Bozcaada yeniden - Agustos 2012

Anacığım Bozcaada’yı dünya gözüyle göriyim deyince, babacığımı da ikna ettik ve nurtopu gibi bir aile tatilimiz oldu. Bunu duyan Zeynep Abla ve Yaşar Abla da bize katılınca şen şakrak bir grup olduk. Babam son dakikaya kadar satar, hele bir de Pazar akşamı GS-FB maçı var kesin satar diye düşündüm ama dirayetli çıktı J
Cuma akşamı 20 kişilik yepyeni minibüsle yola çıktık. Minibüse biner binmez, çok eskiden tanıdığım bir kız bindi, ve ben tabii ki dünya küçük dedim. 
Rahat bir yolculuktan sonra Anatolia adlı tırışka otele vardık, 5li olarak direk Ayasma Plajı’na gittik.
Ayasma plajında berrak sular- ben çektim bu fotoyu :)

Babam yukarıda Ali Baba’da gazete okurken biz bayanlar kumsala indik. Geçen sefer girememiştim ancak bu sefer gözümü kararttım ve girdiğim an paralize olarak çıktım.
sansurlu üçü birarada! Yaşar Abla - Annem ve Zeynep Abla
Bu kadar yüzmek ve güneşlenmek! yeter diyerek babamla minibüse atladık ve, yaklaşık bir saat kadar adanın merkezinde dolandık. Sonra meydandaki Şükrü’nün yerinde leziz ev yemekleri yedik (gerçi o sıcakta banbam kavurma yedi ve sonra midesini bozdu, toplumsal mesaj: sıcaklarda ağır yemeyin). Ordan adanın en sevdiğim yeri olan Polente’de tavla oynadık (tabii ki yendim J Otele dönüş, kitap okumaca ve uyuklama. Güm batımı yaklaşırken benim dışımdaki ekip batmayasıca güneşi batırmaya gitti (nitekim gene bulut gelmiş de kaybolmuş güneş yoksa batacağı yok). Ben onlarla şehirde buluştum. Aklınızda olsun, adada çok taksi yok ancak resepsiyondan arayınca merkezdeki duraktan 5 dk da geliyorlar. Sandal adlı restaurantta yer olmayınca Türk kısmında sahildeki balıkçılardan Vasiliki’de tahinli patlıcan ve Rum haydarisini parmaklarımı ısırarak yedim.  Bu sırada Rum kısmındaki restaurant ve tavernalar full. Geri dönüş, balıkçıları geçtikten sonra Atlisa adlı, Japon bir bayanın işlettiği bir cafede çay kahve içtik. Sokağı aydınlatmışlar, çok şekerdi.
Benim gönlüm sarhoştur yıldızların altındaaaa
Ertesi sabah anam 8.30da uyandırdı beni. Bir serinlik geliyor dışarıdan bir de baktık ki sel götürüyor ortalığı, kahvaltı otelin dışında 10 adımlık mesafede, oraya giderken donuma kadar ıslandım. Üstelik yanımda bi hırka filan hiçbişi yok. Bu sırada elektrikler de kesildi, tam korku filmi. 10.30 gibi geri geldi ve fönle üstümü kuruttuktan sonra şehre indik, etrafta pöti kare masa örtülü tipler dolanıyodu (bir restauranttan masa örtüsü almış yağmurzedeler). Yağmur dindi ama hava o kadar serin ki ve koskoca meydanda kapalı yeri olan 3- 4  mekan var, üstelik hepsi dolu. Biraz ileride “Müz” adlı bir cafeye girdik, servis ve kalite biraz zayıf, fiyatlar da fazla idi ancak üşümemek adına idare ettik. Aslında hava güzel olsaydı gene plaj programı vardı onun yerine arabayla adanın etrafında bir tur attık ve Çanakkale’ye geçtik. Şehrin Asya kısmında dolandık, Aynalı çarşı dedikleri yeri  gördük, Truva atını görmeye de gidecektik ancak vakiz az kalmıştı, sahil kenarında Cafe du port adlı çok şık dekore edilmiş, leziz mi leziz, kocaman porsyonları olan ancak bir o kadar da uygun fiyatlı bir yerde yemek yedik. Tam çıkarken burda da bir arkadaşımı gördüm, dünya küçük dedim.
Bu arada Çanakkale’de feribota binmeden önce mutlaka gidip saatini sorun. Biz sabahtan saat bilgisi almak için aradık, bize akşam üstü 16:00 da var dediler. 15:50 de iskeleye gittiğimizde ise “feribotun dolduğu ve içeridekileri bekletmemek için kalktığını” öğrendik. Rehberimiz çıldırdı, çünkü aracımız da feribotta karşıyakaya geçti ama biz kaldık J İlerideki iskeleden diğer feribota bindik, güvenli ve fonda GS-FB maçının olduğu bir yolculuktan sonra evimize döndük.

0 comments:

Yorum Gönder