It’s not the destination, it is the journey* - Toskana, Kasım 2013

*Önemli olan varış noktası değil, yolculuk.
Bazı yerlere varış noktasında tecrübe edecekleriniz için gidersiniz. Hani atlarsınız uçağa, gemiye her neyse ve orda yaşamaya başlarsınız seyahatinizi. Toskana’nın her anı & arabayla gidilen her kilometre,  yolculuğun ta kendisi ve iyi bir planlama ile her dakikasına değer. Yeşilin milyon tonuna, daracık sokakları ile romantik kasabalarına ve sizi asla yarı yolda bırakmayacak yemeklerle dolu bir Ortaçağ masalına hazır olun.

Aslında yolculuğum iş için gittiğim Modena’da başladı. Bologna’ya uç, Central Park otele yerleştikten sonra kendini şehrin tek büyük sokağı olan Via Emiglia’ya at. Dolan, işten insanlarla buluş ve erkenden uyu. Üç günlük toplantıların sosyalleşme kapsamında otele yakın Parco Novi’da yürüyüş, Negresso  adlı şehrin biraz daha endüstriyel kısmında çoook lezzetli değişik pizzalar yemece, bir akşam meydanda yer alan Cafe Concerto’da kalabalık grupça yemek. Perşembe akşamı Yeşim’in gelmesi ile birlikte oranın bir diğer mesşhur Danilo adlı trattoriasında (bir nevi esnaf lokantası) yaşlı çapkın kurtlardan kaçıp, bir gece önceki canlılığı yok olmuş Cafe Concerto’ya gitmece.

Biraz da kültürümüzü artıralım:
1. Modena o kadar küçük bir şehirki, taksi çağırdığınızda size arabanın şöförünün ismi ve plakasının olduğu bir fiş veriyorlar. Kimse başkasının taksisine binmiyor böylelikle.
2. Bir de meğersem Cappucino sabah içilirmiş, hatta saat 11:00 ‘e kadar.  Öğleden sonra ise ayılmak için Espresso içilirmiş.

Gürültü sebebiyle uykusuz geçen bir gece sonrasında sabah taze kurabiye kokusuyla uyandık. Yola çıktık ve ilk destinasyon San Gimignano! Biz yol yordam bilmediğimiz için kiralık arabamızda bir navigasyon cihazı var ve arada zıbıtıyor. Otobanda, günlük güneşlik bir yolda giderken birden kendimizi patikalarda bulduk. Mevsim önce sonbahara sonra kışa döndü; etraf karlı - yer buzlu hale geldi ve arabamızda kar lastiği yok! Allah’tan Yesh usta şoför de sıkıntı çıkmadı ve en sonunda vardık ilk Ortaçağ kasabamıza. 
Sonrasında gideceğimiz her kasabada da göreceğimiz manzara karşıladı bizi:  şehrin eski kısmınını çevreleyen sur duvarları ve girişinde kocaman kemerli bir kapı. Buraları genelde sadece yayalara açık. San Gimignano’da geçitten girdik, kalenin en altından sonuna kadar yürüdük, otantik /turistik dükkanlar. Arka arkaya gelen minik meydanlardan geçtik ve öğle yemeği için dünyanın en bilindik restaurantlarından olduğu iddia edilen Cum Quibus’a gittik. Bölge trüf mantarı ile ünlü, hangi restauranta girsen  kokuyor, hali ile bizler de trüflü yemeklerimizi yedik. 

Ordan otelimizin olduğu Siena’ya geçtik, Chuisi xx adlı bir otel. Siena’nın Orta Çağ’da at yarışları düzenlenen meydanı olan Piazza İl campo’ya ve D’uomo’su na gittik. Ara sokaklara girdik çıktık ve nitekim 2 saatte bitirdik şehri J Odada dinlendikten sonra
yürüyerek Antica Osteria Da Divo adlı bir trattoriaya gittik. Sürekli minik ikramların geldiği restaurantta keyifli bir yemek yedik, sonrameşhur Siena kulesinin olduğu yere yakın Dublin adlı bomboş bir bara, ordan da yakınındaki dondurmacıdan bozma, 18’lik teenagelerin takıldığı La favorita adlı bir bara geçtik.  Tahmin edeceğiniz gibi çok uzun kalmadık.
Sabah 6:15  vapuru gibi Yesh uyandı! Aşağı indiğimizde 7 olmamıştı bile ve kahvaltı servisi  başlamamış olduğu için yola koyulduk. Picturesque manzaralara sahip yollardan geçip Pienza’ya vardık. Her birinin ismi aşk, öpücük vb olan daracık sokaklarda dolaştık. Surların dışına çıktığımızda ise asıl sürpriz karşıladı bizi, sanki canlı bir tablonun içindeyiz, çektiğimiz resimleri gören inanmıyor gerçek olduğuna (örnek: yazının başındaki resim).  Bölgeye özel Pecorino adlı peyniri alıp arabaya atladık.

Ordan Montepulciano’ya geçtik. Burası Vino Nobile adlı şarabı ile ünlü. Çeşitli markalar bunu satıyorlar. Meydandaki şarapçılardan birinde şarap tadımı yaptık ve beğendiklerimizden alıp yola koyulduk. Bu arada saat henüz 11 filan, in vino veritas! Biz güzeliz J Daha önce buraya gelmiş olan Özgür ve Zeynep’in  bize mutlaka gitmemizi önerdiği Boscarelli adlı şarapbağına damdan düşme şekilde gittik. Signor Boscarelli yeni uyanmıştı ve günlerden Pazar olduğunu sanıyordu. Meğersem  randevulu gidiliyormuş ama adam yine de kibar çıktı ve bize şimdi hiçbirini hatırlamadığım bir sürü şey anlattı. Yine şarap tadımı yapıp ve cidden güzel şaraplardan alıp Cortona’ya geçtik.
Cortona bize göre seyahatin en gereksiz kasabası oldu. Öğle yemeği vakti gelmişti ve Piazza Signorelli’de Taverna Pane e Vino’da çok lezzetli bölge özgü sebze yemekleri yedik. Bizi çeken pek fazla birşey bulamadık ve Özgürler’in vakit kalırsa gidin dedikleri Castiglano del Lago’ya gidelim bari dedik.
Burası nasıl güzel, nasıl hoşumuza gitti anlatamam. Evet format gene aynı, surlar ve eski şehir, büyük kemerli kapı, kale vb. Ama burasının farkı göl kenarında olması. Küçücük bir kasaba, eski şehrin içindeki ara sokakların hepsinde göl manzarası, o kadar keyifliydi ki.
Siena’ya geri döndük, Enzo adlı trattoria’ya geçtik, güzel  makarnalarımız eşliğinde şaraplarımızı yudumladık. Günün hasılatına baktığımızda  iki kişi bütün gün 3-4 şişe şarap bitirmişiz. Cumartesi akşamı illa ki bir eğlence vardır diye düşünerek Via Pantonetti üzerinden Al Cambio adlı bomboş bara, ordan da Cafe del Logge’ de güzel bir jazz grubunu dinlemeye gittik. Ayakta kaldığımız için kısa süreli oldu ordan ana caddede bi kafe/barda genç dostlarımızka shot ictik ve odaya donduk. Bu arada Siena bir öğrenci şehri ve yaş ortalaması ciddi düşük.
Sabah tatil ortalamamıza göre geç kalktık: 8’de yoldaydık!!! Önce uzunca bir yol gidip Volterra’ya vardık. Burası diğerlerine göre daha büyük, diğerleri sadece yayalara açıkken burası trafiğe açık ve hatta diğerleri bir sürü turistik mağaza ile dolu iken  burada hep haneler var. Pazar günü olmasına rağmen çok şık restaurant cafeler açıktı. Bizim o gün uçağımız olduğu için gezmeyi  kısa kesmek zorunda kaldık ama aslında oray ada tam bir gün ayrılabilirmiş. Porta via’da kahve içtik, antik tiyatroyu gördük ve L'incontrasi cafede tatlılarımızı yedik. Bu arada burası Twillight film serisinde geçen antik kasaba ve Twillight turları da düzenleniyormuş.
Son durak Montalcino. Bu küçük kasaba akşamları her gittiğimiz yerde içtiğimiz Brunello şaraplarının merkezi. Ve acelemiz olduğundan sadece 30 dk ana sokağın başında yürüyüp, ayaküstü iki dilim pizza yiyip bi de şarap satın alıp çıktık. Çok tadına varamadık açıkçası. Ordan da uçağa yetişme stresi ile Yesh 3 saat daha araba kullandı ve havaalanına vardık ve dünya küçük dedik.
NOT: Aslında bilseydik, bu route u Cuma Modena’dan San Gimignano üzeri Volterra ordan akşam Siena’da olacak şekilde yapardık. İkinci günde ise Pienza, Montalcino, Castiglano del Lago ve Montepulciano yapıp, son günde de Bologna’da gezilirdi hatta. Ama o kadar koşturmak istemiyorum derseniz her gün iki destinasyon olacak şekilde de planınızı yapabilirsiniz.

0 comments:

Yorum Gönder