Barselona, Şubat 2007

Soğuk bir Şubat ayının ilk gününde; burkuk bileğim, annem ve büyük kardeşim Banu Abla ile Barselona’ya gitme kararı aldık. Bayram değildi, seyran değildi, sadece bir perşembeydi ve neden bu tarihi seçtiğimizi hatırlamıyorum.

Pratik bavul yapıcam diyerek yanıma aldığım tek pantalon, daha gidiş uçağında patlayınca (evet o zaman da topaçlaşmıştım :) iner inmez bir mağaza bulma derdi sardı beni. Üstelik de seyahatlerde yerel mağazalar dışında alışverişi hiç sevmem.
Yıldızcığımla La Rambla'da
Hava buz gibi ama şansımıza güneşliydi; böylelikle tadını çıkartabildik şehrin, bileğimin sancısını bile unuttum. İlk istikamet, bizim İstiklal Caddesi’nin muadili olan ve oranın en merkezi noktalarından biri olan La Rambla caddesindeki otelimiz: Hotel Lloret. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine internetten ayarladık: çok merkezi, fiyatlar uygun, odalar temiz ancak çok sıkışık. Annemin yatağı, odada kapı olmasa koridorda duracaktı nerdeyse.
Hayat kurtarıcı Mare Magnum
Tekne gezisinde donarken











 Vakit kaybetmemek için şehri keşfe çıktık. Denize doğru yürüdük. Kocaman bir meyve ve şekerleme pazarı olan La Bouqueria’ya girdik, oradan düz gidince Kristof Kolomb heykeline – Mirador de Colom vardık. Solda denizcilik müzesi / liman işletmeleri gibi tarihi bir mekanın, karşıda ise marinanın, restaurantların ve bir avm nin olduğu Mare Magnum adlı alana geldik. Nerden aklımıza geldiyse bitmek bilmeyen üstü açık bir tekne turuna çıktık ve üşüdük. Dönüşte Mare Magnum’da, Zara’nın alt markası olan (defolu ya da ucuz ürünler) Lefties’den birkaç parça kıyafet aldım da annemin “sen bavul yapmamışsın ki, üstündekilerle atlayıp gelmişsin” diye dalga geçmesinden kurtuldum.


Ana, Banu Abla ve moi @ Comtel
İspanya’ya gelipte Tapas (minik İspanyol mezeleri) yememek olmaz diyerek, gene önceden tavsiye edilen ve La Rambla’nın kuzeyinde kalan Comtal adlı restauranta gittik. Tam iş çıkışıydı ve Barça halkı tıklım tıklım doldurmuştu mekanı. Bu arada domatese alerjisi olan biri olarak bol domatesli gelen tapaslardan fazla tadamadım ama sonrasında gittiğimiz Don Pancho aldı mekanda bol bol sangria içtim.

İkinci günümüzde otelin solundaki Playa Catalunya adlı meydandan Barcelona Bus Turistic otobüslerine 2 günlük bilet aldık. Bu otobüslerde şehri belirli rotalara bölmüşler; böylelikle istediğimiz yerde inip –binip istediğimiz kadar gezebildik.
Şehri anlatmadan aç parantez: Barça’ya bir beklentim olmadan hatta pek araştırma bile yapmadan gitmiştim. Ancak mimari, tasarım ve yaratıcılıkla beslenen biri olarak şehrin sürprizli yapıları, mimarisi beni çok etkiledi ve ruhum bolca beslendi. Gaudi’ye hayran kaldım, şehrin cesur belediye başkanının (her kimse); bir deliye=Gaudi şehri bir tual/atölye olarak kullandırtmasını takdir ettim.  
La Pedrera
Otobüsün üstü açık üst katına atladık ve karşımıza bir anda -ki yürüme mesafesinde aslında- Casa Battlo by Gaudi çıktı. Sanki peri masalı, Alice Harikalar Diyarında’ nın şehre kurulmuşu gibi, müthiş kıvırımlar, hayal gücünü aşan bir bina. Daha yeni sindirebilmiştim ki, bu sefer La Pedrera geldi önümüze. Gene Gaudi’nin eseri, Kapadokya’daki peribacalarını nın Nişantaşı’nda olması gibi, aynen öyle beklenmedik ama bir o kadar da estetik ve zarif.

Çıkışta Picasso müzesine gittik. Resimden pek anlamam ancak gene de ilginçti. Özellikle ressamın daha önce hiçbir yerde görmediğim karakalem pornografik çalışmaları bizi şaşırttı. Öğlen yemeği için bir gün önceden bildiğimiz, deniz kenarındaki MareMagnum’a gittik, oradaki adını unuttuğum bir yerde deniz mahsüllü ama “sin tomat -domatessiz” Paella ‘mı yedim. Süperdi! Sonrasında annemle Banu Abla, aynı bölgedeki, Avrupa’nın en büyük akvaryumuna gittiler, ben daha birkaç ay önce Japonya’da balığa doyduğum için civarda window shopping yaptım. Sonrasında otobüsle biraz daha ilerleyip, liman ve plajların olduğu bölgeden geçtik ancak cidden yorgunduk ve güneş gittiği için hava da serinlemişti, biz de otele döndük.
Ateşli Flamenko gösterisi
Akşam biraz dinlenip, sigara yasağı o zamandan orada başlamış olduğu için, 82 restauranta girip çıktık. En sonunda gene La Rambla’da ismiyle müsemma Attic adlı, aşırı lezziz etleri olan teraslı bir yerde yemek yedik. Çıkışta yürüyerek, sabahtan yer ayırttığımız flamenko gösterisine gitmek için El Patio Andaluz’a gittik. Biliyorum çok turistik, hatta belki cheesy de denilebilir ama Barça’ya gidip de flamenko gösterisi izlemeden dönülmemeli. İnsanın sahneye atlayıp dans edesi, adamın üstüne atlayası, kadını kıskanası geliyor. Gecenin devamında gençler (annem ve Banu Abla) bir bara gittiler ve ben tavuk ise zonklayan ayağımla odaya dönüp uyudum.  
Sagrada Familia
Annem ve üzümler
3. günümüzde turumuza Sagrada Familia ile başladık. Gene Gaudi’nin bir eseri. Dünyadaki en yüksek klise olması hedeflenmiş ancak bir türlü tamamlanamamış. Klise deyince akla Gotik mimarisine sahip, klasik hatlarda düz bir klise gelmemeli. Öyle bir klise düşünün ki kulelerinin tepesinde kocaman rengarenk üzümler var. O üzümleri görebilmek de öyle kolay değil, dışarıda uzunca kuyruk bekleyerek (ki hatırlatırım aylardan Şubat) 2 euro karşılığında bir asansöre bindik. Üzümlerimizi görüp, resimlerimizi çekip ordan tek kişinin sığabildiği spiral merdivenle başımız döne döne aşağı indik. Gene de değdi.  
 
Parc Güell
Oradan gene otobüsümüze atladık ve bu sefer de Gaudi’nin evinin olduğu Park Güell bölgesine gittik. Hem parkı gezdik hem de üstadın evini. Mobilyaların bir kısmını bile kendi tasarlamış, tekrar ediyorum: “hastasıyım” :)

Kraliyet sarayı önü
Sonra Barcelona futbol klübünün stadı olan Camp Nou önünden geçerek (ben inerdim de yanımdaki bayanlar pek istemedi) Palau Reial (kraliyet sarayı) ‘ın olduğu semte geldik. Önce tarihi bir arenanın olduğu bir meydanda iniyorsunuz (maalesef şubat ayında boğa güreşi yoktu, ne kadar hunharca olsa da İspanya’ya özgü “must see”), arenayı arkanızda bırakınca şehrin fuar alanındasınız ve heybetli kraliyet sarayını görüyorsunuz. Erişebilmek için milyon merdiven çıkmanız gerek. Biz ordayken yoktu ancak yazları orada görülmeye değer ve çok keyifli bir müzik- ışık – su gösterisi oluyor (ki aynı yılın yazında onu da deneyimleme şansım oldu, ilerleyen günlerde yazacağım). Pestili çıkmış bir şekilde otelimize döndük. Playa Catalunya’daki mağazaları, paralel sokakları, oranın Boyner’i olan El Corte Ingles’i tavaf ettik, bu arada La Rambla’nın paralelinde çok güzel ayakkabıcılar var. Akşamına gene MareMagnum bölgesindeki balık restaurantlarından birine gittik ve kendimize bol jumbo karidesli, midyeli, balıklı bir deniz mahsulü ziyafeti çektik.

Pazar günü son günümüzdü ve her yer kapalıydı. Havaalanına gitmeden önce benim ısrarımla bir süper market bulduk ve yerel bazı yiyecekler aldık. Mutlu mesut bir şekilde evimize döndük ve pequeño mondo* dedik.

*İspanyolca “dünya küçük”



Selanik ve Alexandroupolis (Dedeağaç), Haziran 2010

Yazın gelmesini değerlendirerek, uzun zamandır birçok kişiden duyduğum Alexandroupolis (Dedeağaç – kısaca Alex) e gitmeye karar verdik. Planımız, fotoğraf kursunu yeni bitiren Yeliz’in fotoları çekmesi, benim de sonrasında yazmam. Biri çeker biri yazar :)

Esenler - Metro Tur
Hazır oralara gitmişken Selanik’e de bir uğrayalım diyerek, Metro turdan bilet ayarladım. Hayatımda ilk defa – ve artık son defa- otobüsle yurtdışına çıktım. Aslında ilk başta herşey çok iyiydi. Öncelikle kişi başı gidiş-dönüş 140 tl gibi Bodrum’a bile gidemeyeceğiniz bir rakama bilet aldık. Giderkenki otobüs çok ferah, serin, geniş koltukluydu; zamanlamalar süperdi ve hatta her koltuk için özel tv bile vardı. Asabi + gay muavin bile sinirlerimizi bozamadı taa ki Yunan sınırına gelene kadar. Öncelikle 1 saat dışarıda bavullarımızın uykulu köpek tarafından koklanmasını bekledik. Gecenin 3’ü olması ve bir saattir ayakta olmamız sebebiyle, bir pencere kenarına tünemiştik ki, kalantor amcanın biri, o pencerede oturan herkesi içeri aldı! Türklere kıllık yapıyolar diye düşündük ancak etrafımıza baktığımızda aslında bir fıkarayı yaşadığımızı farkettik: Koreli bir çift, 3 İngiliz delikanlısı, 1 rastalı Japon, bir Ukraynalı kadın ve biz. Ne olduğunu anlamadan, bir odaya alındım, üzerimde sadece külotumla kaldım ve tek kelime İngilizce bilmeyen kadın polis vücudumda uyuşturucu aramaya başladı!! Yaşadığımız travmanın izi herhalde yüzümüzden belli oluyordu ki, kalantor amca acıyıp “bu şekilde o kadar çok uyuşturucu yakaladık ki” dedi.
Electra Palace



Yolun geri kalanını (toplam 11 saat sürüyor) uykusuz geçirerek Selanik’e vardık. Hava 40 derece civarı, şehrin en merkezi yeri olan Aristoteles Meydanı’ndaki otelimiz Electra Palace’ a doğru yürüdük. Aristo meydanı trafiğe kapalı bir alan, sağlı sollu şık kafeler ve karşısında deniz. Yer şahane, otel şahane.




Balıkçılar
Odamız hazır olmadığı için meydandaki N’map adlı bir cafe de kahvaltı yaptık ve ben ilk frappemi içtim. O yol yorgunluğuna rağmen paralel sokağa daldık; yerel bir Pazar var, aynen Çiçek Pasajı – Balıkçılar çarşısı.
Ayakkabicilardan basimiz dondu :)











Bitiminden sağa doğru çıkınca Venizelos Sokağına; her kadının rüyası olan bir sokağa geldik: her yer ayakkabıcı, ucuzu düzgünü, paçozu renklisi. Belki 50 mağaza vitrinine bakıp, birkaçına girdik. İrademizi koruduk; kendimizi ayakkabıların büyülü dünyasına kaptırmayarak bir ayakkabı bile almamayı başardık :)
Atatürk'ün Evi
Klimalara ve otel boşluğuna bakan odamıza en sonunda girip, duş aldıktan sonra hızlıca çıktık. Gerçi aşırı sıcaktan dolayı yıkanmış olmamızın bir anlamı kalmadı. Etrafa baka baka Atatürk’ün evine vardık. Hani bütün ilkokul kitaplarında aynı resim yer aldığı için kafamızda Atatürk’ün evine ilişkin bir fotoğraf vardır ya; hangi açıdan çekilmiş o anlayamadım ben. Yine de evin içi çok bakımlı, en üst katta Atatürk’ün gerçekten giymiş olduğu kıyafetleri sergiliyorlar, özellikle orada tüylerim diken diken oldu.
Çıktığımızda çok acıkmıştık, bir cafeye girip yemek yemeye niyetlendik, ama ne mümkün. Öncelikle aklınızda olsun, cafelerde sadece kahve – içecek ve tost vb oluyor. Tabii bir de aynı saatte Yunanistan – Kore maçı da olunca sipariş verecek kimse de yoktu ortalıkta. En sonunda istemesek de, oranın yerel Bambi büfesi olan Goodys’te yemek yedik, şaşılası derecede lezzetli ve yağsızdı :) Dönerken yol üstünde H&M i gördük ve gözümüz döndü (aslında benim yorgunluktan ve sıcaktan gözüm birşey görmemeye başlamıştı). Sahile inince yol boyunca birçok kafenin önünden geçtik, henüz akşam üstü olmasına rağmennasıl kalabalık; tam piyasa ortamı, sanki Bebek ya da gündüz diskosu...

Beyaz Kale
Odaya tekrar döndüğümüzde pestilimiz çıkmıştı, bebek gibi uyudum. Akşam 9 da otelden çıktığımızda hava halen aydınlık ve 34 dereceydi. İzmir’deki Kordon Boyu ile bir tutulan deniz kenarındaki uzun sahil yolundan yürüdük, görülmesi gerekenler listesindeki Beyaz Kale’yi de gördük ve boyumuz uzadı. İtiraf etmeliyim ki, benim için kalelerin hepsi aynı, birbirinden farkını ya ben anlamıyorum ya da dışarıdan cidden farkları yok.
Ordan ayaklarımızı vuran şıpıdıklara rağmen gerisin geriye yürüdük, hatta daha da ileri gittik ve Ladadika adlı açıkhava tavernaların (bizdeki meyhaneler) olduğu bir alana vardı. Yunanistan’da h sonu yemek yeme saati gelmişti (22:00). Biz de gözümüze en güzel görünenine; ki beyaz sandalyeler ve minik kare masalar ile en Yunan tarzı görünendi, oturduk. Foul tout mezes aldı bu mekan, şans eseri benim gidilmesi gereken restaurantlar listemde çıktı. Tipik Yunan yemekleri, mezeleri ve parmak yalatan kalamar yedik.
Yeliz et moi @ Foul tout mezes
Devamında Kordon Boyu’ndaki şık kafelerden önceden bellediğimiz Tribeca’ya geçtik. Saat 12 ye geliyordu ki gündüz tıklım tıklım olan bu mekanlar, nerdeyse bomboştu. Yunan gençlerinin izinleri erken bitiyor diye dalga geçtik. İyi ki Selanik’e de gelmişiz diyerek o akşam 1 gibi yattik. Alex’e yarım saatte bir otobüs var diyen otobüs firmasındaki amcanın gazabına uğrayarak, sabah 7de kalktık, müthiş manzara eşliğinde boğazımıza dizerek kahvaltımızı yaptık ve Ktel Macedonia adlı otogara gittik. Ve sonrasında 2 saat otobüs bekledik?? 6 saat sonra Alex’e vardık, ben gene uyuyamadım yolda. Bu sefer Alexandra Beach Spa adlı bir otelde yer ayırtmıştık, açıkçası otelden yana şanslı bir tatil oldu.
Benim gizli cennetim :)
Nerdeyse kendimize ait havuzumuzda –ki ben oraya “mon secret jardin” adını koydum- lounge muzik dinleyerek dinlendik.
Akşamüstü uykumuzdan sonra o kadar methedilen kasabaya inelim bi dedik. Sanırım biz gidilmesi gereken yerleri tam öğrenemedik. Çünkü sokakta ya emekli amca ve teyzeler ya da 12-15 arası gençler vardı. Bir nevi Mudanya sahili, bir tek çekirdekçi eksik ortalıkta.
Fener @ Alex
Devamında oranın sembolü olan Fener’e gittik, dönüşte yol üstünde Mylos diye yine en fazla Yunan dekorasyonuna sahip ve denize en yakın yerlerden biri olan (nedense diğer mekanların hepsi yolun karşı kaldırımında) restauranta oturduk. House wine ımızı getirdikleri maşrapaya ben aşık oldum ve çocuktan isteyince “I have this very much” dedi saolsun ve getirdi bir tane –sonra da bunlar donumu bile isterler diyerek ortada görünmedi gerçi.
Notos adlı bar
Notos'ta dekor bisiklet by Yeliz Işık
Kayış gibi bir ızgara kalamar ve über lezziz tzatziki (cacık) sonrası, yolun başında yer alan ve denize yakın bir diğer cafe-bar Notos’a geçtik. Açık havada içkilerimizi yudumlarken keyifli bir sohbete daldık. Pazartesi günü sabah denize gitmeye yeltendik, resepsyondaki kız beach te henüz şemsiye yok vb dedi, biz de gerçekten beach var sandık. Bi gittik ki çakıllar üzerinde kayalıklara oyuk bir alanda köpüklü pis bir deniz. Deniz temiz olsaydı ortama pek bakmayacaktık ancak köpükler ve yosunlar “bu mu o kadar övdükleri deniz” dedirterek bizi hayalkırıklığına uğrattı. Biz de teselliyi bize özel havuza geri dönmekte bulduk. Akşam gene şehre indik, Dionisos adlı bir restaurantta lafını etmeye bile değmeyecek yemekler yedik. Sohbet için farklı bir yere gitmeye niyet ettiysek bile, beğenemediğimiz için tekrar bir gece önce gittiğimiz Notos’a gittik.
2 saatin sonunda zamanın geçmemesi ve sineklerin istilasına uğrayıp, uyuz gibi kaşınmaya başlayınca (halen kaşınıyorum) kalktık ve bavullarımızın halen durduğu otelimizde dönüş saatini bekledik. Otobüsümüzün nerden kalktığını öğrenmek için Alex’teki otobüs firması, Metro Tur Türkiye, taksi durağı ve hatta Alex polisini arayarak uzun çabalar sonucunda en sonunda nerden ve kaçta kalkacağını öğrendik.
Kokulu, havasız otobüsümüzle bu sefer biraz işkenceli şekilde Istanbul’a döndük. 5 günde nerdeyse toplam 20 saat uyuyabildiğim ve çok yorgunluk olduğu için bir daha otobüsle ydışına çıkmamaya karar verdim. Yine de bol bol seyahat edebildiğime şükrederek mikró kósmo* dedim.
*Yunanca “dünya küçük”

Seyahat İpuçları - 1, Haziran 2010


Pratik bir şekilde bavul hazırlamak:
Bavul hazırlama konusunda yılların tecrübesine sahip ve kompakt seyahat eden biri olarak, hızlı ve pratik bavul hazırlama sırlarımı kısaca aktarmak istiyorum :)
İşe öncelikle seyahat checklist i hazırlayarak başlayın. Benim zamanla oluşturduğum bir liste var ve yaz ve kış aylarına göre bazı maddeler değişiyor. Ancak ne olursa olsun zaman kazanmanızı sağlıyor. Sizin de hazırlayabilmeniz için, örnek olması amacıyla benimkini paylaşıyorum:
1- Pijama
2- İç Çamaşırı
3- Makyaj
4- Aksesuar
5- Parfüm
6- Kırmızı çanta (bkz, aşağıda)
7- Şarj aletleri (I-pod, for mak, cep tel)
8- Pasaport (gidilecek yere göre)
9- Toka, tarak
10- Ayakkabı
11- Kitap
12- Para
13- Küçük çanta
14- Güneş gözlüğü
15- Çorap
Bunlara kışın eldiven, atkı vb gibi malzemeler, yazın ise güneş gözlüğü, mayo, havlu, güneş yağı vb ekleniyor. Yukarıda “kırmızı çanta” olarak belirttiğim bir kozmetik çantası hazırlamanızı şiddetle öneririm. Bu çantada ise, diş fırçası, diş macunu, bone, deodorant, nemlendirici, oje, pamuk, törpü, şampuan, saç kremi, vücut şampuanı ve losyonu gibi mini boy kozmetik malzemeler var. Bunları her defasında bir araya getirmiyorum, çantada default duruyor, sadece eksikleri varsa tamamlıyorum ya da senede bir hepsini baştan aşağı yeniliyorum, böylelikle unutma derdi ya da bayat olduğu için alerji derdi de kalmıyor.
Bu arada yukarıdaki listede çorabın yaz kış olması ilginç gelebilir ama aldığınız şarapları, içkileri güvenle sarmak için başarılı bir yöntem, özellikle havlu çorap :) Üstelik çok basit: Şişe poşete sarılır, çorabın içine yerleştirilir. Her çorapta tek şişe olmalı.
Sonrasında gidilecek yere, kalınacak gün sayısına göre kıyafetlerinizi belirleyin. Mümkün oldukça az sayıda kıyafet ve ortak kullanılabilecek ayakkabı (az sayıda ayakkabı götürmek konusunda halen pek başarılı olmadığımı itiraf etmeliyim) seçilmesi en ideali.
Bavulu yaparken ise, en alta kot ya da havlu gibi sert eşyaları yerleştirin. Bavulun (yatay dikdörtgen şeklinde durduğunda) 1/3’ünü ayakkabılar için ayırıp, geri kalanını diğer eşyalara ayırın. T-shirt, tayt, atlet gibi kıyafetleri rulo yaparak hem yerden kazanın hem de buruşmalarını önleyin. Buruşabilecek gömlek, bluz gibi eşyaları ise en üste yerleştirin (Otele vardığınızda ütü imkanınız yok ise, banyoda sıcak duşu açın ve askıya astığınız buruşuk kıyafeti buhara yakın bir yere asın –ıslanmayacak şekilde)
Son tavsiyem ise, eğer siz de yöresel tatlara ya da alışverişe meraklı iseniz, giderken bavulunuzda boşluk olmasını sağlayın ya da ona göre bir büyük boy bavul kullanın. Boşu boşuna kapanmayan bavul yüzünden elinizde ağırlık yapan poşetler ile dönüşünüz daha da yorucu olmasın.


Hindistan, Ocak 2007


Bu sefer bir son dakika gelişmesi ile iş için Hindistan yolu gözüktü. 2 ay öncesinden sıtma vb gibi aşılara başlamak gerekiyormuş, vakit az oldugundan etkisi olmayacağı için zorunlu aşıları bile olamadan, hafif tırsarak yola çıktım. Dubai'de 7 saatlik aktarma ve oradaki duty freenin her santimetrekaresini ezberledikten sonra Emirates’in in-flight entertainment sistemine hayran kalarak bir Cuma gününde Mumbai (Bombay) e vardım. Havalimanı bizim Atatürk havaalanının 15 yıl önceki hali: kaotik bir ortam, fena kalabalık, biraz da kokulu. Ocak ayı olmasına rağmen dışarı çıkınca beni ilk yoğun bir nem ve sıcak karşıladı.
Kaos kelimesi sadece uçak sonrası için değil, tüm Mumbai ile eş anlamlı. Her taraf kalabalık, insanın aklı başından gidiyor. Koca koca yollar, 3 tekerlekli araçlar, nerden çıkacağı belli olmayan arabalar ve insanlar. Resmen bir lunapark. Neyse ki Hindistan’daki ofis kalacağım süre boyunca bana şöförlü ve klimalı bir Tata marka araç tahsis etti ve trafiği sorun etmeme gerek kalmadı.
Mumbai, ilk izlenim
İlk işim o sırada Mumbai’de olan Hintli bir iş arkadaşımla The Grand Intercontinental otelinde öğle yemeği için buluşmak oldu. Zorla tattırılan bol baharatlı yemekler sonrasında asıl destinasyonum olan Nashik’e dogru yola çıktık.
Trafikte bu kadar korktuğum bir yeri hatırlamıyorum diyebilirim. İngiliz etkisi ile trafik burda da ters (direksyon sağda). Daracık yollarda araçlar birbirlerini solluyor (ya da “sağ”lıyor!), ama o kesmiyormuş gibi, üçüncü bir sıra daha oluyor ve o da sollayanı solluyor. Bu arada karşıdan da, nerden geçtiğini anlamadığınız üç sıra araba daha geliyor. Mucizevi bir şekilde herkes geçebiliyor ama o sırada olan sizin daralan ruhunuza oluyor. Asıl, kamyonların arkasında stop lambasının yerinde, lamba yerine yazı ile uyarı oldugunu ilk gördüğümde dumur oldum!
Son teknoloji stop lambası!

Bir şekilde ve kısa sürede o karmaşıklığa alışmışken, şöförüm; normalde 4 saat süren yolumuzun bir bombalama olayından dolayı daha uzun süreceğini iletti. Üstelik sürücü bu bilgiyi hani “köprüde trafik var” der gibi, normal birşeymişcesine söyledi. Ve ben de olayları artık akışına bırakmam gerektiğine karar verdim.
Varmaya çalıştığım Nashik adlı şehir, ülkenin en fakir bölgelerinden biri. Benim gitme amacım ise, orada düzenlenecek yardım amaçlı koşuyu Türkiye’de uygulamak için benchmark yapmak. Yol boyunca pis pis derelerde çamaşır yıkayan kadınlara, pislik ve sefalet içindeki halka, üzerinde sinekler uçuşmasına aldırmadan yerde yatan insanlara, geleneksel kıyafetlerinden memelerinin fışkırmasına aldırmadan yürüyen kadınlara ve hatta yol verdiğimiz inek sürülerine hayretle baktım. Ve halime şükrettim.

Yorgun savaşçı!
Otele vardığımızda hem yol yorgunlugu hem de uykusuzluktan dolayı sersemlemiş haldeydim. Buna rağmen koşuyu düzenleyen ekibin başındaki adamla operasyonel konuları konuşmak üzere uzun bir toplantı yaptım. Hatta bu da yetmiyormuş gibi sonrasında da koşu öncesi sponsorlar ile birlikte gerçekleştirilen Taj otelindeki yemeğe katıldım.
Otele dönüp, ağır köri ve baharat kokusunu burnumdan silmeye çalışarak odama çıktım. Tam uyuyacakken bahçede gürültülü bir düğün başladı! Hani “chori chrori” şarkıları vardır ya, bir sağa bir sola salınarak giderler, tam o tarz Hint müziği eşliğinde bir eğlence. Pencereden biraz izledikten sonra dayanamadım ve resmen sızdım.

Me @ Nashik Run
Ertesi gün bahsettiğim koşu vardı. Turuncu renkli tshirtimi üstüme gecirip, sirketten tanıdığım kişilerle birlikte en sportif halimle 10 km yürüdüm. Bu yorgun halimle benim burada ne işim var diye bir an için düşünmüş olsam bile, 10 bin kişi ile (evet 10.000) birlikte böylesi bir projeye şans eseri de olsa destek veriyor olmak beni mutlu etti.

Yolda o gün bayramları olduğu için dua etmeye giden –yanlış hatırlamıyorsam- Pilgrim leri gördük, onlar da biz de birbirimize aldırış etmeden, normal günlük rutinimiz buymuş gibi yollarımıza devam ettik.
Törene giden Pilgrim ler
Koşu sonrasında şirketin misafirhanesine gittik. Tek katlı bungolow tipi ve bir avluya açılan odalar ve ortasında güzel bir yüzme havuzu ve etrafta dolanan hizmetliler.. Bir tek ellerinde yellemek için kocaman yaprakları yok, ama ambians oyle nerdeyse. Gene bol baharatlı ama inekler kutsal sayıldığı için asla dana eti içermeyen açık büfeden yemeklerimizi yiyip, sohbet ettikten sonra ben ayrıldım ve arabayla mini bir şehir turu yaptım. Sürücü amca beni kocaman bir markete götürdü, hani bizim spotçular olur ya, onun kadar dağınık ama içinde herşey satılan bir yer. Japonya’da da aynı şeyi düşünmüştüm, burda da teyid ettim, kozmetik Asya ve Uzakdoğu’da çok ucuuuzzz.. Özellikle Hintli bayanların ciltleri koyu olduğu için parlaklık veren ama koyultmayan pudraları görmek, ultra beyaz tenli biri olarak beni çok sevindirdi. Ayrıca masa örtüleri, perde vb gibi gereksiz ama ucuz olan o kadar çok şey aldım ki anlatamam. Akşam otele döndüm, biraz danslı müzükli Hint filmleri izledikten sonra yattım.
Pazar günü ki son günümdü (öneri: Hindistan’a 3 gün için gitmeyin, yorucu oluyor :), sabah erken saatte Naskih’ten ayrıldım. Dönüş uçağım Pazartesi gece yarısı olduğu için Mumbai’de bir otel ayarladım.
Gateway of India
İzmir'e benzeyen sahil
Mumbai'den görünüm

Otele geçmeden şehri gezme fırsatım oldu. İngiltere Kraliçesi’nin yıllar önceki ziyareti anısına açılan Gateway of India’ ya (hani 2 yıl önce bombalanan otelin önündeki gate) gittim, araçla panaromik şehir turu yaptım ve şehrin düzgün kısımlarını İzmir’e özellikle Kordon’a çok benzettim. Hatta Hilton oteli bile nerdeyse aynı manzaraya – lokasyona sahip.




Gateway of India - Sanatsal Resmim :)
Gelmeden önce bizde çalışan Hintli bir bayandan 1-2 mağaza adı öğrenmiştim. Cottage Industry adlı mağazada Hint kumaşları, ipek şallar vb gibi geleneksel ürünleri şaşıraraktan çok uygun fiyata aldım. O dükkanın bulundugu bölge, sokaktaki işportacılarla dolu ve 3-5 dolara aldığım terlikleri, şalları, taklit saatleri, Hint işi takıları tarif edemem bile.

Aslında Hindistan’a boş bir extra bavulla gitmek gerek. Aynı sokakta nerde yemek yiyeceğimize karar veremediğimizden (şöför de vardı) Mc Donald’s a gittik! Orda bile dana eti satmıyorlar (aslında şaşılacak birşey yok, Tr de de domuz satmadıkları gibi normal). Fakat köşede “Mondegar” diye bir cafe bar vardı, içimde uhde kaldı, dünyanın her yerinden insanların buluşma yeri gibiydi adeta (ismi de dunya gar ı anlamina geliyor). Bir daha gelirsem mutlaka buraya da gelicem diyerek not aldım ve otele hareket ettik. Yolda gelmeden başka bir semt pazarı gibi bir yere daha gittik ve orada da durduk. Öğlenki alışveriş çılgınlığı orda da yaşandı. Oradan Hotel Orchid adlı, ihtişamlı lobiye sahip otelime gittim. Geceyarısı kalkıp smelly havalimanına vardım ve Dubai üstünden aktarmalı olarak, yorgun ama mutlu bir şekilde eve döndüm.