Komşu şehir New York, yeniden - Ekim 2012

Her zamanki seyahat şansım devam ederek (tahtaya vurun) bir yıl bile dolmadan tekrar New York’a gidiyorum: Yeliz bir düğüne katılacağı için otel odam hazır, biriken (ve bitmeyen) Adios puanlarla bilet bedava.
Yola çıkmadan bir gece önce Müge’nin düğünü için hayatımda ilk defa takma kirpik taktırmıştım ve havaalanında sanki ben ben değilim: bir göz süzüyorum biri yere düşen kâğıtları topluyor, başkasına bakıyorum uçak biletim için yardımcı oluyor. Hadi hayırlısı dedik ve uçağa bindik.
Online check-in de geç kaldığımız için uçağın en arkalarında yer kalmış, 3lü bir koltukta aramızda bir kadınla oturuyoruz. Biz gittiğimizde kadın koridorda benim yerimdeydi, ne farkeder bütün koltuklar aynı filan demeye kalktı ama biz püskürttük, hatta yol boyunca Yelizle birbirimize birşeyler vererek, kadını ortada olduğuna pişman ettik. Üstelik benim grip olduğum için yol boyunca burnumu silip hapşırmam da cabası, kadın kesin grip olmuştur ininceJ
Bu arada ilk defa direk uçuyorum Amerika’ya, business – comfort vb uçmadıkça aktarmalı daha iyi geldi bana. Havaalanından atladık taksiye, Times Square’deki Milford Plaza adlı 8/44 ’teki otelimize gittik, Yeliz yorgunluktan ölüyor ama hasta olduğum için ilaç almak adına zorla bir Duane Reed ‘e sürükledim ve sonra direk klostrofobik odamıza gittik. 

Sabah 6-7 arası mini bir öksürük senfonisinden sonra biraz daha uyuduk ve şehrin tadını çıkartmak için yola koyulduk. 9. caddedeki turistik cafelerden birinde bagellı bir kahvaltıdan sonra neyimizeyse ilk 5. Caddeye yürüdük, hava buz gibi. Etrafa bakındık, herkese şiddetle tavsiye ettiğim Japon harikası Uniqlo’da üşümemiz şerefine 200 gr ağırlığındaki heattech montlarımızı aldık (REKLAMLARRR), dolana dolana Central Park’a vardık. Hafif turdan sonra bir banka çöktük, geleni geçeni izliyoruz. O gün de Moma’ya gidelim dedik ama bize birisi pztleri kapalı dediği için “aa bak yakınındayız ama gidemiyoruz” muhabbeti geçti. Bu sırada kadının biri yanımıza geldi, Moma açık mı dedi, biz de biliyoruz ya, yoo pzt leri açık diil dedik gönderdik, kendi kendimize de bize neden geldi bu kadın diyoruz. Yanımızdaki bankta oturan iki zenci amca bize döndü ve bugün açık orası dedi, biz dumur. Hmm deyip madem kadına yar olmadı biz gidelim dedik ve minik bir tur attık orada.

Ordan bir marketten meyve salatası alıp, benim de sabahtan kalma yarım bagel ımla Bryant Park’a götürdüm Yelizi, bi köşede tüneyip yemeğimizi yedik. Bu arada NY’da en sevdiğim yerlerden biri bu park. Hava iyileşmeye başladı ama benim halim kalmamıştı odaya gidip biraz uyuduk, ordan geçen seneden aklımda kalan Michelin yıldızlı Ai Fori’ye gittik. Orda yeniden gelen öksürük krizi ile kendimizi otele dönmeden Wallgreens’e ilaç almaya attık.
Salı günü bir “klasik öksürük dinletisinden” sonra kalktık. Ben takma kirpiklerimden arındım (2 yıkamada çıktı) Havanın yağmurlu olacağını biliyorduk ve outlet olan Woodbury’i o güne planlamıştık. Ancak o kadar sağlam yağdı ki, ordan şemsiye almak zorunda kaldık. Bütün günümüz orda geçti, otele dönüp dinlenip, bir diğer mutlaka gidilmesi gereken restaurant olan Mr. Chow’a gittik (geçen sefer burda yer bulamadığımızdan diğer yerine gitmiştim, onun ambiansını daha çok beğendim –ama yüzüm gözüm hastalıktan o kadar karışmıştı ki birbirine, iyi ki burdakine gelmişiz de dedim J Ama servis Allah için iyiydi, garson bana acıyıp limonlu sıcak su bile getirdi. Burdan tıpış tıpış otelimize geri döndük. Bir de Yeliz’e üzülüyorum, kız gezicem diye geldi ne gezebiliyo, ne rahat uyuyabiliyo benim öksürmemden, bi de hastalık kapıcak.
Çarşamba günü sabah her zamanki gibi bir saat süren öksürükle uyandık, ama heyecanlıyım çok farklı bişi yapıcaz: Harlem’e gidicez J Europan diye fazlasıyla turistik ama leziz bir yerde kahvaltımızı yapıp, biraz “grumpy” bir tur rehberi ile yola koyulduk. Adam Harlem’li ve oraya aşık. Ben Harlem’i toplumsal bir değişimin örneği, dinin bu tarz toplumlardaki etkisi gibi konularda çok ilginç buldum: Manhattan adası, NY’un belki de Amerika’nın en zengin yeri. Harlem 1930lu yıllarda , zengin beyazların yazlık evlerinin olduğu bir muhit. Manhattan’da alan yetmeyince Harlem’de toplu konutlar inşaa etmeye başlıyorlar, fakat kimse rağbet etmeyince de Afrika’dan çalışmak için gelen cahil, fakir zencileri oraya yerleştiriyorlar. Bu kişilerde altyapı yok para yok, ırk ayırımcılığından da çalışmaları sorun oluyor ve 1980’lerden itibaren suç, hırsızlık tavan yapıyor, birçok insan pılını pırtını toplayıp, evlerini olduğu gibi bırakıp kaçıyor Harlem’den. Şimdilerde suç oranları ciddi düşmüş, nüfus olarak çoğunluk zenci olsa da %20-30 oranında beyazlar da yaşıyor. Biz sokaklarda gayet rahat rahat yürüdük, 150’li numaralara sahip sokaklardan geçtik (Times Sq. 42. Sokakta, düşünün ne kadar kuzeyde olduğumuzu). Rehberimiz Harlem’de her evin bir bahçesi olduğunu özellikle vurguladı! Yürüyüş esnasında birçok ünlünün sahne aldığı Apollo Theatre’a uğradık (aslında bir akşam turunda burada Caz gecesi vardı ama olmadı). Ve ordan bir kiliseye gidip, Gospel adı verilen eğlenceli bir ilahi dinletisi dinledik. En başında birkaç kişi mihraba gelip Allah’ım sayende uyuşturucuyu bıraktım, alkolden kurtuldum, kötü yoldan geri döndüm şükürler olsun tadında bir açılış yaptı, sonrasında itiraflar yerini ilahilere bıraktı. En sonunda biz de dahil salondaki herkes -bir sürü farklı ülke ve dinden-ayakta tempo tutarak “oh happy day” diye ilahi söylüyorduk. Dürüst olmam gerekirse, bir rahatlama hissi oldu J Harlem özünde baktığımda ise, yüksek suç oranı, eğitimsizlik gibi karakteristik özelliklere sahip bir semtte, naif bir tabirle dine sığınmanının (Allah’la korkutmak demek istemiyorum) işe yarayıp yaramadığını düşündüm.
çantamı da takarımm
takım elbisemle uyumlu mu?

Tur bitti, bu arada hava mükemmel, biz 8/57’de indik, TJ Maxx’e gittik. Bu arada inanılmaz ama gerçek, Manhattan'da erkeklerin kadın çantası taşıması moda olmuş?? ilk metroda gördük yaşlı adamın birinde, karısının çantasıdır dedik ama bi baktık kadının çantası var. O günde önümüzde giden adamda görünce e pes dedik, bizim memlekete gelmemeli bu moda, acı sonuçları olabilir.


Ordan  yürümeye devam, yol üstünde Ladinos diye iğrenç bi mekanda margarita içelim dedik (cidden kötüydü), çıktık odamıza gidip üstümüzü değiştirdik ve Robert de Niro’nun sahip olduğu Locanda Verde’ye gitmek için The Village’a (Greenwich Village semtin adı ama yerliler village diyor J gittik. Mekan çok popüler, insanlar iş çıkışı filan barda da takılmak için geliyorlar, biz yemeğe ancak 6da yer bulabildiğimiz için öyle erken gittik. Yemekler güzel, ortam güzel, işletmecisi amca pek bi yakışıklıı derken 8 gibi bitti işimiz, biraz The Village da dolandık, bohem bir bölge ve ben beğendim.

Ordan taksiye binip, çılgın seyahatimizin devamı kapsamında Times Square’deki M&M mağazasına gittik. İki koca eşek sanırım 1-2 saat geçirmişizdir orada. Bir de üzerinde benim ismimin yazdığı M&M ler yaptırdım ki çok şahanelerdi J Bir çikolata manyağı olarak, öksürdüğüm için o gün M&M alana kadar hiç çikolata yememiş olmam tarihe geçti.

Ertesi  gün tipik bir sabah yaşadık, sabah 6 ile 7 arası öksürük krizi tuttu ama bu sefer feci idi, gözümden yaşlar aka aka öksürdüm. Bitap düşüp uyumuşum, Yeliz cidden sabırlı kız. Bu sabahki kahvaltı programımızda Magnolia’da kahvaltı yapmak var, ne zorumuz varsa 68/9’a yürüyelim dedik. Anam o ne bitmek bilmeyen yol, yarısında ben bayıldım bayılcam oturduk bi banka, hem hiç bişi yememişim, hem hastayım halsizim. Neyse ha gayret deyip vardık meşhur Magnolia’ya. Sadece cupcake ve diğer tatlılar var. Tam fotoğraflık.  Ama bana bile biraz fazla geldi tatlı durumu. Ordan  yeni açılan Century 21’a gittik, (diğeri 9/11 ın orada, şehrin en alt kısımlarında ve zor oluyor gitmek, bu büyük kolaylık oldu). Burdaki en önemli olay, benim nerdeyse 20 yıldır kullandığım 2 parfüme üçüncüsünü eklemiş olmamdı. Bu konuda o kadar konservatifim ki, parfüm bakmak aklıma bile gelmez. Kasadaki kuyruğu beklerken solda duran parfümleri gelişi güzel kokladım ve bir tanesini çok beğendim, Yeliz’e koklattım ve nefret etti. Fiyatı da uygun olduğu için ben yine de almaya karar verdim. Koku konusunu kısa bir süreliğine park ediyoruz. Orada bir de design museum vardı aklım kaldı ama fırsat olmadı. Tam yanında da meşhur Gossip Girl dizisinde Chuck’un oteli olan Empire oteli vardı. Yürüme hırsımızı bi kenara bırakıp taksi ile döndük (elimiz de doluydu). Saat 4 gibi Shake Shack adlı hamburgerciye gittik (geçen seneki macera için tıklayın) ve 30 dk kuyrukta bekleyerek yemeklerimizi aldık. Yelizi de buraya aşık ettim J Otelde dinlenmece, akşam Times Sq. de halka karıştık,  merdivenlerde oturduk filan.
Cuma günü geldiğinde, bir gün aldığım öksürük şurubu sonucunda sabah az öksürdüm. O gün planda şehrin alt kısımlarına gitmek vardı ve hayvani bir yürüyüş ile (yaklaşık 100 blok toplamda) Chelsea’ye vardık. Le Grainne Cafe’de açıkhavada kahvaltımızı yaptık, ordan yürüyerek Chelsea Market’a vardık. Seyahatin sürprizi resmen burası oldu.. Buraya bayıldımmmm.. Eski bir pasaj gibi bir alanı kapatmışlar ve pastaneler, cupcake ciler, tasarım dükkanları filan yapmışlar. Çiçek pasajının daha bohem olanı. Geçen sene nasıl buraya gelmemişim anlamadım. Hemen üst kısmında yer alan High Line ise eski bir tren yolu, oraya büyük banklar, şezlonglar koymuşlar ve deniz manzarası karşısında insanlar piknik yapıyor, dolanıyor, yürüyor. O kadar keyifli ve hayatın içinden ve turistik olmayan bir yer ki, burayı da NY top ten listesine aldım J Yol bizi Meatpacking District’e kadar attı, ordan Hudson St & Bleecker üstü Prince üstü Mulberry’e giderek Nolita & Little Italy bölgesine vardık. Geçen seneki listemde olan Il Cortile’yi bulmak için, ayaklarımıza kara sular inmesine rağmen yürümeye devam ettik, geç öğlen yemeğimizin sonucu: leziz makarna, başka restaurantta yaptırılan çakma pizza??? Güç toplayıp SoHo’da dolanmaya devam ettik, Apple Store’de battık ve ilk defa metroya binerek odamıza döndük. Yeliz hazırlandı, düğüne gitti ben odada kaldım. Bir nostalji yaşayarak odada Top Gun’ı izledim. Yeliz’in düğün çıkışında Madison/41deki Library Hotel’de Bookmark adlı rooftop bar’a gittik. Minnacık bir yer pek de yüksekte değil (Roof top deyince aklıma hep Bangkok’taki barlar geliyor), yine de açık havada oturmak keyifliydi ve ilk defa  saat 24:00te odamızın dışında bir yerdeydik.
Cumartesi sabahı Meatpacking de Pastis’te kahvatı rezervasyonumuz var sabah 10’a. Biz erkenci tavuklar 9:45te geldiğimiz için sokakte bekledik J Leziz bir kahvaltıdan sonra yürüyerek, Manhattan’ın en güneyinde kalan Battery Park’a vardık. Ordan Brooklyn Turumuza katıldık. 
Gestapo rehberimize rağmen (telefonda konuşmak, arkadaşınla konuşmak ve hatta uyumak yasak!!) Brooklyn’in o sakin ve yavaş hali iyi geldi bana. Otele bir gittik, odamızın süresi dolmuş –meğersem 1 gece eksik book etmişiz-, daha büyük ama tek yataklı bir odaya nasıl yerleştiğimizi bilmiyorum. Saat 6da öğrendik, 19:30da da tiyatroya biletimiz var. Eşyaları toplayıp, nasıl giyindiğimizi ya da nasıl yürüdüğümüzü hatırlamıyorum. En sonunda Örümcek Adam Jack Gyllenhall’ın oynadığı (onun hatırına gittik valla) iğrenç bir oyun  olan 'If There Is I Haven't Found It Yet' e gittik. Son gecemize gelmesi çok iyi oldu, ben en sonunda gerçek bir ilaca ve öksürük için pastile başlamıştım ve yanıma da 2 şişe su alınca sorunsuz bir gece oldu. Dönüşte yolumuzun üstünde Junior’s diye bir yer vardı, cheescake aldık ve odamıza döndük.
Son günümüzde NY bizim gittiğimize üzülmüş olacak ki hava birden 10 derece soğudu. Metro ile Meatpacking de Standard Grill’e kahvaltıya gittik, ama hayalimizde açık büfe kahvaltı vardı ve Pastis’in aynı menüsü (yarı fiyata) gelince biraz hayal kırıklığı oldu. Ordan otele döndük. İşin güzel kısmı 8. Caddeyi trafiğe kapatmışlar, bir sürü stand vardı limonatasından iPhone kılıflarına, atkılardan krepe kadar. Biraz onları dolandık ve check out yapmak için resepsiyondaki 3 kuyruktan birinde on dakika boyunca beklerken, arka ofisten bir bayan yanımızdan geçti ve benim yanımda beni koklayarak durdu- yeni parfümümü sıkmıştım. Bu nedir, bütün gün seni koklayabilirim dedi (neden bir erkek demez ki bunu) biz de Yeliz’le gülüşmeye başladık ve söyledim kokunun ismini ve size nasıl yardımcı olabilirim dedi kadın. Bu konuşmadan gelecek sefere parfümü sıkıp, takma kirpiklerle economy den business a upgrade edebileceğimize emin oldum J
Taksiye bindik ve havaalanına gittik, o koşturmacadan ben acıktım. Tam gate imizin önünde bir dönerci var, neden eve dönmek üzereyken Amerikada döner yer bir Türk di mi..ama öyle güzel koktu ki.. bir de bütün seyahat boyunca ben hiçbir yemeği tam yiyemedim, Yeliz de ziyan ediyosun deyip durdu. Bunun üzerine kocaman bir dürümü mideye indir. Üstelik uçağa binmeden önce hiçbir zaman ağır bişiler yemem, hele hele 11 saat uçacaksam asla. Uçak havalandı, bir saat geçti, bana fena ter bastı, Yeliz de uyumaya çalışıyo uyuyamıyo. Tuvalete gittim, kusmaya çalıştım yok bana mısın demedi. Geldim yerime bi baktım uyumuş bizimki, sonrası hızlı çekim: kusma poşetini elime aldım, Yelizi ben çok kötüyüm diye uyandırdım ve blömpç diye mini bi sesle, bi öğürme bile olmadan kustum. Yeliz de diyo ki, hani bütün seyahat boyunca hastaydın, gene öksürürk tuttu, burnum akıyo diceksin sandım, ben kötüyüm deyip fırt diye kusanını da ilk defa gördüm. Neyse hemen hostes geldi yanıma, iyi misiniz, doktor çağırıyım mı, ilaç bulalım mı, sanırsın kalp krizi geçirdim, o kadar alakalı. Ben de teşekkür ettim ve elimdeki içi dolu! poşeti başka bir poşete koymuştum, onu atıp atamayacaklarını sordum, sanki 5 dk önce bana ölümcül hasta muamelesi yapan o diilmiş gibi, lütfen gidin tuvalete atın dedi J neyse ki korkulan olmadı ve yolculuğun devamında az da olsa uyuyabildim ve dünya küçük diyerek memlekete döndüm.

1 comments:

Mutlu Tanberk dedi ki...

Chelsea'de 3 ay yaşadım, Chelsea market'a gitmedim :((( Bu arada yine NY'ta yaşayacak olsam Chelsea'de yaşarım

Yorum Gönder