Görmesem gözüm açık giderdim - Cinque Terre / İtalya, Eylül 2015

Öncelik listemde olan bir destinasyona ama sürpriz şekilde gelişen bir yolculuk ve iyi ki gitmişim! Efendim, İtalyanca 5 toprak anlamına gelen Vv doğal güzelliğe sahip 5 kasabadan oluşan Cinque Terre bu seferki hedefimiz. Sıralama Monterosso-Riomaggiore (arada La Spezia)-Manarola-Vernazza-Corneglia. Bol tren yolculuğu ve yürüyüş içeriyor.
Bayram kapsamında Genoa'ya uçuş, otobüsle tren istasyonuna gidiş, 2 saatlik tren yolculuğu ile ilk kasaba olan Monterosso'ya varış. Aynı zamanda burayı baz olarak belirledik, Airbnb den kiraladığımız bir evde kalıyoruz, üstelik tren istasyonundan sağa gidince en sondakı ev ve ev sahibimiz Paolo nun Türk bir yengesi var:)
Allah razı olsun, bize önce birer kahve ısmarladı sonra da etrafı gösterdi. Sahilden yürüyüp eski şehre geldik, bir alt geçit yerine biz sağ yoldan deniz kenarındaki rampalı yoldan yolu biraz uzatarak geçtik, ordan geri dönüp Piazza Garibaldi'ye geldik. Eski şehrin içindeki  şarapçılarda şarap ikramı, sketta gibi okunan tatlı yöresel şarabı denedik, tatlı şarap sevmeme rağmen ben almiyım. Oryantasyon kapsamında daracık sokaklardan geçtik, Farinata diye  nohut ile yapılan böreğimsi birşey yedik. Bu arada etrafta bi sürü orta yaş üstü Amerikalı var, meğersem bu kasabalar birbirine bağlı trekking parkurlarını içeriyormus, gerek uçakla gerekse cruise la gelen turistler bu yolu yürüyor, ama en gencini ceplerinden çıkartırlar! 












Bu arada seyahatin ilk bombası, ismim Genova'da erkek cinsel organı anlamına geliyomuş,
bakışları üstüme çekmemek için Bel şeklinde kısalttık ismimi:) Tabii pasaport kontrol memurunun gülümsemesinin nedenini de anlamış oldum böylelikle. 
Dinlenmek için eve gitmek üzereydik ki, markete girdik, biz son dönemlerde yediğim en lezzetli çileği alırken, ev sahibimiz Paolo da bize jest yapıp, evde yapmamız için pestoyla makarna almış :)
Akşam eski şehre girince soldan devam edip, ufak meydana gelip sağdan tekrar saptık, orda Trattoria da Oscar da yedik, fena değildi ama asıl onun yanındaki iki yere gitme hevesindeydik (günzdüz Paolo önermişti) ama doluydu gitmedik. Sahil kenarında Nuovo Eden bar da krem şantili çilek ve limonlu tart lüpledik ve eve geldik. Bu arada evimiz 1 oda / salon. Yanlış anlaşılma olmasın 1 oda ve 1 salon değil, hepsi birarada. Evin devamını beklerken en sonunda Aslı öten bir yatağa ben de çekyata mahkum kaldım. 
Sabah 7de uyan, önümüz hemen yol ve  deniz. Açtık perdeleri bir baktık ki  it's a beautiful day:) Paolocuğumuz bu sefer de bizim çin tren saatlerini öğrenmiş, oteli aratmadı yani. Onu da kahvaltıya davet ettik, bir gün önce kahve içtiğimiz Il Fornaio di Monterosso adlı yerde leziz croissant vb yedik.
Ikinci köye tren yerine denizden gitmek isteyince koşarak eski şehrin yolundaki iskeleye git, orda diğer 3 köye   (Evet toplam 5 köy var, bir tanesine gitmiyor, nedeni az sonra) giden motorlar var, biz ilk olarak Riomaggiore'ye gidiyoruz. Siz siz olun iyi foto çekebilmek için üst katta, motorun sol kısmında oturun. Tercihen de pantalon giyin, keza aşırı rüzgar var ve fotoğraf çekicem diye bütün motor yolcular iç çamaşırımın rengini gördü.
Motor yolcu yok diye herhalde diğer köylerde durmadan 40 dk yerine 25 dk da 10 Euro'ya Riomaggiore'ye geldik. Rengarenk binalar,  sandallar derken yukarı doğru daracık sokaklardan çıktık, minik çarşı, şık restaurantlar, ordan klise meydanına ordan da kalenin oraya dar bir patikadan yükselerek çıkarak müthiş bir manzaraya ulaştık. Patikada dinlenmek için minik bir kapı önünde oturduk, kadının biri ayakkabılarımı beğendi, yok üstüne baktı yok çevirtti tabanına baktı, nerdeyse çıkarttırıp satın alacaktı. 2-3 saatte bitirdiğimiz için aşağı merkeze indik, tren istasyonuna gittik,  planımız Porto Venere'ye gitmek. Meğersem oraya tren yokmuş, tekrar motora bindik. Aslında planımızda burası yoktu ama uçakta gelirken yanımdaki amca restaurantına kadar bir sürü ipucu verdi,  biz de gittik. Burası daha gelişmiş büyük bir kasaba, biraz dolanıp öğle yemeği için amcanın önerdiği iskelenin en solunda kalenin altında kalan La Bocche diye sonradan kıl bir yer olduğunu anladığımız bir deniz mahsülleri restaurantına gittik. Yemekler fena değildi ama aklınızda olsun dışarda üşürseniz ve içeri girmek isterseniz yok küver yok masa değiştiremeyiz deyip almıyorlar. Uzun konuşmalar sonucu en sonunda içeri girdik. Servis yavaş ama yemekler fena değil ve kredi kartı geçen ender yerlerden.
Yemek sonrası buranın tepesine  tırmandık, bir klise ve kale kalıntıları vardı, seyahatin güzel bir başka fotosunu da burda çektim.
Ordan klise arkamızda kalacak şekilde tepe bir yerlerden ara sokaklardan geçip, sağdaki pasajlardan birine inip, denize paralel, mağaza ve restaurantlarin olduğu ara sokağa geldik. Bakınarak gezindik, meydana gelince, denizi karşımıza aldık ve soldan kıvrıldık. Karşımıza ulaşım aracı olarak bu sefer otobüs çıktı (kalkmak üzereydi), biz de atladık ve bu sefer La Spezia'ya geçtik. Burası en son durak ve trene burdan binebileceğiz. 
La Spezia Cinque Terre köylerine kıyasla bildiğin şehir ama saat akşamüstü  4 civarı olmasına rağmen çoğu yer kapalıydı ve sokaklar boştu. Bir sokakta bir süre yürüyüp, eczanesinden çıkarken baybay demediğimiz için bizi hırsızlıkla suçlayan ve bağrınan yaşlı bir eczacı teyzenin gazabına uğradıktan sonra tam ters yöne gidip en sonunda tren istasyonunu bulduk. Yaklaşık 40  dakika sıra bekledik ve bir hafta geçerli Cinque Terre tren biletini 14,30 Euroya aldık. Bence üç gün ve üzeri kalacaksanız iner inmez alın çünkü tren ve motora para vermekten imanimiz kurudu. 
15 dk sonra bence en güzel manzaraya sahip olan Manarola'ya geldik. Trenden inince 500 mt aşağısı meydanı ve kayalıklar üzerinde denize bakan kısmı. Direk denize iniş yok. Biz de önce denizi arkamıza alarak yukarı çıkıp klisenin olduğu miniş meydana geldik, oranın daha üstü de hep şarap bağları doluydu. Butun koylerde kalıp aynı zaten, denize yakın meydan, daracık sokaklar ve tepede bir klise, süper manzara. Aşağı döndük bu sefer de kayalıkların üzerinde kalan sağdaki patikadan ilerledik. En ucuna doğru gidince öyle güzel bir açı yakalıyorsunuz ki fotoğraf tam kartpostallık. Zaten internete Cinque Terre yazınca karşınıza çıkan foto da ya burası ya da Vernazza. 
Güneş batmak üzereydi ki kalabalık da arttı, manzara daha iyileşti, biraz daha tepeye doğru çıktık bir kafe varmış ve insanlar güneşin batışını ordan izliyormuş meğersem. Full olduğu için ordan içeceklerimizi alıp, tepedeki parkta güneşi  batırdık. Yanımda Aslı yerine karşı cinsten biri olsaydı pek romantik olurdu ve bu romans güneş batana kadar sürerdi keza güneş battı ve hava buz kesti. 
Dönmeyi planladığımız treni kaçırınca bi saat hafif üşüyerek istasyonda bekledik, ordan 15 dkda geldik. Üstümüzü değiştirip Cantina di Micky'e gittik. Bu arada Micky olayı çok komik, ilk gün geldik notlarımdan aklımda kalan Ricky die bi yerde gün batımı süper oluyomuş, ben de sayıklayıp durdum, üstelik bulamadık da  yeri,  meğersem Ricky değil, tam bizim kalığımız izim evin yanındaki Micky çıktı. Üstelik bunu öğrenince burun kıvırdık. Ikinci gün trenden dönerken restaurantın önündeki kuyruğu görünce algımız değişti ve Cumartesi akşamı için yer ayırttık. O akşam da biraz daha ileride olan ve sahipleri aynı olan Cantina di Micky'e gittik!! Dışarıda, deniz kenarında 5-6 masa olan kaldırım üstünde bir bölümü vardı orda oturduk. Yemekler çok güzel, Moscato adlı tatlı bir beyaz şarap var o daha güzel. İlk defa kredi kartı geçen bir yer bulma sevinciyle ödeme yapabilmek için içerideki kısmına girdik, alt kata indik o da ne, bayaa şık, keyifli bir restaurant çıktı karşımıza. 
Üçüncü günümüzde Vernazza'ya gittik. Denize arkanı verince sağda kalan daracık Via M Carattino'dan çıkıp sola dönerek yukarı tırmandık ve  tepelerden aşağıya bakındık.
Gene klise olan bir yer vardı ama oraya kadar çıkmadık. Aşağı inip trene gitmeden önce gene listemde olan İl Pirate 5 terre adlı salaş bir kafede kahvaltı yaptık. Garson mu sahibi mi olduğunu anlamadığımız bey, her gelene nereli olduğunu soruyor ve ona göre öneride bulunuyor. Bizim öneriler çok tutmadı o ayrı. Ordan trenle, geri kalan tek kasaba olan Corniglia'ya gittik.
Kimse bizi uyarmamıştı ben baştan uyarıyım: trenden indiğiniz an İngilizce'de dedikleri gibi 'in the middle of nowhere' (çölün ortası gibi düşünülebilir) desiniz. Karşınıza sağı gösteren plaj, solu gösteren merkez tabelası çıkıyor ve sola dönünce tekrar iki seçenek çıkıyor. Biz her iki seçenekte de soldakini seçtik ve  5 dk yürüdükten sonra, inmesi 6 dk süren ama çıkarken yarım saatte tıkanarak çıktığımız merdivenlerden düzlüğe çıktık. 
Labirent kapsamında gene önümüze iki seçenek çıktı ve soldan giderek set üstünde birkaç restaurantın olduğu bir alana ulaştık.  Diğerleri ile kıyaslandığında bu köy tamamen tepeye kurulu, denizden ulaşım yok, tren bile ciddi aşağıda kalıyor. Ne miniş bi yermiş diyerek Gastronomia Cornaglia adlı yerde Sciacchetra / Saketra okunuyo (bölgeye özgü tatlı şarap) a Cantucci (İtalyaya özgü sert biskuvi) banarak yerelleşiyim dedim. Aslı da 3 limonun suyunu sıkarak getirdikleri limonatayı içmeye çabaladı. Şeker ve gazlı su katarak birşeye benzetme çalışmaları olumlu sonuçlanmadı. Burayı Cinque Terre'den saymamalılar, 4 kasaba demeliler; olmadı Porta Venere'yi beşinci kasaba olarak eklemeliler derken dönüş yoluna koyulduk. İki şaşkın meğersem gelirken merkeze giden yolu kaçırmışız. Centro yazan tabeledan girdik, dümdüz daracık bir yol çıktı, sağlı sollu sokaklar var, sağdakiler genelde deniz manzaralı teras kafeleri, o kadar keyifli ki. 

Denize tepeden bakan bir terasa kadar dümdüz gittik, iyi ki bu kısmını da farkettik dedik ve 6 dakikada merdivenlerden inerek trenimize bindik. Monte Rosso'ya varır varmaz kendimizi plaja attık, deniz biraz soğuktu ne de olsa Eylül sonuydu. Girmesek de güneş iyi ısıttı.
Eve dönüp ev sahibimizin ilk bize hediye olarak aldığı pesto sos ve spagetthi ile geç öğle yemeğimizi yaptık. Duş alıp dinlen, şehrin diğer ucuna yürü, akşam belirli bir saatten sonra resmen yapacak birşey yok, şehir ölü. O akşam şaşırtıcı olarak bir meydanda konser vardı, dizmişler plastik sandalyeleri, 200 kişiden oluşan bütün kasaba da gelmiş. Hareket geldi hayatımıza. Bunun üzerine sosyalleşmek için bizim tarafa doğru geri dönüp çorba içmek üzere Cantina di Micky e gittik gene. Bu sefer içeride oturduk.
Ertesi sabah kahvaltımızı gene Il Fornaio di Monterosso'da yaptık, trene atlayıp Portofino'ya geçtik. Portofino/ St. Margeritha yazan durakta inip trenden inince sahil şeridine girdik ve sağdan bi yerden sapıp Piazza Caprera adlı bir meydanda bir klise önüne geldik: tam da bir düğün törenine denk düştük, gelin ve damat içeri girdikten sonra biz de kısa bir an için klisenin içine girdik ve törenin başını izledik. 

Ordan deniz kenarına indik, yarım saat filan yürüdük. Bu arada Aslı'yla konuşuyoruz, burası ne ile meşhur olmuş, herhalde 50'lerde çok canlı bir yerdi filan gibi. Allah'tan susadık da bir yere oturduk, oturmamızla Portofino 5 km tabelasını gördük ve bir idrak anı gerçekleşti! Oturduğumuz yerin garsonuna 'Nerdeyiz biz' gibi komik ve abes bir soru sorarak  St. Margeritha'da olduğumuzu öğrenip, sahilden bir bota bindik ve Portofino'ya geçtik. Burası başka bir formattaki, daha lüks bir sahil kasabası aslında. Ön kısmı yarım ay şeklinde ve birçok balık restaurantı ve Louis Vuitton gibi lüks mağazalar yer alıyor. Nerdeyse St. Tropez gibi diyeceğim. Sahilin önünde birçok hoş tekne, önünde foto çektirenler. 

Sahilde biraz ilerleyip yolun solundan yol bitimine kadar gittik, ordan geri dönüp ara sokaklardan birinde  L'isolatta adlı ufak bi yerde, seyahatin başından beri beklediğim leziz pizzamızı en sonunda yedik. Meydana geri döndük, ıncık cıncık aldık, kale
yönüne gittik, biraz tırmandık ama tam tepeye çıkmadan belli bir yerden döndük. Tekne, tren kombinasyonu ile Monterosso'ya gitmeye çalıştık. Meğersem Vernezza'ya gidiyormuş ordan o saatte, mecbur gittik, kısmette tekrar gitmek varmış dedik, bizim treni beklerken sangriaları gömdük ve bir saat sonra eve geldik. Hafif çakırkeyifiz ama iki gün önceden yer ayırttığımız Micky'deki gastronomik deneyim için heyecanlıyız. Saat 9'da rezervasyonumuz var ve buna rağmen 15 dakika kuyrukta bekleyerek masaya oturabildik. Sunum, lezzet, servis vb 10 numara! Direnmiştim ama bu bölgenin olmazsa olmazı taze ancuez balığını bile yedik. 
Yemekten sonra 15 adım yürüyüp eve varmıştık bile. Bavul yapıp uyuduk, ertesi gün Monterosso'da görmediğimiz yerleri görme planımız vardı. Sabah minibüse bindik, tepelere doğru gittik. Colle di gritta diye gene medeniyetin uğramadığı bir yerde indik, iki km ileride ulusal park varmış, yürüyüş parkurunun yanı sıra heykeller ve manzara restaurant varmış  ama bizim 11'de evde temizlikçiye anahtar teslim etmemiz gerektiği için beş dakika yürüyüp indiğimiz yere  geri döndük ve Monterosso Alto adlı mini otel restaurantta makul bi fiyata açık büfe kahvaltı yaptık.
Asıl macera sonrasında başladı diyebilirim. Bologna - Modena'ya gitmek üzere trene bindik, bavullarımız o kadar büyük ve ağır, tren istasyonu da o kadar çok merdivenli ki anlatamam. La Spezia / Genoa trene gittik, Bologna'ya gitmek için tren değiştirmemiz gerekiyordu. İlk tren geç gelip geç varınca, ikincisi için çok az vaktmiz kaldı ve koşturmaya başladık. Üst perondaki trene yetişmek için asansör beklerken iki kadın bizim önümüze geçmeye çalıştı, en sonunda dört kişi ve bavullarımız sıkıştık asansörde. Sığmayınca bunlar indiler ve üstelik gelecek asansörü beklemek yerine gittiler, biz de ne cinsler filan dedik.
Koşarak trene yetiştik, tam yerleşiyoduk ki Aslı telefonuna baktı ve en naif haliyle telefonumu düşürdüm dedi. Ben de aradım telefonunu çalıyor ama yakınımızda çalma sesi yok. Bir daha aradım bu sefer kapalı çıkınca anladık ki minik çantasını asansörde bizi sıkıştıran kadınlar çaldı.
İnelim dediğimiz anda tren harekete geçti, ancak başka bir durakta indik, istasyondaki polis istasyonuna gittik, kapalı, danışmaya gittik orda olmalılar diyorlar filan, kimse yardımcı olamadı. İşin kötüsü çantanın içinde telefon, pasaport, para ve kredi kartı var. Kredi kartını iptal ettik. Türk Konsolosluğu'nu aradık, Allah razı olsun, bayram olmasına rağmen o kadar ilgilendiler ki, İtalyan sınır polisine haber verdiler, Türk Havayolları ile görüştüler ve onların sayesinde Aslı pasaportsuz dönebildi. Tabii bu arada Bologna tren istasyonunda da polis merkezine gittik, kapı duvar.
Modena'da otele vardık, resepsiyon görevlisine ne yapalım diye sorduk, elimize bir harita tuuşturup bizi jandarmaya yönlendirdi. Gittik gene kapı duvar. October fest zamanıydı ve şehir meydanında standlar kurmuşlar, konser filan vardı, oraya doğru gittik, atlı polis gordük, onlara anlattık, onlar da bizi ana polis merkezine yönlendirdiler. Bahsettiğimiz yer taksi ile 20 dakikada gidilen bir yer. vardığımızda saat 18:50 olmuştu ve 19:00 da kapanıyorlardı, havaalanı polisi ile çözmemizi söyleyip, bizi gönderdi. Biz de bari taksi çağırın dedik, onu da yapamıyoruz deyince, serin serin bir havada, yaklaşık bir saat bilmediğimiz sokaklarda dolandık. Meydana vardık bir marketten yemek alıp odaya döndük. Bu arada da tren istasyonlarında nerdeyse her adımda kapkaça dikkat uyarısı var, ciddiye almakta fayda var.
Ertesi gün Aslı sağ salim ve sorunsuz bir şekilde evine döndü, ben de toplantılarıma devam ettim. Unutulmaz manzaralarla başlayan seyahat hatırlamak bile istemeyeceğimiz bir şekilde bitti ama cana gelecek mala gelsin dedik. 

0 comments:

Yorum Gönder