Beklenmedik olumlu bir sürpriz - Prag, Ekim 2014

Geleneksel "işten kızlar" gezimizin bu seferki durağı Prag. Hiçbirimizin daha önce gitmemiş olduğu bir yer bulma sevinciyle Mayıs ayından biletlerimizi aldık. Vakit yaklaştı ve nitekim 8 kızdan ikisi  hariç geri kalan herkes sağlık-bakıcı-toplantı-yeni iş vb derken gelmeme riskiyle karşılaşıp, feleğin çemberine bir çelme takıp hırsla Prag'a yol aldık.
Öncelikle, kafamdaki Prag: kasvetli, ağır ve fazlasıyla romantik bir şehir. Zamanında birileri Budapeşte'ye benzetmişti ve benim için yukarıdaki tarife de çok uyar Budapeşte, bu sebeple kızlarla gidiyor olmasaydık listemde olmayan bir şehirdi... Ama yanılmışım, herkese tavsiye ederim!
Havaalanından otele giderken ilk izlenimimiz beklentimizden daha düzenli, yeşil ve estetik bi yer şeklinde oldu. 30 dk sonra şehrin eski bölgesindeki otelimize vardık. Prague Residences, Royal Boutique Residence Apartments'da kalıyoruz, odalar evimden büyük, kocaman salon ve oda, yüksek tavan, geniş banyo, resmen yıkılıyo estetikten. 

Otelimizin çevresinde bir sürü sanat galerisi var, bi yerden prova yapan opera sanatçısını dinliyoruz, diğer yandan aşırı güzel binalarla çevriliyiz. Etraftan sanat ve estetik fışkırıyo adeta.
Hava serin, yağmurlu ama iğrenç bi soğuk yok Allahtan.  Azıcık yürüyüp, biletimiz olan tiyatro öncesinde La Bodeguita di Medio adlı bir yerde bişiler içtik. Sonrasında Nationa Marionette tiyatrosunda  bir kukla tiyatrosuna biletimiz var. Prag'da black puppet adlı bir kukla formatı meşhurmuş, biz de o sanarak gelmeden aldık biletleri ama bizimki daha sofistike birşey çıktı: Mozart'in Sihirli Flüt eserinin Almanca Kukla Operası!! Biraz overdose oldu tabii ama farklı bir deneyim yaşamış olduk. Bir de oyun klise gibi bi yerde, koltukların sırt kısmı var ama alt kısmı boşluk. Biz bunu farkedene kadar sırayla ve istemeyerek önümüzdeki kadını tekmeleyip mıncıkladık (kadın gıkını çıkartmadı valla), o da ortama eğlence kattı.
Akşam yemeği için Kolkouna Restaurant'a gitmeye niyetlendik, yer ayırtmadığımız ve de kalabalık olduğumuz için burda ve çeşitli restaurantlarda elimiz boş kaldı. İçlerinden biri bize acıdı da U Rudolfino yu önerdiler. Acayip güsel sosis, geleneksel patates ve sahanda peynir yedik.
Çıkışta bir binaya ışıkların yansıtıldığını gördük ve acayip kalabalık vardı, meğersem o haftasonu light festival varmış ve çevre ülkelerden halk akın etmiş.  Ana caddelerinden biri olan Kurnukova sokağında dolaştık: Prag kristalleri ile ünlü, heryerde kristal kolye-takı ve obje satan mağazalar var. Dikkatimizi çeken bir başka şey de erkeklerin uzun boylu ve yakışıklı olması oldu:) Meydandaki Hotel U Prince'te açıkhavada birşeyler içtik. Hava aşırı soğumuştu ve yol yorgunluğu ile odalara dönüp bebek gibi uyuduk.
Sabah sokağımızın başındakı Ebel cafede süper kahvaltı yapıp bir günlüğüne bize eşlik edecek tur rehberimiz ile buluştuk. Marienne Square,  şehir kütüphanesi,  belediye evi sonrası Jewish District'te Avrupa'daki en eski synagogue u gorduk. Ordan, Prag'da en çok görmek istediğim ikinci yer olan Astronomical clock'a gittik. Gelinlerin saatin önünde fotoğraf çektirme geleneği varmış, nitekim soğuk havada bir sürü gelin kısa kollu gelinlikleri ile poz veriyorlardı.

Prag minik avlulara açılan ve dar sokaklardan gidilen pasajlar ile dolu, tam benlik! Aradan dereden geçtikten sonra otelimize yakın U tri ruzi (3 gül)  adlı Çek restaurantında  içmeden dönülmemesi gereken lezzetli Goulas çorbalarımızı içtik. Ordan meşhur Charles Bridge'e geldik, nehirde bi bot turu aldık kanaviçe yapar gibi  iki ileri bi geri gittik ve bütün binaları tek tek anlattılar bir saat boyunca. Artık sinirimiz bozuldu, gülmeye verdik kendimizi.
Ordan ressamların, aksesuar ve kristal ürünler satılan tezgahların olduğu Charles Bridge de dolan, şehirin yeni kısmına geç, tramvay ile kaleye çık, gez ve dön. Yandaş bulamadığım için Prag'da en çok görmek istediğim yer olan Fred and Ginger Building, nam-ı diğer Dancing Building'e tek başına tabana kuvvet  yol aldım. Hava akşam 5 gibi kararıyo, kararmadan gitmem lazım yoksa binayi göremeyeceğim ve anlamı olmayacak, nasıl hızlı yürüyorum. Valla yürüme hız ve tempomu ölçtüğüm runtastic aplikasyonunu açsaydım rekor kırmıştım:) Binanın özelliğine gelince, ikinci dünya savaşında burası yanlışlıkla bombalanmış ve şehirde nerdeyse tek hasar gören yer orası olmuş, bu vesileyle yerine böyle kıvrılan, adeta dans eden bir bina yapmışlar. Fred de Fred Astaire'den geliyor.

Donüşte muhtelif sokaklardan geçtim ve tipik kaybola kaybola kendimi şehrin modern kısmının meydanında buldum: Wencestar meydanı ve no 28 numaralı sokağın birleşimi. Hiç aç değildim ama kokusundan ve merakımdan dönen hamur anlamına gelen sıcacık ve mis gibi tarçına bulanmış tatlıdan yedim.
Nitekim 3 saat boyunca durmaksızın yürümüştüm, eve gider gitmez uzandım biraz.
Akşamına Casserole adlı bir restaurantta leziz ve çok uygun fiyatlı yemek yiyip, Tygra adlı pek meşhur bara gittik. Tam 30 saniye kaldık ve bize bakan erkek popülasyonundan ürkerek otele döndük.
Gerçi ilk gün bizi havaalanından alan şoföre sorduğumuzda, ben karımı oraya götürmem demesinden anlamalıydık ama turistik merakımıza yenik düştük:)
Sabah taksi ile şehrin karşı tarafına geçip, meşhur Cafe Savoy'a gittik, gelen kahvaltılıkların lezzetini gene tarif edemeyeceğim. Fiyatlar gene makuldü. Gün giderek ilginçleşti, Charles köprüsünün bitimindeki sokakta, eski zaman kıyafet ve saçları ile, siyah beyaz foto çekimi yapan bir yere gittik. Kılık kıyafetimize ve çıkan fotolara o kadar çok güldük ki, unutulmaz bir anı oldu. Yürüyerek Charles  köprüsünden Krakov ve no 28 sokağı üzerinde dolandık gene. Hep söylerim, şiddetli yağmur - kar olmadığı sürece bir şekilde yürünüyo, şehrin tadı da böyle çıkıyo!

Bu arada sokakta bir sürü dilenci var ve değişik bir şekilde; yerde dizlerinin üzerinde öne doğru eğilerek dileniyolar.
Odaya git dinlen, giyin Buddha bar a git, gelsin sushiler ve üstelik Dubai'deki Buddha Bar'in yarı fiyatına!! Lucerna 80 adlı nerdeyse iki bin kişilik bara gittik. Aşırı yorgun ve uykulu bir şekilde odaya döndük. Otelimiz apart otel olduğu için, her dairenin zili var ve anahtarını unutan ve hangi dairede kaldığını bilmeyen bir dangalak yüzünden bizim zil gece beş kere filan çaldı, sürekli sıçrayarak uyanıp durduk.
Sabah kalk bavul yap, La Bottega di Finestra da prosciuttolu filan leziz mi leziz, ucuz mu ucuz bir kahvaltı yaptık. Ordan otelimize dönüp havaalanına doğru yol aldık. Bir başka kızlar tatilinde buluşmak üzere dünya küçük dedik.

Notlar:
Taksi dışında herşey çok ucuz, yemekten tutun içkiye kadar. Ama gerekmedikçe taksiye sakın binmeyin çünkü taksicinin insafına kalıyor herşey. En az 5-6 defa 10tl tutacak yerde 50 tl ödedik. Heryere iki taksi gidiyoruz ve kıyaslıyoruz. Artık en son gece yemeğe giderken bir taksi 10, diğeri 19 tl ödedik. Dönüşte lüks araçlarla dönmek zorunda kaldık, taksimetre aç diye diretince sürücü rahatsız oldu ve arkadaki arkadaşını da tel ile arayıp yolu uzattırdı, nitekim gidişin iki katını ödedik!

Bir de servis sektorü bıkkın ve asabi, çok yavaşlar, üstelik umurlarında değil hiçbirşey, sabırlı olmakta fayda var:)

Hayallerim, aşkım ve sen - Küba!, Mart 2015

Bana Küba merakı nerden ya da ne zaman geldi cidden bilmiyorum. Ama kendimi bildim bileli orası benim için hayalimdeki destinasyon oldu. İşin ilginç kısmı dünyayı tavaf ettim, 10 tur attım belki ama bi türlü orası kısmet olmadı. Ya zaman uygun değildi, ya para yoktu ya da yorgunluk.
Küba'daki ilk sabahım!
Bu sefer azmettim, en azından 2015'te gidicem diyerek Aralık ayından Şubat sonu için Aeroflot'tan çok uygun fiyata bilet aldım. Yolculuğa nerdeyse tüm dünyayı dolaşmış ve kuzenimin arkadaşı olan Vanes ile gidiyorum. 
Bu arada tipik, uçak biletini aldığımda bomboş olan Ocak-Şubat programım öyle bir doldu ki aralarda toplam 3 gün İstanbul'da geçirerek Dubai-Tel Aviv-Dubai-Kenya ve Küba'yı 1,5 aya sığdırdım.
Dediğim gibi uçuş Aeroflot ile. Benim Aeroflot tecrübem 15 yıl önce dökülen bir pır pır uçakla,  tavuk sesleri ile Moskova'ya gitmek. Biraz çekimserdim ama hem acentenin ikna etmesi hem de uçağa binince rahatladım.
Ama uçuş deneyimi için aynı şeyi söyleyemicem. Öncelikle, Havana'ya uçmak için 3-4 saat Avrupa aktarmali gidip ordan da 8-9 saatte varabiliyorsunuz. Ben ne akla hizmet, Moskova'ya giderim ordan da sağdan gider aynı sürede varırım gibi salakça bir düşünce ile haret ediyorum. Nitekim 3 saat uçup, 6 saat uykusuz aktarma yapıp 14 saat üstüne uçunca zaman su gibi akıp geçti demek isterdim ama geçmedi.
Üstelik uçakta, 3 aydır Çin'de turnede olan 50 kişilik Küba bale grubunun arasına düşmek de bayaa şenlikli oldu. Koridorda bacaklarını esnetenden dans edene kadar herkes orda. 
Tavsiye: ben ettim siz etmeyin, imkanınız varsa biraz daha fazla para ödeyin ve Avrupa üzerinden gidin.Indiğimde o kadar yorgundum ki direk eve gidip uyumak istedim. Onun yerine Istanbul'da check in sırasında önümde olan iki Türk bayanın Ingilizce bilmediklerini farkedip, onlarla tanışıp taksiyle onları kaldıkları eve bıraktım.
Yolda sohbet ettik, herkes heyecanlı idi ve bi enerji geldi, şehrin eski bölümünün merkezi sayılabilecek Hotel Inglaterra'da buluşmak üzere onları Casa denilen pansiyon-evlerine bıraktık ve kendi Casama geldik. Kaldığım yer 1980lerde babaannenizin evini düşünün, aynen öyle. Banyonun da ortak kullanım olduğunu görünce kendime sağlam küfrettim. Ve sokağa attim kendimi. Şehrin eski kısmında kalıyorum. San Ignacio sokağından ilerledim, Plaza Viejo'dan gectim, trafiğe kapalı Obispo'dan geçtim. Burasi mini İstiklal Caddesi ama dar ve eski mağazalarla dolu versyonu. 
Bu arada sokakta yediğim lafın, ıslığın haddi hesabı yok. Meğersem Küba'da toplu ve sarışın  bayanlar çok revaçtaymış. İlk akşam bi gururu okşanıyo insanın ama bi süre sonra tacize varmaya başlayınca bay geliyo. Trinidad'a giderken polisinden tut, plaja giderken arabasına bindiğimiz taksicinin sürekli arkasına dönüp bakması baydı. Bir de ıslığın yanısıra sanki köpek çağırır gibi bir ses çıkarıyorlar ki o ayrı.
Neyse ilk akşama geri dönersem, ben yola koyuldum, meşhur El Floridita ve Havana Club'dan ilerleyip parkı geçtikten sonra voila Hotel İnglaterra! Bu arada etrafta bi sürü yerde canlı müzik, sokakta insanlar dansediyo filan, herşeyi unutturuyo. Otelin girişindeki Cafe Louvre'da canlı müzik ve dans eşliğinde ilk mojitomuzu içtik (3 cuc).
İlk gerçek Mojito'm!
El Floridita'nın ordan ertesi sabah 8'de Trinidad'a yola çıkmak için taksiyi ayarladık. Ara not:Viazul otobüs 25 cuc ve 7 saatte variyo, taksiyi 3-4 kişi adambaşı 25-30 cuc a ayarlayabilirseniz 4 saatte daha rahat gidebilirsiniz.
Sabah erkenden kalkıp taksiye doğru gittim, 30 dk bekledim ve resmen ekti herif. Bizim Türk bayanların adresini iyi ki almışım, oraya gittim. Hava o kadar sıcak ki. Onlar da aşağıda bekliyorlardı ve ben gelmeyince tam bi yerlere gitmek üzereymişler. Neyse ki onların yaşlı ve tontiş ev sahibesi bize eski model bir taksi ayarladı.
Yeşil renkli 1950 model Chevroletimizle tini mini yola koyulduk. Tabii ki arabada klima yok, bi de arkadan motorlu mu ne araba, alttan extra bi sıcak gelio ki sormayın. Bu arada bu arabalar artık tedavülden kalktığı için tamircilerine 'magicien' / büyücü diyolarmış.
4 saatlik yolculuk sonunda Trinidad'a vardık. Trinidad'ın tarihi bölgesinde araç trafiğine kapalı alanında El Arcangel adlı Casadayız. Ev çok güzel, ev sahipleri şeker, odada kocaman bir banyo var ve asıl önemlisi Vanessa'yla kavuştuk! Aylarca birlikte plan yapıp en sonunda gerçekleştirmek paha biçilemez. Biraz dinlendikten sonra Plaza Major'daki klise, Museo Nacional, Bell Tower, meydan ve paralel sokaklarda bol bol yürüdüğümüz hızlı
bir şehir turu, soğuk birşeyler iç ve Playa Ancon adlı Trinidad'ın sahil şeridine, 15 dklık taksi yolculuğu ile gittik. Hava serinlemişti ve deniz de yosunlanmıştı, denize girme şansım olmadı.
Karides ciddi iştir!
Akşam Türk teyzelerle La Batijo adlı restauranta gittik: Canlı müzik eşliğinde çok uygun fiyata Küba mutfağının temel yemeği olan karides ve ıstakoz yedik. Ordan meydana indik, canlı müzik eşliğinde insanların dans ettiği Casa de la Musica'ya gittik. Bu açıkhava mekandan sonra  Casa de la trovaya'da bi uğradık ama burası sakindi, biz de yorgun; odamıza döndük.O kadar yorgundum ki Vanessa'yla konuşurken üstelik bir de ben öyle çabuk uyumam deyip uyuyakaldım.
 
Sabah 7'de araba ve at arabası sesleri ile uyandık, keyifli kahvaltımızı yapıp, sonradan günlük rutin haline gelecek para bozdurma işlemini yaptık. Ayrılırken ev sahibesi bize hediyeler verdi, ben de karşılığında yanımdaki tek verilebilecek sey olan fındık ve ceviz verdim. Kadın yıllardır yememiştim dedi inanır mısınız? Sonuçta ikimiz de çok mutlu olduk:)
Dönüş yolunda bu sefer miniş taksimize bindik, bir nevi Serçe model. 2 kişiyi daha aldık ve yola koyulduk. Hayatın karşısına ne çıkartacağını asla bilmiyo insan. Seyahat etmeyi sevmemin nedenlerinden biri de bu. Taksiye binen çiftten adam meşhur bir duvar sanatçısı, İngiltere'de kraliyet ailesinden tut da Sabancılara kadar bir sürü insanin evlerinde çalışmış. Ülkeleri yürüyerek geçmiş, ashrama gitmiş filan, yol boyunca imrenerek dinledik hikayelerini. 
4 saatin sonunda Havana'ya vardık, bizim casada yer yoktu diye yakındaki Sol adlı sokakta başka bi casaya geçtik. San İgnacio, Plaza de Cathedral, Plaza des Armas, Malecon'da dolanmaca. bakis. El Patio adlı restaurantta mojito ve hayatımızın  en iğrenç tatlılarını yedikten sonra San Francisco meydanı ve benim çikolataya aş ermem. Aslında adetim gittiğim ülkede bir süpermarkete girmek ve lokal çikolata çeşitleri ve ilginç başka ürünler almak ama ne mümkün! Ne market ne çikolata yok. Obispo sokağında export çikolata satan bir yer var ama onun da kapalı olduğunu görünce eve dönüp uyumaca. 
Akşam 10'da dışarı çıktık, şok şok heryer dolu! Üstelik etrafta insan yaşıyor diye müzik 10-11 gibi bitiyomuş. Bari ordaki Casa de la musicaya gidelim dedik. Bir saat beklediğimiz kuyrukta rastalı İngiliz/Jamaicalı bir çocukla tanış. Ardından Vanes'in önceden tanıştığı iki Türk'ü daha görüp grubu genişlet. İçeri girmemizle iğrenç bir et pazarına düştük. Pirana gibi popolarında etekleri, iğrenç topuklu ayakkabılara sahip işçiler! ortalığı sardı.  Aşırı geniş bir mekan, müzik güzel ama önümüz o kadar kapandı ki, dans edenleri ya da şovları göremez olduk. Bir saat sonrasında milyon ıslık ve laf eşliğinde eve vardık.
Sabah erken kalkıp, Hotel Parque Central'de kahvaltıya gittik. Vanes garsonu kafalı ve normalde adambaşı 15 cuc olan kahvaltıya iki kişi 10 cuc verdik, amca parayı cebe attı, biz de şampanyalı somonlu kahvaltımızla bir güzel doyduk.
Hotel Inglaterra'nın ordan hop on off otobüse bindik. Prado, Malecon, Hotel Nacional, Riviera Hotel diye eskiden mafyaların olduğu oteli gördük.
Hotel Nacional ve sağ el orta parmağım :)
Bir şehirde kaldığın yer o kadar önemli ki, şehirle ilgili algını o şekillendiriyor. Biz bir nevi Sultanahmet'te kaldık, bu Hotel Nacional'in olduğu yerleri Ataköy'e benzettim, daha modern, temiz ve önünde deniz ile ferah. Bir de bu bölgeye yakın ve sahilde bir sürü otelin olduğu bir Miramar aldı bir bölge var, sanki Kemer - Belek gibi. Burası bütün büyükelçiliklerin olduğu ve genelde expatlerin oturduğu bir bölge. Eğer Küba'da zengin varsa (ki çok ender) burada görebilirsiniz.
Bu esnada geçtiğimiz Plaza Revolution adlı, Küba Devriminin gerçekleştiği, meşhur 1 Mayıs yürüyüşlerinin yapıldığı meydana bayıldım. İtiraf ediyorum meydandaki duvarda duran Che Guevera portresinin yanında Humeyni'nin ne işi var dedim, meğersem Fidel Castro imiş :-O 
Gelelim seyahatin en güzel bir başka anına. Miramar'da son durakta inip, taksi ile Fuster/Fusterlandia adlı, Jose Fuster adlı bir mimarın mozaik kabiliyetinin bütün bir semti kaplamasını gördük. Burayı herkes bilmeyebiliyor ama bence mutlaka görülmesi gereken bir yer, semtin adı Jaimanitas.
Fuster mi amor! 
Ordan dönüşte Hotel National'e gittik ve ben gene mimariye aşık oldum. Zaten Coloniel tarz de canımı ye, geniş bahçe, deniz manzarası (denize sıfır değil) ama bir şezlong olsa da elimde mojitomla uyuklasam diye geçirdim aklımdan.
Dönüşte, akşam gideceğimiz Tropicana Showu için bilet aldık, Prado Sokağı'nda Asturia adlı 3 farklı restaurantın olduğu bir lokale gittik. İçlerinden Küba restaurantını seçtik ve her yerde olduğu gibi ıstakoz ve karidesten oluşan menüden aldık.
Casamıza gidip, duş al giyin, Hemingway'in daiquirisi ile meşhur ettiği El Floridita'da son zamanlarda içtiğim en iyi Frozen Strawberry Daiquiri içtim. Bir de hindistancevizli bir içki olan Pina Colada'yı o kadar iyi yapıyorlar ki, hindistancevizi bolluğundan olsa gerek. Ordan Tropicana'ya gittik. Açık havada, sıra sıra uzun masalar. Kocaman bir sahne ve nerdeyse 30-40 kişilik bir revü. Kostümler süper, müzikler iyi ama kareografi sıfır, en pahalı harcamamız bu oldu Küba'da ve bence değmedi. Hatta üstüne bir de o kadar yorgundum ki uyuyakaldım ara ara. Çıktığımızda saat 1'i geçiyordu.
Sabahları otel kahvaltımıza Hotel Florida'da devam ettik. Vanes'in arkadaşları Sıla ve Baran'da katıldı bize. Ordan 40 dk dövüz bozdurma kuyruğu. çevirdiğin her tutar için pasaportunu sisteme işliyorlar, Havana'daki kuyruk Trinidad'dan beter.
Playa Del Este
Üstü kapalı ve klimali hop on off otobüsle ile şehrin dışında kalan Playa del Este bölgesindeki 3 duraktan biri olan, Santa Maria plajında Tropicoco Otelinin plajına gittik. En sonunda Karayip denizine girebileceğim. Mükemmel deniz ve kum ama şansımza aşırı rüzgar var ve bir de tropik iklim, güneş feci yakıyor. Denize giremeyince, hindistancevizi suyu içip serinledik.
Şehre dönünce ucuza puro alma hevesi ile, puro fabrikasınd açalışan ve kaçak puro satan amcaların garip garip apartmanlarına giriş. Biz puro fabrikası yerine puro kaçakçısının evini ziyaret ettik, değişik bir tecrübe oldu. Ordan da deniz kenarındaki Artisan - Aferia San Jose  ye gittik. Burası el işleri ve tabloların satıldığı eski bir antrepo, belki 200 ayrı stand var. Her birine hızlı bakış ve uygun fiyatlara ıncık cıncık alış.
Akşam yemeği için casadaki bayan Jardenia del Orient'i önermişti ama yer bulamayınca, daha ileride ara sokaklarda Palador del Pescador'da yemek yedik (burda da ıstakoz vardı ama tavuk yedim en sonunda).
Yemek de geç gelince, 21:30'da başlayan Buena Vista Show'una kaybola kaybola geç gittik. Buena Vista ekibinden geriye kalan bir kişi bir grup kurmuş ve turistik bir hale getirmişler, fena değildi. Eve erken döndük.
Son günümüzde ikimiz de 6:30'ta uyandık. Hotel Plaza'da güzel bir manzara eşliğinde kahvaltımızı yaptık. Ordan Museo Revolution'a gittik. Küba'nın kuruluşunu belgelerle ve iptidai bir şekilde anlatıyordu ve ilginçti.
Müze çıkışında Vanes denize gitti, ben de supermarket bulucam hırsıyla Hotel Onglaterra'nın arka sokaklarında kalan La Quadra adlı bir yere girdim, 4-5 katlı pasaj vari bir yer çıktı ama en alt katta market var! Bol olan ürünler raflarda yer alıyor, az bulunan sabun ve hijyen malzemeleri ile şekerleme ürünleri ise camlı tezgahlarda satılıyor ve tezgahtar sırayla veriyor herkese. Hediye için rom aldım. En sonunda çikolata buldum ve resmen almak için 30 dakika sıra bekledim. Herkes haline şükretsin.
Çıkışta sözde çikolata müzesi dedikleri bir yere gittim, müze filan değil orası, gitmeyin sakın ya da cafe olarak gidin.  Yolun devamında Casa de la diversidad'da Toscana foto sergisini gezdim, Playa Viejo'da ara sokaklarda dolan ve en sonunda Playa Viejo'da serin serin merdivenlerde otur ve müzik dinle. Uçak yolculuğundan Trinidad'a gidişe ve sonrasında da her gün nerdeyse 15-20 km yürüyerek o kadar yoruldum ki, bir gün önce "hayalini kurduğum Küba bu muydu" diye sorgulamaya başladım. Hatta sonra ne hayal etmiştim diye de sorguladım. Nitekim daha sakin, zamansız ve  koşturmacasız bir seyahat hayal ettiğimi farkettim. Ve meydanda merdivende boş boş oturup, insanları izlerken ve müzik dinlerken giderayak aradığım huzuru buldum. Aslında internetin hiç çekmemesi ve mail - sosyal medya takip etmemek bir nevi yardımcı oldu ama fiziksel bir tembellik de istiyordum sanki.
Akşamüstüne doğru Vanes geldi, Trinidad'dan dönerken amca bize lokal restaurant - büfeler önermişti, onlardan biri olan Aguacate sokağı üzerinde Obripa ve Obispo arasında köşede yer alan Crepe Shayu'da bir mojito fiyatına 2 krep ve 1 büyük boy sushi yedik. Burayı biri bize tavsiye etmiş olmasa hayatta gitmezdik hatta önünden geçtiğimizde farketmezdik bile. Bu tarz yerel yerlerin bazılarının önünde kuyruk oluyor ama çoğu zaman içerlek bi yerdeler, bazen de önünde demir parmaklık var hiç anlaşılmıyor. Dikkatli bakmak lazım ve kesinlikle deneyin.
Ordan casaya dön ve havaalanına yola çık. Allah'tan ev sahibemiz bizi uyarmıştı da sakladık, ülkeden çıkışta 25 cuc çıkış harcı alıyorlar. Bu sefer yanımda Vanes'in de olması sayesinde daha kısa algıladığım ve keyifli geçen bir yolculuk ile eve dönüş. Dünya küçük ama bu kadar seyahatten sonra evimi özlediiimmm...