Napoli - Sorrento - Amalfi - Positano - Capri, Nisan 2010

Napoli – Sorrento - Positano - Amalfi – Capri – Pompei

Havalimanında 9 bayan buluştuktan sonra uçağımıza bindik. Uçakta Alan De Buton’un Havaalanında Bir Hafta adlı kitabı eşliğinde sabah saat 11 itibariyle ilk makarnamızı yedik! Makarna ve pizza şehrine giderken makarna ikram etmek cidden akıllıca!

Guzel ve güneşli bir havanın bizi karşıladığı Napoli’de, otelimizin giriş saatine kadar çeşitli yerleri gezdiğimiz otobüse bindik. Vezuvia adı verilen yanardağın hemen karşısındaki bir alanda foto çekmek için durduk. Sonrasında, daha sonraki günlerde oranın şehir merkezi olduğunu anladığımız bir alanda durduk. Castello Nuovo (yeni kale) nun önünde indik ve sırtınızı denize verdiğinizde, kalenin sağında kalan yoldan yukarı doğru çıktık.


D’uomonun olduğu meydandan biraz daha yukarı çıkınca şirin bir meydana geldik. La Traviata’ nın oynadığı opera salonu, biraz solunda tren istasyonu ve karşı kaldırımda da Galleria Umberto adlı mini bir alışveriş merkezinin olduğu Via Umberto sokağına çıktık. Bizi hırzılık ve yan kesicilik konusunda o kadar tembihlediler ki sudan çıkmış balık gibi tırsa tırsa yürümeye başladık, neyse ki bir süre sonra ürkekliğimizi üstümüzden attık ve rahat hareket etmeye başladık
Paskalya arifesi olduğu için pek az dükkan açıktı. Etrafı algılama ve ne yapalım hadi kararsızlığı sebebiyle biz Zeyneple hızlıca gruptan ayrıldık, önümüze ilk çıkan pizzacıdan 1 er dilim pizza aldık (bir dilim margarita ve bir dilim pizza bianco / domates yerine peynir ile yapılan süper lezzetli bir pizza, şiddetle tavsiye olunur) ve ayak üstü ama keyifle yiyerek etrafı keşfetmeye koyulduk. Sonra direk Galleria Umberto’ya gittik. Oradaki mağazaları ve oranın 4 kapısının herbirinin çıktığı sokakları tavaf ettik.
Geri dönüp, şöförümüzden sonra onun da adının Giovanni olduğunu öğrendiğimiz rehberimize yanaşarak oranın Milano’daki D’uomo yakınındaki avm benzeri oldugunu ancak tavandaki kabarma figurlere de bakarak, kutsal bir yanının oldugunu ögrendik.

Çakma şehir merkezindeki Holiday Inn oteline gittikten sonra (şehir merkezindeki otellerde odalar çok küçükmüş ve pek güvenli değilmiş) biraz dinlendik. Bavulumuzu açıp, biraz dinlendikten sonra etrafı keşfe çıktık. Cuma öğleden sonra ve Paskalya başlangıcı olduğu için etraf sessiz. Sadece birkaç dükkan açık, biz de öylesine bakınırken, makyaj malzemeleri ve iç çamaşırı satan bir yere girdik. Oradaki bayan Zeynep ile ilgilenirken, babası olduğunu tahmin ettiğim amca çok şeker bir şekilde bana her türlü şeyi tanıtma derdine düştü. Hatta en son üzerinde dik bir göğüs resmi bulunan göğüs dikleştirme kremini eline alıp kendi kazağı üzerinde işaret yapmaya başlayınca ben koptum ve ayrıldık oradan.

Akşama 9 bayan aç kalacağımızı bilmeden, rehberimize kanarak Zi Teresa adlı restauranta gittik. Ben somonlu fiyonk makarnamla, lezzet açısından tek şanlı olanlardanım. Ancak yemekler o kadar geç geldi ki, gene de öncesinde ekmek zeytinyağı ile altlık yapmak zorunda kaldık. Bu arada ne gidişte ne de dönüşte hiç kimse aynı tutarı ödemedi. Taksiciler kazıkçı, ya taksimetreyi açtıklarına emin olun ya da en baştan fiyat belirleyin- genelde 10 -15 eur dan fazla tutmuyor.

Cumartesi günü içimdeki çocuksu heyecanım ve ben, hayalimdeki yerleri görmek için yola koyulduk. Sorrento’yu herkes çok methediyordu, ancak sadece ust yoluna kadar gittik, çünkü Amalfi Drive dedikleri yolun tersinde kalıyormuş? E hani oraya da gidecektik naraları eşliğinde, portakal ve limon bahçelerinin arasından geçerek uçurum kenarı, doğa güzellik kraliçesi yola geldik. Sağımızda uçurumun sonunda masmavi deniz, ya yuvarlanırsak korkumuzu hiçe sayan usta ve daracık yollara alışkın bir şöförle ilerlemeye devam ettik. Ve etrafta gördüğümüz mini minnacık arabaların, Vespaların asıl sebebini anladık (bu arada orjinal Fiat 500ler, Mini Cooper lar ortada dolaşıyordu!).
Positano manzarası karşıma çıktığında nedense bi hayal kırıklığı oldu, fotolarda gördüğüm gibi değil dedim kendi kendime. Bir tepede foto çekmek için durduk, meğersem group göreceğimiz Positano bu kadarmış gene! Sesler biraz daha yükselmeye başladı açıkçası.. Biraz inip yürüme, daracık sokakları kaybolarak keşfetme, aşağıdan tepeye doğru foto çekme heveslerimiz kursağımızda kaldı.

İlerleyip, koyu dönüp de, Positano manzarasına ilerden bakınca içim tekrar rahatladı. Fotolardaki güzellik tam da karşımda duruyordu. Bir dahaki sefere araba kiralayıp hatta olamdı feribotla gelmeli planları yaparak Amalfi’ye doğru ilerledik.

Bu arada giderek yollar kalabalıklaştı. Bizim minibusümüz, etraftaki arabalarla kıyaslandığında TIR ebadinda gibi ydi. Bu sebeple, dar yollarda konuçlanan polisler çoğu zaman ya bizi durdurdu ve bekletti ya da geliş yönündeki trafiği durdurarak bizim geçmemizi sağladı.












En sonunda beklenen an geldi ve Zeyneple daracık Amalfi sokaklarına saldık kendimizi. Gene 1 dilim pizza yiyip, güneşin altında oturup keyif yaptıktan sonra kocaman nutellalı dondurmalarımızla etrafı tavaf ettik. Meydandan yukarı doğru çıkıp indikten sonra, sahile doğru inelim dedik. Kaslı vücutlara sahip kürek takımının dinlendiği bir plaja bakan set üstündeki kafede kahvelerimizi yudumladık ve manzaranın tadını çıkarttık. Üstümüzdeki ağaçtan „aman bana kuş pisler yok sana pisler“ tartışmalarından sonra en sonunda Zeynep yarışı kazandı ve kuş tarafından seçildi. Ama hava ortam ve biz o kadar „güzeldik ki“! hiçbirşey keyfimizi kaçırmadı, hatta kuş pisliği temizlerken Zeynep’in şen kahkahaları çınlattı ortalığı.

Akşam rehbere kanmayız dedik, kendimiz bir yerleri keşfedelim dedik. Casetto Nuovo ile Castell’uovo yu birbirine karıştırınca –ama çok benziyo isimleri- 9 bayan, ördek sürüsü misali ordan oraya savrulduk. 7-8 denemeden sonra kaleye ulaştık ve Del Borgo adlı şirin bir balıkçı restaurantına ulaştık. Canlı istakozların kıskaçlarıyla çıkarttıkları sesler eşliğinde, şarap, mozzarellalı salata ve mini kalamarlardan oluşan lezzetli ve keyifli yemekler yedik –en sonunda no pizza / makarna-

Ertesi gün feribotla Capri Adası’na ulaştık. Klostrofobik mini minibuslerle Italyancası da „Ana Capri“ olan bölgesine gittik. Tam turistik bir yer. Her yerde turistik eşya mağazaları ve limonçello, limonlu çikolata, limon şeklinde biblo görmekten kusmuş bir halde, minibuslerin kalkacağı alandaki bir kafede kahvemizi yudumladık. O esnada dışarıda bir kadın çığlık çığlığa bağrınmay abaşladı, polis, doktor geldi derken, kadının 17 yaşındaki minik oğlunu! kaybettiği için titrediği ortaya çıktı. Oğlancık tuvaletteymiş meğersem…

Daha sonrasında gene mini minibuslerimize dolaşarak, asıl görülmesi yer olan ve ünlülerin villalarının olduğu „Capri“ nin merkezine gittik. Bütün kokoş markalar, lüks mağazalar arasında bir anda kitle değişti resmen, kendimizi Avrupa sosyetesinin içinde bulduk.

Akşam pizzanın ilk doğduğu yer iddiası olan şehir merkezindeki Brandi ye rezervasyonsuz gitme gafletinde bulunduk, kapıdan içeri adımımızı atamayınca, ertesi güne rezervasyon yaptırdık ve 2-3 sokak ötedeki L'eurosoldino ya gittik. Değişiklik olarak ben risotto yedim Herkes memnundu genelde.

Son günümüz olan Pazartesi günü, hava hafif yağışlıydı. Hani şu yanardağ külleri yüzünden donmuş bir köyün olduğu Pompei’ye gittik, ancak belirttiğim kısım dışında „genelev“ de dahil olmak üzere her yeri gördük ve gene mini bir hayalkırıklığı ile şehre döndük. 9 bayan, her birimiz 2’şer tane eşmsiye alarak, Bangladeşli bir işportacının günlük hasılatını tamalamasını sağladık, oradan da Brandi’de pizzamızı yeme şerefine nail olarak (ben gene beyaz pizza yedim, ricotta peyniriymiş o beyazlık, krema diil) dönmek üzere havalimanına gittik.

SON NOT: NAPOLI – AMALFI SEYAHATINE TURLA GIDILMEMESI TAVSIYE OLUNUR

0 comments:

Yorum Gönder