Mudanya, Haziran 2010

Bursa’ya varmak için gittiğim, bir nevi kullandığım, pit stop noktam Mudanya’yı yazacağım aklıma gelmezdi. Çoğunlukla günübirlik gittiğim, arada sırada kaldığım, ortalama ayda bir mutlaka bulunduğum bu şehre, iş amaçlı son defa gittiğim için, burda yer vererek vefa borcumu ödemek istedim :)
Yaz tarifesine geçildiği için sabah 10 feribotu ile iş için Mudanya’ya doğru yol aldık. Yanımda Zeynep ve Nuray var. Beni tanıyanlar bilir, Bursa’yı pek sevmem; kasvetli ve boğucu bulurum. Bursa’ya gitmenin en sevdiğim yanı Istanbul’a dönüşüdür hatta. 2 yıl önceydi sanırım, Güzelyalı’daki Bursa iskelesinin açılmasıyla Yalova üzerinden Bursa’ya geçme işkencesi son buldu da yolculuk biraz daha keyifli oldu.
Neyse, 75 dk olarak iletilen IDO feribotu bizi şaşırtmayarak her zamanki gibi 90 dk da Mudanya’ya vardı. Daracık dolambaçlı yollardan, köy kahvelerinin meraklı gözlerle bakan kalabalığının önünden aracımızla geçerek, Otantik Gemi Otele vardık.
Eski bir şehir hatları vapurunun otele dönüştürülmüş hali olan bu gemi otel son favorimiz. Girişte mini bir lobi, ara katlarda çok modern döşenmiş ve doğal olarak deniz manzaralı kompakt odalar, üst kısımda ise, baş ve kıç olmak üzere 2 güverte ve arada ise kapalı restaurant. Bir de bir suit oda var ki kendine özel güneşlenme alanı ve banyoda bile deniz manzarası var, artık onu romantik bir tatile saklamak gerek :)


Biz otele vardığımızda odalar hazır değildi, bu sebeple ilk defa bizle gelen Nuray’a etrafı gezdirelim dedik ve arabayla kısa bir tur yaptık. Mudanya meydanındaki midyecileri (en solda yer alan midyeci şiddetle tavsiye olunur), deniz kenarındaki trafiğe kapalı bir yaya yolunu (uzaktan gösterdik burayı- çay bahçeleri, banklar vb. akşamları özellikle çekirdek çıtlatan, dondurma yiyen genci yaşlısı kalabalığı bana Büyükada’daki yazları hatırlatır hep) gösterdik. Arabayla mini çarşının içinden geçtik. Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalma, 15. yy ve sonrasına ait minare, kubbe, türbe gibi yapıların oradaki yaşamın içine ilginç bir şekilde entegre olmuş olmasına şaşkınlıkla bakakaldık. Mesela minik modern bir camii var fakat üstündeki minarenin mimarisiyle alakası yok, minare belli ki görmüş geçirmiş.


Fabrika ziyareti, öğlen yemeği vb sonrası gemiye döndük. Akşamki basın yemeği için hazırlıklarımızı yaptık ve misafirlerimizi beklemek üzere güvertede açık havada oturduk. Denizden karaya bakınca o kadar farklı bir manzara var ki; karşımızda balıkçı tekneleri, yazlık evler, sola doğru bakınca kayalıkların üzerinde minik bir deniz feneri (Dedeağaç’taki halt etmiş) ve onun da solunda, temizliğinden pek emin olamasam da insanların denize girdiği ve bizim de canımızın çektiği plajımsı bir yer.
Akşam hava epey serinledi ve içeride oturmamıza rağmen ceketlerimizle kaldık. Sohbet toplantımızı yaptık. Ertesi gün Zeynep’in doğumgünüydü, 5 yıldır sektirmeden bütün doğumgünlerinde benimle iş için şehirdışında, ailesinden uzakta kutlamak zorunda kaldığı için, kapanış kapsamında 35 kişiyle sürpriz doğumgünü pastasını kestik. Garsonlar sağolsun durumu yanlış anlayıp; pastanın doğumgünü değil de şirket kutlaması için olduğunu düşündüklerinden :)
Yatma vakti hafta içi bir güne göre geç geldi. Keza uyku bana haram oldu o gece. Otel süper ancak odanın tam üstünde güverte olduğu için, etrafı temizleyen garsonların ve çektikleri sandalyelerin gürültüsü uyutmadı.




Ertesi sabah 6.30da pek mutlu bir amcanın koridorda ıslık çalarak yürümesiyle uyandım. Biraz oyalanıp, hazırlanıp güverteye çıktım ve kızlarla kahvaltı yaptık.


Gündüz gözüyle bir kez daha denizden sahile baktım. Dönüş saati gelince feribota bindik ve Istanbul’a fıt diye döndük; dünya küçük dedik.

0 comments:

Yorum Gönder