittim, birden kendimi gene mavi konser binasının önünde buldum ve sevindim gereksiz yere. Orada bir sinema vardı vakit geçsin diye girdim, hepsini görmüşüm. Aynı sokaktan dümdüz devam ettim ve Biblioteksg adlı bir sokağa çıktım. Burası Rolex, Anne Klein gibi markaların olduğu bir sokak. Sokağın sonundan sola döndüm, gene markalar devam ediyo, için rahatladı H&M görmekten cidden kusacaktım çünkü. Metroya binmek için tekrar sola döndüm ve Birger Jarlsgatan a vardım, artık Max Mara sı, Massimo Dutti si, herşey buradaydı. Sanırım ilerlesem biraz daha devam ederdi ama artık takatim kalmamıştı ve trene binip dünyanın bir diğer ucundaki otelime dönmek üzere yola koyuldum.
Otelin önündeki avm ye gene girip, bu sefer bir kitap aldım, odama geldim, akşam buluşmayı planladığım arkadaşımla buluşamayacağımızı öğrendim ve üzüldüm acikcasi, ne yapıcam oldum. Üstelik odam bir soğuk bir soğuk anlatamam –meğersem ısıtıcı bir şey yokmuş odada? Bunun üzerine Stockholm bu kadar yetti bana dedim, bu arada da erken dönmemi gerektiren başka bir durum daha oldu ve ertesi gün 17.00 de olan biletimi erken uçakla değiştirdim.. hayatımda ilk defa. Hem de gelmeyi böylesine istediğim bir yerde.. Anladım ki ben arkadaşlarımla bi yerlere gitmeliyim, güzel yemekler yemeliyim ya da denemeliyim.
Bu arada gitmek isteyip de gidemediğim yerler: Nobel müzesi / Arkitektur Museum / Svensk Form Designcenter. Götgatsbacken- adından kaybediyo ama gece hayatı süpermiş
Bir de Stockholm birçok adanın birleşiminden oluşuyor, örneğin Gamla Stan ile Slussen arasında ya da Drottningatan arasında köprüler var. Bazı noktalara ise feribotla geçiliyor.
Gamla Stan dan şehre bir bağlantı
Hayatımda ilk defa dünya küçük yerine “odam bana dar” dedim.

0 comments:

Yorum Gönder