New York’ta başka bir hayat! - Kasım 2011 (bölüm1)

Ramazan Bayramı’nda, kar fırtınası yüzünden NY uçağına binememiş ve havaalanından üzgün bir şekilde geri dönmüştük (yerine gittiğimiz Roma tatili için bkz: Roma –Eylül 2011). Kurban Bayramı tekrar bizi ümitlendirdi ve düştük yollara.
Gün 1: Cuma
Bir Cuma akşamı vardık NY’a. Yanımda seyahat ekurim Nevra, havaalanında uzunca bir süre kiraladığımız limuzini bulmaya çalışmaca. Allah başka bir yolcu bekleyen  Türk şöförden razı olsun, limuzin şirketini aradık ve kavuştuk şöföre.
İçimde çocuksu bir heyecan var, oysa o kadar çok seyahat ettim ki, şımarıkça olacak ama yorgundum yolculuklardan. Amerika’ya üçüncü gelişim, NY’a ikinci, gene de heyecanlıyım.. Aylar öncesinden gün gün ne yenecek gezilecek gidilecek alınacak planı yapılmış, elimizde koca bir excel tablosu J
Manhattan sokaklar ve bloklardan oluşuyor, çok kolay yolları bulmak. Otelimiz 48’e 8de yer alan Best Western Plus President oteli.... Sokağımızın adı Broadway! Gerçekten o ünlü Broadway’da kalıyoruz, etrafımız bir sürü tiyatro ile dolu. Times Square ise 42’ye 7’de, öyle yakınız.
Best Western odamız, at koştur!
Otele geliyoruz, odaya çıkıyoruz, minnacık bir oda, tam bir hayal kırıklığı, odayı değiştiriyoruz, bu seferki daha da boğucu. Kadın Pazar günü NY maratonu olduğu için çok dolu olduklarını, ertesi günü beklememizi söylüyor. Peki diyoruz ve kendimizi sokağa atıyoruz, ışıkların arasında, meşhur Times Square’deyiz. Nasıl kalabalık, üstümüze geliyor insanlar, sanki gece 10 değil, gündüz gibi ışıl ışıl her yer. İlk gördüğümüz Duane Reade’e (oranın bir drugstore zinciri, bizdeki Gratis gibi) giriyoruz ve abur cubur (nam-ı diğer munchies) alıyoruz. Sersem bir durumdayız, 12 gibi odamıza gidiyoruz ve uyuyoruz.
Gün 2: Cumartesi:
Sabah 6’da uyandım ve uyuyamıyorum. Nevra da uyandı 7 gibi. Biraz oyalandıktan sonra yollara attık kendimizi. Planımızda Meat Packing District’te, Pastis’te kahvaltı var. Öncelike Meat Packing, eskiden mezbaaların olduğu bir bölge, Tory Burch gibi ünlü markaların ve güzel restaurantların açılması ile popülerlik kazanmaya başlamış, bizim bugünkü Karaköy gibi diyebilirim. Pastis ise, Kitchenette’in menüsünü ilham aldığı! (gerçekten tasarım ve ortam aynı) bir cafe –restaurant. Saat 10 gibi gittik nasıl kalabalık..rezervasyonunuz yok, şimdi git 1 saat sonra gel dediler. Etrafı dolandıktan sonra geri döndük, yumurtalı bir kahvaltı yaptık, lezzetliydi. NY’da kahvaltı için sonradan averaj olduğunu öğrendiğimiz bir rakam ödeyerek çıktık ama kendimi  Gossip Girl’de dediği gibi “Manhattan’s elit” şeklinde hissetmeye ilk adımımı attım..
Pastis menu, yazı karakteri nasıl?
Ordan yürümeye başladık. Bed, Bath and Beyond’dan Amerikadaki ilk alışverişimi yaptım: mutfağım için çok güzel bir paspas aldım!! Milyon sokaktan geçerek  SoHo’ya gittik. Bir sürü mağazalar arasında gözümüz döndü, çok beğendik heryeri. Bu arada Nevra’da ben de NY’a daha önce geldiğimiz için turistik yerlere gitmemiz gerekmedi, gerçekten gerçek hayatı yaşama fırsatımız olacak. Öğlenleri kahve –kurabiye vb ile geçiştirme, milyon blok yürüme ve metroyu da unutmayarak, otele geri dönme. Tekrar odayı değiştirme (bu sefer 1m2 daha büyük odamız ve otelin en büyük odalarından biriymiş J. Bu arada otelde concierge var, istediğiniz yeri belirtiyorsunuz nerde olduğunu söylüyor ya da hemen rezervasyon yapıyor, canım Pertev.
Akşam için Mr. Chow’a yer ayırttık. Burası modern Asya mutfağı. Sahibi Mr. Chow 1950’lerde gelmiş ve iki şubesi var. Biz 57th streetteki yerine gittik, daha kolay yer bulunuyor diye. Garson bir ısrarcı, zorla bize set menü yemek aldırttı, bitiremedik de. Yanımızda 2 tane Güney Amerikalı tip, biri çok hoş ama nerdeyse göbeğine kadar açmış gömleği, paralı kıro.. bu arada herkes birbirine merhaba, bye bye modunda, medeniyet ne de olsa J Çıktığımızda çok geç değildi ama biz biraz yorgunduk. Yine de o topuklularla hırs yaptık, yürüye yürüye gittik otele. Sokaklara biraz daha alışalım, yönümüzü kolay bulalım dedik. Times Square’e kadar sakindi, sonra Times Square’de aydınlandı dünyamız gene. “I wanna wake up in a city that never sleeps” kısmının burası için söylendiğini düşünüyorum.
Gün 3: Pazar:
Sıfır uyku.. olacak iş değil,sağa dön, sola dön, bir gün önce eşek gibi yürüdük  yorgunluk filan, cidden uyuyamadım. Sabah 7’de maillere bakmak için lobiye indim, bir tek orada internet var. O gün şehirde maraton var, nasıl kalabalık resepsiyon, sanırsın aynı anda 100 kişilik Japon grubu  geldi. Bir köşede otururken, hani medeniyiz ya, çocuğun birine “hi” dedim, çok da sevimli bir tip John Stamos’un ikizi resmen. Yanıma geldi, tanıştık, telefonumu aldı, sen de gel maratona dedi filan. Ben kibarca reddettim tabe, aricam sonra diyerek koşmaya gitti, ben de bak erken kalkan erken yol alır dedim.. 5 dakika geçti, Evrim diye bir arkadaşımı gördüğümü sandım, çığırdım; valla o. Onlar kalabalık bir grup geldiler ve Çağlacım da onlarla. Kendisinden otel fiyatı öğrenmek için otelinin adını sormuştum ama aklımda kalmamış bile, aynı oteli rezerve etmişiz şansa. Dedim sabah sabah fazla hareket oldu, odaya çıkıyım. Nevra da uyanmıştı, çıkmak üzere aşağı indik, bi baktım lobide çok eskiden tanıdığım ve çok sevdiğim  bir arkadaşım ama o kadar uzun zaman olmuş ki emin olamıyorum o mu, ne işi var burda diyorum filan, cidden o çıktı ve ben bir kez daha dünya küçük dedim.
Pier 87
Bir başka brunch yeri Freeman’s ta sabah 9.30’da bulduk kendimizi. Bu arada biz gelmeden 1-2 gün öncesine kadar kar fırtınası vardı NY’da, etrafta karlar kalmış ama soğuktan eser yok, sweatshirtle dolaştık (son gün dışında), Allah’ın sevdiği kuluyuz resmen. Freeman’s sabahın o köründe açmamış tabii, 10’a kadar kapıda bekledik, açılınca bizi bir masaya yerleştirdiler. 1800’lerin Amerikan dekorasyonu ve yemekleri:  öyle ki menüyü anlamıyoruz, kelimeleri anlasak bile tasavvur edemiyoruz yemekleri. Birşeyler sipariş ettik, yedik ama ne gözümüz ne karnımız doydu. Bu sırada Özgür’le Zeynep geldi, sohbet vb derken Özgür ilk defa geldiği için az da olsa turistik bir yerler görelim dedik. Yürüye yürüye Little Italy / China Town yaptık. Ordan deniz kenarına doğru geçtik, organik pazar vardı dolandık, ordan Pier 87 midir nedir iskele,  oraya gittik, ilk gelişimde de gelmiştim buraya, bildik bir yeri görmek güzel oldu(Patlicaaannn). Ordan Wall Street’e geçtik, içeri giremedik çünkü “Occupy Wall Street” adlı kapitalizm karşıtı gösteriler sonucunda polis sokakları kapatmıştı (resmen dünya tvlerinde gösterilen bir olayı bizzat gördük). 9/11 “0 ground” a gittik, ordan Özgürlerle ayrıldık çünkü Century 21 adlı, markaların ucuza satıldığı department store un önüne gelmiştik ve kendimizi kaybettik. 
meshur boğa heykeli
Akşam Çağlacığımın doğumgünüydü, o ve gang  i ile buluştuk, Dos Caminos adlı Meksika restaurantına taksi bulamadığımız için yürüyerek gittik, gene milyon blok yürüdük. Pek birşey yiyemedik,  12 gibi döndük, bu sefer uyudum mışıl mışıl.
Gün 4: Pazartesi
İçtimamıza gene sabah 6da başladık, bence bu ciddi bir yaşlılık emaresi, uyuyamıyoruz daha fazla!  2000 ya da 2001 de sanırım ilk geldiğimde Burcucum beni iHop diye oranın meşhur pancake’çisine götürmüştü. Bir nostalji daha yaşamak istedim ve oraya gitmek istedim. Normalde iHop lar hep şehirdışında. Internetten baktık, şansa 2 ay önce ilk defa Manhattan’da açmışlar, hem de o gün planımızda olan sokaklardan birinde. Metroya atladık gittik, her biri 1500 kalori olan kahvaltımızı yaptık (çoookk kaloriliii) ama umrumuzda bile olmadı. Ne de olsa ayaklarımızda Shape up ayakkabılarımız, sabahları bindiğimiz metro dışında sadece yürüyoruz yakarız ne de olsa dedik J Ordan Union Square’e geçtik, Filenes ve TJ Maxx adlı department store lara daldık saatlerce, bir yerde frozen yogurt yedik ve biraz daha dolandıktan sonra, Madison Square e geçtik. Orada bizeçok tavsiye edilen Shake Shack Burger i arıyoruz, dolan dolan yok. Polise soruyoruz adam aksanımızla dalga geçiyo Nevra sinirleniyo, tutuklanıcaz J Ortaya çıktı ki biz Madison Square Garden’ın ordayız ama gitmemiz gereken yer 10 blok ötede Madison Square Park’ın orada. Hay bana bu yeri tavsiye edip de uyarmayanın ayakları şişsin emi dedim, şansa bir tane de bizim otelin daha yakınında varmış, oradakine gidelim dedik ama neden taksiye binmediğimizi hatırlamıyorum. Hamburgerciye geldiğimizde artık son nefesimi vermek üzereydim J Gittik bir sıra var ki anlatamam ve insanlar sipariş vermek için dışarıda bekliyo öylesine kuyruk. 30 dk lık işkenceden sonra “ben hayatımda böyle bir hamburger yemedim”. Cidden bütün işkencelere değdi. O sulu sulu kabarık et, kıvamında kızarmışlığı, ekmeğin uyumu, turşunun lezzeti hala tadı damağımda(yazıyı yazdım ve hamburger sipariş ettim!). Eğer kuyruk olmasaydı bir tane daha bile yiyebilirdim. Ordan enerjimizi toplamış ve mesut bir şekilde otelimize döndük.

Bölüm 2'yi okumak için tıklayın.

0 comments:

Yorum Gönder