La Dolce Vita a Roma - Eylül 2011

Neye niyet neye kısmet diyerek, Irene Kasırgası’ndan dolayı iptal edilen New York seyahati sonucunda yolumuz Roma’ya düştü. İlk –ve de son- 15 yıl önce ailemle gittiğim Roma’ya aslında geçen senelerde bu bilinçli halimle J tekrar gitmek istemiş ancak fırsat bulamamıştım.
Sabah erken uçakla Roma’ya gittik, şehre inmek için oranın Havaş’ına bndiğimiz anda ayağımı birşey ısırdı ve bütün seyahat boyunca benle gezecek kaşıntım başladı. Termini –ana tren istasyonuna gittik, nasıl kalabalık nasıl gürültülü. Orada işimizi hallettik ve metroya bindik yürü babam yürü. Son gün anladık ki o metroda o kadar yürüyene kadar otele de varırmışız. Neyse Barberini meydanında Via Sistina daki Italyan aksanı ile Otel kinggi (gerçek adı Hotel King) olan bakımsız otelimize yerleştik. Bütün tatil boyunca resepsiyona her gittiğimizde birbirine benzeyen ama farklı 6 ayrı kişi duruyordu.                                                                                          Otelden ileri doğru gittik ve Voila (pardon Eccola!) İspanyol merdivenlerinin üst kısmına çıktık. Bolbol foto çektirip  meydana bakındık ve Louis Vuitton ve diğer mağazaların olduğu paralel sokaktan geçtik. Oranın ana caddesi olan Via del Corso nun sol tarafına doğru yürüdük, mağazalara, ara sokaklara girip, Piazza Saint Lorenzo’da  Teichner adlı restaurantta ilk makarnamızı yedik. Ordan bol yürüyüş (uzun bir süre şıpıdık giymek istemiyorum, döndüğümde topuklarım resmen patlamıştı), Aşk Çeşmesine varış ve abartırcasına bozuk paralarla dilek dileyiş J

Gene bol bol yürüyüş. Panteon a gidiş, orada Di Rienzo’da Cafe Latte Freddo muzu içiş ve sapıkça bir Louis Vuitton alma isteğiyle Istinye Park taki mağazayı arayıp fiyat kıyaslama, ve Istanbul’dan almaya karar vermece. Ordan yürüyerek odaya döndük ve güzellik uykumuza yattık. Bu arada hava 31 derece, yürümek zor, mağazaların bir kısmı zaten Fiere dönemi diye (Ağustos tatili gibi birşey) kapalı, diğerleri de saat 12-14 arası kapatıyor siesta fiesta modeli. Akşam nereye gidelim diye düşündük, 4 numaralı respesiyonist  bize Isola Tiberina diye bir adayı önerdi. Bu arada şehir Istanbul gibi 2 kısımdan oluşuyor ve arada bir nehir, üzerinde minik minik köprüler var. Bu ada da arada kalmış. Gittik, gitmez olaydık. Çay bahçesinde oturup iğrenç yemeklere saçma sapan para vererek çıktık oradan. Ordan yürüyerek önce Sinangog’un olduğu bölgeden (bu kadar çok Kosher restaurantını hiç bir arada görmemiştim, minik Israel sanki) geçtik, ordan Campo di Fieri adlı alana geldik, oradaki meydandaki  yerlerden birine tünedik.  Bir anda meydanda “Guardaaa” diye bağrınan, hayatımda gördüğüm en kötü ilusyonistlerden biri çıktı karşımıza (bir diğeri de bir gece öncesinde ve bir gece sonrasında karşımıza çıkacaktı).                                                                                                            Ertesi gün Piazza Navona’ya gittik. Artistlerin tablolarını gördük, çeşme önünde resim çektirdik. Bu arada Roma’nın bir çeşme şehri olduğuna karar verdik Nevra ile. Nereye gitseniz, alelade bir sokağa bile girseniz tarihi bir çeşme var. Orada Domiziano adlı bir cafede Cafe Noisette diye soğuk bir kahve içtim, anlatamam nasıl lezzetliydi. Tekrar çıktık Campo di Fiori sokaklarında kaybola kaybola dolandık. Oradan bir sürü kişi tarafından tavsiye edilen Bafetto  adlı, Roma’nın en iyi pizzacısına gitik ve cidden çoookk yürüdük. Ve gittiğimizde ne görelim, Fiera sebebiyle kapalıyız. Yani Sultan ahmet köftecisinin kapalı olduğunu düşünün?? Yok efendim 2. Şubeleri varmış oraya gidinmiş filan dinlemedik, ara sokaklardan birinde gördüğümüz ilk güzel gözüken yere gidrik: Taverna Parione. Pizza yedik, fena değildi ama hayatımda yediğim en iyi pizza diyemem, hele Napoli’dekilerden sonra. Aman da aman buraya kadar gelip de Vittoria’yı (zafer anıtı) ve Colosseum u görmeden olmaz deyip, oralara da gittik, gene bol bol yürüdük otele geldiğimizde haşatımız çıkmış ve benim bacağımdaki ısırıklar artmıştı.
Akşam düzgün bir yere gidelim diyerek, şehrin karşı kısmındaki Trastevere’ye gittik. Aynı bizim Ortaköy, biraz daha genç versyonu. Orada Ristorante Acco di S. Calisto’ya gittik, çookk lezziz yemekler (bu sefer Ginocchi yedim) yedik. Bu arada Nevra beyaz çorapları ile ayakkabısının topuklarına basmış olan baş garsonu beğendi. Hesabı ödemeye gittiğimizde oranın sahibi olduğunu düşündüğüm Marcello’cuğum bizi 12.30 gibi içki için davet etti. Umarım gözü yollarda kalmamıştır! Bu vesile ile görüp göreceğimiz tek Italyan erkeği kısmetimizi tepmiş olduk. Bir de heryerde herkes bizi Brezilyalı sandı. Irlandalı, Fransız a vb alışmıştım ama Brezilyalı son dönemlerde çıktı. Bir de çok komik, Italya’da ikinci cümle “nerelisiniz”.. bin saat anlat dur...                                                                                                                                      Trastevere bölgesi, 1990lardaki Bodrum merkez gibi, kalabalık daracık sokaklar, aradan girip dereden çıkabildiğin yerler. Kalabalık olan ve gözümüze en düzgün yere çöktük ve içkilerimizi aldık. Halimiz kalmamıştı ve oradan geçen bir taksiye binme gafletinde bulunduk, sanki Taksi filminde gibi, zigzaglar çizerek gittik. Neyse sağ salim vardık otele.                                          Son günümüzde artık Roma’da gündüz gezilecek yerler bitmişti J  Haritaya bakıp denize bu kadar yakınız neden yok buralarda diye sorduk birilerine, Fuimicinio –havaalanının olduğu yeri önerdiler ama gitmedik.  Dönünce de Ostia’yı söylediler denizin süper olduğu bir sahil kasabası diye, gelecek sefere artık dedik (ki bu ne zaman olur bilmiyorum). Vee biz de bu son günü değerlendirmek için ne yaptık? Tabii ki kendimizi alışverişe vurduk. Termini istasyonundan 10:00da kalkıp Castel Romano outlet e giden otobüse binmeye niyetlendik. 5 dakika ile kaçırdık otobüsü. 2 saat sonraki otobüse kadar deli dana gibi dolandık. Outlete vardığımızda çocuklar gibi şendik ancak tam bir hayal kırıklığı oldu benim için. Bir kere ben kıyafet bakmayı zaten sevmiyorum. Olsa olsa ayakkabı ve çanta. O mağazalarda da ya paçoz ya da oylesine pahalı ürünler vardı ki hiçbirşey alamadım. Öğlen yemeğinde de şansımız pek yaver gitmedi. Dönüş otobüsü çok komikti, sürekli ve hiç bitmeyen bir poşet yerleştirme  sesi sonucunda otobüs oldu ve bir sıra insan da minibüste gider gibi ayakta kaldı ve yola oyle devam etti. Çıkışta yürüme hırsı bürüdü gözümüzü. Midemin senfoni orkestrası şeklindeki performansı eşliğinde dinlendik (valla makul yedim neden böyleoldu anlamadım).                    Son gecemizde farklı bir yeri daha görelim dedik. Testisle pistacchio birleşimi olan Testaccio’ya gitme kararı aldık. Burası efendim, sanat – mimarlık – tasarım fakültelerinin olduğu, bir nevi bizim Cihangire benzeyen, bohem ve trendy bir semt. Taksici amca birkarç restaurantın önünden geçirip, bizi ıssız karanlık ucube bir yerde sap gibi bıraktı. Soldan gidin dedi bir de. Sanki KarınDeşen Jack  turundayız. Aman gitmeyelim diye konuşurken yanımızdan geçen tipler kıro Türk çıktı. O güzel aksanı ile “aman da memleketimden bagyanlar gelmiş yardım edelim” dedi, ve o izbe yerin “diskolar” bölgesine gittiğini söyledi. Yemek için geri dönün dedi. Angelino diye çok çık döşenmiş ve  düzgün insanların olduğu bir yere girdik, doluymuş ancak 10da alırmış dedi ve biraz ileri gittik. Burada Acqua e farina (su ve un) adlı bir yerde gene 15-20 dakika bekledikten sonra, restaurant alanının dışında,tek bir masanın olduğu bir yerde cezalı gibi tek başımıza yemek yedik. Yemekler leziz, fiyatlar makul ama servis berbattı (bir de bizi köşeye tıktı). Aman insan içine çıkalım diyerek, gene gereksiz ve yürüme tutkusu ile Trastevereye geçtik tekrar (35 dk filan yürüdük). Bir sürü yere baktık ama evvelki akşam gittiğimiz yere gitmeye karar verdik. Efendi gibi içkimizi içip otelimize döndük.
Ertesi sabah ben 4te kalkıp yola koyuldum ve neye niyet neye kısmet ama gene de dünya küçük dedim.


0 comments:

Yorum Gönder