Yeni başlayanlar için Vietnam, Kasım 2016


Kuzen Yusuf Haziran gibi Vitenam'a yerleşti, ıslatmadan olmaz deyip, ilk fırsatta yanına gittim. Artık benim okamet de Dubai olduğu için, yakın sayılır, 7 saatte Ho Chi Min City'e vardım (HCMC). Türkler terorist statüsünde olduğu  için 190 usd ile önceden aldığım vizeyi girişte kaşeleticem. Bi saat kuyruk ve vize bekledikten sonra hızlıca  pasaporttan geçip, bavul alıp, beni bi saatir bekleyen kuzenle kavuştuk. 
HCMC de Paris gibi çeşitli District / Bölgelerden oluşuyormuş. Paris'te bana garip gelmeyen bu bölgeler, burda nedense bana Açlık Oyunları filmini hatırlattı. Neyse 2. bölgede, Thao Dien alanındaki eve geçtik. Sokaklar bana nasıl Türkiye'yi hatırlattı anlatamam. Virane ve modern binalar, mağazalar, restaurantlar hep yan yana. Tek fark bol bol motor var, sağ şerit onlara ayrılmış ve zaten seyahat boyunca tecrübe ettiğim üzere araba kullanmayı bilmiyorlar.

Ilerledik, daha köhne ve dağınık gecekondular arasından geçip Yusuf'un evinin olduğu lüks siteye geldik, 13. Katta oturuyo ama uğursuzluk getirir diye 12a yazıyorlarmış :) Aşağıdaki marketten bişiler aldık, ürünlerin  çoğu her yerde bulabileceğiniz ürünler, ya da Çinden,  Japonya'dan gelen ürünler.
Akşam evden havuz süper gözüküyodu, sabah ilk iş havuza indim ama yüzmedim. İnsanlar genelde kurbağalama yüzüyodu, ilginç geldi. Sitenin transfer aracı ile şehir merkezine indik. Oranın Kapalı Çarşısı sayılabilecek Ben Tahn markete indik, direk food court kısmına gittik, kızarmış  pirinç  ve karides, mango suyu, pirinç hamuruna sarılı karides roll, üstüne de kızarmış muz yedik. Yürüyerek  sokak yemek pazarına gittik (Food Market), Çiçek Pasajı gibi düşünülebilir, biraz turistik aynı zamanda otantik.

 Arkasından Nguyen Hue meydanı, OperaHouse, arada hava ısındığı için, serinlemek adına otellere gir, Gustav Eiffel'in tasarladığı Postane ve Klise sonrası çakmacıların olduğu Saigon Square Market. Nike, North Face, Zara, Mango ve Uniqlo gibi markaların üretim yerlerinden biri de Vietnam, bu sebeple hem defolu hem de çakma ürün cenneti (valla birşey almadım). Çıkışta Saigon Center mall, Ember Cafe'de, önce yerel bi lezzet tatma hevesi ile matcha bitkisi ile yapılan iğrenç latteyi dene, kendime eziyet etmenin anlamı olmadığını farkedince sıcak çikolataya terfi et:) Bir diger pazar olan Lucky Market'te de güzel çakmalar vardı ama almadım bişi.
Listemde su kuklası izlemek vardı, Golden Dragon tiyatrosunda 5:00 seansına yetiştik, geleneksel kıyafetleriyle müzisyenler su kuklalarına ses veriyor, hem komikti hem ilginçti. Biz en önde oturduk hafif ıslandım zaman zaman, ama mutlaka gidin. Taksi ile LY club'a geçtik, bahçe içerisinde bir villa, ışıklandırma ve ortam çok iyi, yemekler fusion, çok keyif aldık. Yemek bitmişti ve yağmur  başladı, garsonlar nasıl panik anlatamam, ericez sanki. 10 gibi eve dönüş, azimle gym e gidiş.

Ertesi sabah sitenin yakınındaki semt olan Thao Dien'de yürüdük kuzenle, ben Ha bu diyar şarkısını değiştirerek Thao Dien diye söylemeye başladım. Bu bölge Saygon nehrinin mini bi yarımada oluşturarak kıvrıldığı  bir bölge ve özellikle  expatler yoğun yaşadığı için bir sürü  irili ufaklı düzgün / modern kafeler, marketler vb. var. Kokois cafede oturduk, önde restaurant / cafe görünümlü, arkaya doğru gidince minik bi bahçede keyifle oturuluyor. Üst katta da etrafı açık bi mağaza yapmışlar, tasarım kıyafetleri, ev eşyaları satıyorlardı. Ortamı sevince bahşiş bırakmak istedik, inatla anlamadı geri getirdi parayı iki defa, meğersem pek alışkın değillermiş.
Dolaşa dolaşa eve doğru ilerledik. İnternette gördüğum MAD diye İskandinav restaurantına uğradık, biraz ileride tam nehir kenarında  kalan The Deck diye bi fancy yere gbaktik ve turu tamamlayıp eve girmemizle yağmur bastırdı. Çalışmam gerekiyodu, resmen aklım dışarda kalmasın  diye Allah yardım etti :) 

Akşam yürüyerek  Thao Dieng de La Plancha isimli  italyan restaurantına,  ordan da şehre indik ve  Linkedin'den Vietnam'da olduğunu  tesadüfen öğrendiğim  Aljan adlı arkadaşımla Opera binası yakınındaki bir jazz bar olan Le Finestre Soleil de buluştuk. Benim kuzen ve arkadaşı, Aljan ve patronu ilginç bir beşli oluşturduk. Canlı muzik ziyafetinden sonra meşhur Bui Vien Street , Western Road'a yol aldık. Ben de Dubai'deki güvenli ortama alışmışım, nerdeyse çantam açık gidicem. Nitekim sohbet ede ede yürürken, motorun arkasındaki bi velet çantamı çalmaya çalıştı. Sapından geri çektim, mini çığlık attım ve bıraktı çantayı. Kanırtsa gayet rahat alırdı. Parayı ve telefonu boşverdim, pasaport ve fotolara yanardım ... Bu arada 5 kişiyiz ama bi tek ben farkındayım olan bitenin ve Allah'tan sağlam çantaymış, saol Furla. Neyse hızlı atlatıp sokağa gittik ve 158 Men Saigon'a tünedik.

Ortam şöyle: sağlı sollu barlar ve her iki tarafta da sokağa taşmış masalar ve hepsi dolu. Yolda ateş saçan, jilet yiyen insanlar, seyyar satıcılar, uyuşturucu satıcıları ve kafası güzel daha bi dolu insan. O kadar ilginç ki saatlerce otur etrafı seyret. Biz de 1-2 saat eğlence yaptık kendimize, sonra da herkes evlere dağıldı.

Ertesi sabah binanın  altındaki salak yerde salak kahvaltı, ne sipariş verdiysek hatalı geldi. Bugün 6 gün sürecek yolculuklar serisi başlıyor, ilk hedef ülkenin tam ortasında kalan Da Nang. Uçaktan inince, maalesef önceden araba kiralamadığımız için 6'ya kadar aç bilaç süründük, ama sonrası çok güzel geçti. Öncelikle  Da Nang biraz Antalya gibi, denizin karşısındaki  bi oteldeyiz, Forbes' un dünyadaki en iyi plajlar listesinde yer alıyomuş ama hava o kadar yağmurlu ve deniz dalgalıydı ki en iyi plaj kapasitesi göremedim.
6 gibi arabamıza kavuştuk, çok açtık bulduğumuz ilk marketten (ki resmen yarım saat market aradık) iğrenç pislik aldıktan  sonra yolda yiyerek Hoi An (Hoyan okunuyo) a gittik.
Burası benim favori yerim oldu, çok uzun süre kalmadık ama keşke Da Nang yerine burda kalsaydım dedim. Birkaç alternatif arasında  gidip geldikten sonra, Old Town bölgesini daracık sokakları, irili ufaklı ama kaliteli ve zevkli restaurant - mağazaları, trafiğe kapalı yolları ile kesinlikle Kaş'a benzettim. Burası  kumaşları  ile ünlüymüş, iğrenç  çakma kıyafetler, yerini kaliteli kumaşlı  elbise ve ceketlere, deri çantalara bıraktı.  Yemek için Yusufların daha önce  gittiği  Hai Cafe'ye oraya özgü bir balık yemeye gittik. Minik bir avluya masaları yerleştirmişler, canlı yemek istasyonunu kurmuşlar ve başka hiçbir yerde yokken, burda sürekli kuyruk vardı. Sokakların geri kalanını da turladık, karşı kıyıya geçmek üzere nehire doğru geldiğimizde, aşırı yağmur sebebiyle nehrin taştığını gördük. Oysa  karşı kıyıda birçok bar, pub varmış  ama kısmet değilmiş. Karşıya geçemeyen  halk denize kağıt fener salmaya vermişti kendini:)
Atladık arabaya, şehri keşfetmeye devam ettik. Han River köprüsünden geçtik, renkli ışıklar  çok güzeldi. İkinci durak Dragon Bridge / Ejderha Köprüsü oldu, ejderhanın kafasının olduğu yöne gittik, sağda bizim Karaköy köprü altındaki gibi irili ufaklı  cafe barlar vardı. Köprünün  fotosunu  çekebileceğimiz bi yerde taburelere tünedik. Bişiler içip arabayla tura devam ettik. Öncelikle sahil boyunca birçok hangar gibi, çay bahçesi kılıklı restaurant, cafe vardı. Sahil kasabası olduğu için, balıkçıları çok meşhurmuş. Hatta öyle bir nokta vardı ki, sanki insanı karides havuzuna atmışlar, o kadar yoğun kokuyordu.

Ertesi günün bu kadar yoğun ve sonrakinin de bi o kadar boş  geçeceğini bilseydim, programı ikiye bölerdim. İlk başta benim planımda bile olmayan ama Yusuf'un lokal   arkadaşının lokal bilgisiyle önerdiğini düşündüğüm  Ba Na Hills adlı suni tepeye çıktık. Teleferikle muhteşem manzaralar eşliğinde bi tepeye çıkılıyor, ordan da 4 seviyeden oluşan, tema parkıvari bir yere geliyosun. En tepede sonradan yapma bir tapınak ve gülen Buddha heykeli, bin merdiven indikten sonra sadece restaurantlardan oluşan sözde Fransız köyü ve kapalı alan oyun merkezi / lunapark gibi bir alan. Bu arada hem tepedeyiz hem de Da Nang'da yağmurlu döneme denk geldik, önce sis bulutundan sonra da yağmurdan göz gözü görmüyordu.İkinci seviyede Aşk Bahçeleri ve mahzen vardı, bahçeleri de hava koşullarından dolayı  göremedik. En aşağıda da zaten funikulere bindiğimiz alan vardı, yaklaşık 4 saatimizi orda geçirdik, sonlarına doğru artık kurtlanmaya başlamıştım.
Yaklaşık bir saat yol gidip Hue şehrine vardık. İlk başta Citadel dedikleri imparatorluk şehrine girdik. Çin mimarisi ile yapılmış, ilginç bir yerdi. Çıkınca nehrin üzerinden geçerek  şehrin  karşı  tarafına geçtik. Imperial otelin yanında  The Hub Pub da yemek yedik, tatlı yemeye de çaprazındaki The One Coffee and Bakery'e geçtik.
Arabayla otele geri dönmek gene badireli oldu. 90 derece dik geçerek yolu kesen bisikletliler, araba kullanmayı  bilmedikleri için  ışıklarını  yakmayan ya da ortadan  giden, üzerimize  gelen araçlar. Yüreğimiz ağzımızda  geldik resmen. Biraz Türkçe  şarkı  söylemeye başlayınca  yol stresi azaldı.Yorucu bi günün ardından 9 gibi otele gelip, yarın ne yapıcaz derdine düştük.

Sabah 10da yol koyulup, Buddha heykelinin de olduğu yarımadaya doğru gittik, aslında bir balıkçı kasabasına gitmeyi hedefledik ama bulamadık. Ordan instagramda gördüğum için gitmek istediğim Da Nang Intercontinental Oteline geçtik, otele almak için saçma bi para istediler biz de girmedik. Bu arada internetten bakın, otel yıkılıyo ama kapıdaki personelin kabalığını unutmam Intercontinental.
Bao Ve denilen doğal parka indik, 800 yıllık Banyan Tree gördük, içiçe geçmiş ağaçlar.
Ana yola çıkıp daha da aşağı indik, 3,5 km yazan ama ne olduğunu anlamadığımız biryeri görmek için. Nitekim bir gün önceki aşırı yağmurdan dolayı heyelan olmuş ve kayalar yolu kapamış, bu yüzden ordan gerisin geriye döndük. Sonrasında birkaç  terkedilmiş plaja gitme denemesi gerçekleştirdik. Da Nang'a dönüş, sahil kenarındaki balıkçılardan Ca Voi Xanh / Blue Whale'de kızarmış pirinç (COM) ve bol karidesli bişiler yedik.

Arabayla avare ve deli gibi dolanıp, ejderhalı köprünün ejderhasının poposunun karşısındaki Fresco Cafeye tünedik. Ordan azıcık daha arabayla tur, arabayı teslim edip, bizimkilerle havaalanında ayrıldık ve ben ülkenin kuzeydoğusundaki Hanoi'ye uçtum. Kimle konuştuysam herkes Hanoi için çok endüstriyel dedi, hatta başka bi kuzenim orası  Eminonü gibi ne işin var bile dedi (ben Eminonünü severim bu arada:) 2 saatlik uçuş sonrası otele varış, Hanoi büyük bi şehirmiş gene, HCMCye göre biraz daha köhne buldum.

Bu arada her gittiğim şehiri  Türkiye'ye ne kadar benzettiğimi anlatamam (trafik burda daha salak), ama eski ile yeninin yanyana olduğu aynı tarz mağazalar, aynı tarz binalar (temple yerine bizde camii var), bir tek motor sayısının fazlalığı ile ayrışıyor bence.

Üstümü değiştirip 10 gibi dışarı tek basina disari çıktım, biraz dolandım. Ertesi sabah erken kalk, kaç gündür ilk defa peynir olan bi kahvaltı et. Burda sabah Pho (fo okuyolar) adını verdikleri domuzlu etli filan bi noodle çorbası içiyorlar kahvaltıda. Otelden çıktım, Opera binasını da geçip Halong Bay turunu ayarlayan turizm şirketinin ofisine bi uğradım. Sokak çok şık, lüks mağazalar var, köşede meşhur Sofitel var. Ordan şehrin eski bölümüne gitmek için yürümeye başladım, önce Hoan Kiem gölü karşıma çıktı, sonra Hang Dao adlı gerçekten Eminonünü andıran, sıra sıra mağazaların olduğu şehrin eski kısmına geldim. Allah'tan satıcılar çığırtkan ve rahatsız edici diil. Hemen paralelden gölün diğer tarafından aşağı inerek otele geçtim.Bu arada etrafta Cyclo dedikleri, insanların sürdüğü üç  tekerlekli bisiklete binenler vardı, biraz köle gibi hissettirdi binemedim.

Öğlen Vietnam ofisten Thao ile buluştuk, beni hemen otelin yakınındaki Nha Hang Quan adlı meşhur bi Vietnam restaurantına götürdü, sipariş vermediğimiz bişey kalmadı  nerdeyse. Ordan şoförüyle Hung Vuong bölgesine bıraktı beni. Vietnam'ın kurtarıcısı Ho Chi Min'in evi ve Mozalesi (Anitkabir gibi) burdaymış, mozaleye dışardan baktım, ev de sabahları açıkmış sadece, giremedim. Ordan yürüyerek Colonial Houses olması gereken bi bölgeye gittim, bildiğin Talimhane. Çaprazdan devam ederek merak ettiğim  Sofitel Oteline geldim, oranın kafesinde oturmayı planlıyordum ki, çapraz arka sokağında Mayfair diye şeker bi kafe keşfettim, bir de yakınlardaki bi kitapçıdan kitap almıştım, smoothiem le birlikte (burda tropik meyvelerin suyu ve smoothie çok tüketiliyor) ortamın tadını çıkartmaya niyetlendim, gerçi çenesi düşük garson masaya tünedi ve susmak bilmedi.

Bu arada haftasonunda, arabayla gitmenin ne kadar zor olduğunu tecrübe etmiştim, burda da yürümek vahşi bir eylem. Gözünü karartıp dalıyorsun yola, kimse ışıkları takmıyor, her yönden motor gelebiliyor, arabalar 82 metre önceden korna çalıyor, tam vahşi batı. 

Odaya gel, çalış, gene kaybolarak masaja git. Çok ucuz burda masaj, bi de happy ending diye bisey varmış, ben sadece erkeklere olduğunu sanıyodum, kadınlara da olduğunu öğrenince cidden şaşırdım. 

Eve dönüş, kitap, duş, uyu. Sabahın köründe  7de kalk, ne olacak bu halim. Bugunkü plan Halong Bay adlı, Unesco Dunya Mirası / Koruma Listesinde olan koya gitmek, 4 saatlik otobus yolculuğu beni bekliyor. Sabah 8'de beni almaya geldiler, aslında sadece şöför  geldi almaya :) Otobüste  bi tek ben vardım. Yola koyulduk, 2 saat sonra zorla bi yerde mola verdirdi, tabii adam dinlensin ama beni zorla her türlü hediyelik eşyanın  olduğu yerde niye tutuyor. Saçma sapan fiyatlar koymuşlar herşeye, pazarlık yapıyosun bol bol, minimum 30% -40% iniyo alıcağın şeye göre. Ben zaten pazarlık yapmaktan haz etmiyorum, herkes bilio fiyatı indireceğini, niye vakit kaybediyoruz. 4 saatin sonunda minik gemiciğimizin olduğu limana geldik. İndiğimde  girişte yaklaşık 30 kişilik Asyalı bi erkek grubu vardı, önce yandım dedim, neyse ki yukarı tekneye çıkınca biraz daha karışık ama gene Asyalı bi grup çıktı karşıma. Teknede tek Avrupa'li benim.

Paradise adli 4 katlı minik gemi yapmışlar, en üst kat güneşlenme alanı ve masalar, sabah Thai Chi seansı, akşam yemek pişirme filan var. Üçüncü katta restaurant ve benimkinin de olduğu odalar var. Diğer katlarda da odalar var. Bi gece kalmak için oda çok ideal, pencereli, banyolu, iki kişilik yataklı, yüksek tavanlı bile denilebilir. Öğlen yemeğinde tek yalnız gelen kişi ben olduğum için, tek kişilik masamda hafif ezikçe yemek yiyip, sonra güneşlenme alanında huzurlu huzurlu uzandım, foto çektim bol bol. 3 gibi botla bizi bi mağaraya götürdüler, ordan da salak bi ada vardı, deniz o kadar yeşildi ve dibi gözükmüyordu ki, adaya ayak bastım, foto çektim ve geri döndüm gemicike. Sundeckte kitap okumaca, odaya gelip dinlenmece ve bu sefer bir de en uçta herkesten uzak akşam yemeği. Tek kişi olunca  ve teknede sadece Taiwanli ve Malezyali iki grup olunca, konaklamalı gelmek biraz sıkıcı oldu ve can sıkıntısından resmen bilgisayarı açıp çalıştım.

Ertesi sabah 6 gibi uyandım, sundeckte Thai Chi vardı ama kalkamadım, onun yerine 7:30taki inci çiftliği gezisine gittim. Nasıl yetiştirdiklerini anlatıyorlar, istersen de inci olan aksesuarlar alıyorsun. Bana ilginç gelen şey denizden aldıkları istiridyenin önce membran dedikleri (plasenta gibi bişey sanırım) ince etten oluşan 2 parçasını ameliyat eder gibi çıkartıyorlar (çünkü bu parça halen canlıymış) onu küçük parçalara bölüp incisini çıkardıkları istiridyelerin yumurtalıklarına koyuyorlarmış, bir de nötron inci gibi birşey daha ekleyip, yeniden inci üretilmesini sağlıyorlarmış. Ordan gemicike geri dönüş, kahvaltı, odaları boşaltıp bir saatlik yolculuk ile limana gidiş. 

Turu organize eden Paradise otel ve ona bağlı bir sürü cafenin / mağazanın olduğu bir sokak yaratmışlar, transfer aracı gelene kadar orda bekleyip, salak bi öğle yemeği yedim. 4 saat otobüs ile Hanoi ve havaalanına ulaştım. Vietnamın Pegasus u olan Jetstar ile uçuyorum. Biletim 17:30daydı, seyahat şirketi yetişemezsin dediği için bi saat uğraşıp 18:25 ile yer değiştirmiştim. Sabah da uçuşun 20:05e alındığını öğrendim. Neyse ki şanslı günündeydim ve 16:50de havaalanına varıp, 17:30 uçağına binebildim. 2 saatlik uçuş, taksicinin kazıklamaya çalışması  ve başarılı direnişim, eve gelip Jack Reacher salak filmi izlemece (Yusuf uyuyakaldı gerci)

Sabah 6:30ta uyanıp, 7de gyme inip, 8de havuzda yüzme çabaları. İnsan tatilde bu kadar erken kalkmaz ki... Eve gel, planlar planlar...shuttle ile hep birlikte şehre indik, Saigon Center'da en üst katta Japanese Food Market diye, bölüm bölüm  Japon restaurantlarının  olduğu yerde Sushi Sen de yemek yedik. Istanbul'dan bir arkadaşımın yeğeni Eser de şansa HCMC'de yaşıyormuş, o da katıldı bize. Ordan herkes kendine ayrı bi tatlı aldı dışardaki yerlerden. Yürüyerek Ben Tahn marketin yemek kısmına gittik, ilk gün geldiğimizde içtiğim ve sonra hiçbiryerde aynısını içemediğim mangolu smoothieyi içtim, meğersem kalınlaştırmış, krema kıvamında bi süt katıyormuş, bu sefer sırrı çözdüm.

Akşamüstü feci uyku çöktü ve herkes evlere dağıldı. Sonra da feci yağmur başladı. Bu arada nasıl yoğunlaştı program, nasıl sosyaliz anlatamam. Akşam Yusuf'un ortağının en ufak kızının 1 yaş doğumgünü yemeğinde internasyonel bir grupla yemek yedik. Aslında arada bir Christmas party e davetliydik ama meşhur Chili SkyBar'a gidiceğimiz için sattık partiyi. Skybar 24. Katta açıkhava bir bar, manzara güzel ama ortam et pazarı (60 yaşındaki Batılı herifleri 25 yaşındaki Asyalılarla görünce sinir oluyorum) ve techno çalıyo, ortam bize ağır gelince, Eser bizi Glow adında, gene rooptop bar olan ama bu sefer daha kaliteli müziğin ve insanların olduğu bi yere götürdü. Biraz orda kaldıktan sonra evlere dağıldık.

Cumartesi artık son günümdü ve eve(Dubai'ye) gitme arzum kabarmıştı. Sabah sosyalleşme kapsamında, Yusufların sitesinde yeni açılan Starbucks'un açılışına gittik. Ordan Eser geldi beni motorla aldı ve Vietnam Savaşında Vietnamlı askerlerin kullandığı Chu Chi tünellerine gittik. Öncelikle burası arabayla 1,5 saatlik mesafede ama vakit ayırıp gitmenizi şiddetle öneririm. Tünelleri, ordaki yaşamlarını, bombaların etkilerini görüyorsunuz. Ben çok etkilendim.

Diğer taraftan, biz arabayla değil de motorla gittiğimiz için yol 2,5 saat gidiş, 2,5 saat dönüş  sürdü. Chu Chi'ye yaklaştıkça yollar rahatlıyor ve çok güzel nehir ve yeşillik manzarası eşliğinde gidiyorsunuz. Ama HCMC'den çıkmak ve girmek eziyet oldu resmen. Girmediğimiz çamur göleti, çıkmadığımız kaldırım, bodozlama yatay  gelen motorlarla burun buruna gelmek mi dersiniz, hiçbiri eksik kalmadı. Benim için değişik ve eğlenceli bi tecrübe oldu,Allah Eser'den razı olsun ama kullanana yazık, turlar 10 dolara götürüyor, onla gitmek iyi bir alternatif olabilir.

Nitekim akşam Yusuf'un Vietnamlı bir çalışanın düğünü vardı, merak etmiştim ama onu kaçırdım tünel sevdasından. Eve gelip bavulumu yaptım, biraz dinlendikten sonra havaalanına yola koyuldum. 10 gibi Yusuflar da geldi, onlarla vedalaşıp Dubai'ye dönüşe geçtim. 
Ender bir şekilde, listemdekilerin %95'ini tamamladım ve üstüne de birçok yere daha gittim. Tek aklımda kalan pirinç / şarap ile ünlü ülkenin kuzey batısındaki Sapa Vadi'sine gidememek oldu. Bir daha ne zaman gelirim bilemedim ama Dünya Küçük dedim.

0 comments:

Yorum Gönder