Japonya, Ekim 2006

Yanımdaki koltuktaki kokan yolcuya rağmen 12 saatlik konforlu yolculuk sonunda dinç bir şekilde Osaka’ya vardım. Uçakta karşımdaki hostes koltugunu açarak ayaklarımı uzatmamın hatta şaşılası bir şekilde uyumamın da dinçliğimde etkisi oldu.
Annemin arkadaşının hiç tanımadığım ve Osaka’da okuyan kızı Pelin, beni havaalanında bıcır bıcır ve neşeli bir şekilde karşıladı. Havalanından otobüsle dönerken yolda, üstünde kalp işaretleri olan oteller dikkatimi çekti, meğersem bu “aşk otelleri” ndeki odalar “aşk yapmak” için kiralanıyormuş.
Pelin’in tek odadan oluşan ve Toto markalı tuvaleti olan minnacık evine bavulumu bıraktık. Toto markalı tuvaletten bahis açılmışken, ismi ile müsemma bu klozetler Japonya’da çok yaygın (Tr de de satılıyor aslında), totoyu yıkayanı, ısıtanı, hatta pudralayanı filan mevcut.
Metroya atladık ve oranın bir nevi Taksim’i sayılabilecek Namba’ya gittik.
Etrafı dolaşıp, Japon mimarisine sahip binaları inceledim, 100 yen dükkanı na ve çeşitli başka mağazalara girip çıktık. Meğersem burası bir makyaj ve kozmetik cennetiymiş, onda bir fiyatına orjinal parfümler, yarı fiyatına marka makyaj malzemeleri filan.. Bu ülke ile ilgili “çok pahalıdır” imajım şaşırtıcı şekilde ve aniden değişti. Akşamına gene Namba’daki sushi barlardan birine girdik ve konveyörden çeşit çeşit sushi’ leri midemize doldurduk. 20 tabak yemiş olduğumuzu ancak hesabı öderken farkettik (hesabı tabak sayısına göre yapıyorlar). Çıkışta etrafta takım elbise ile cirit atan bıçkın delikanlıları görünce şaşırdım, meğersem “host” adı verilen erkek fahişe/konsomatrislermiş.

Saat olarak ileride bir ülkeye gelmenin jetlag etkisi yüzünden geceyi sıfır uyku ile geçirdim. Sabah Pelin’in bir arkadaşı ile birlikte Sea World’e gittik, penguenler, vatozlar arasında gezindik. Akşam bir Izakaya’ya (pub) gittik ve ben tabii ki sake içmedim :)
Dürüst olmak gerekirse ben Kyoto’yu fazlasıyla kasvetli ve kötü kokulu buldum ama yine de görmek gerek. Oradan Osaka’ya döndük, gene ayakkabılarımızı çıkarttığımız bir Japon restaurantına gittik. Sonrasında vedalaştık ve ben havalimanına gitmek üzere otobüse bindim.


Ertesi gün Pelin’in ablası Burcu geldi Istanbul’dan. Hepbirlikte Universal Studio’larına gittik. Indiana Jones’lar filan tabii ki muhteşem ama benim en fazla aklımda kalan Susam Sokağı’nın filmi oldu!Böylelikle hayatımdaki ilk 4 boyutlu (ses, görüntü dışında koku ve his de var) filmi izlemiş oldum. Akşam o civardaki Hard Rock Cafe’de yemegimizi yedik ve metro ile döndük.


Bu arada metro ile ilgili ayrı bir parantez açmak gerek. Japonlar metroda genelde manga adı verilen çizgi romanlar okuyorlar. Farklı bir nokta, Thanks God It’s Friday cümlesini bence Japonlar söylemiş çünkü Cuma akşamı vagonda alkol kokusundan, içmeden sarhoş olmak mümkün. Hatta nerdeyse yerde yatan ve alkol komasına girmiş kişiler normal karşılanıyor.

Üçüncü günümüzde hayatımın deneyimini yaşadım diyebilirim. Pelin, Burcu ve Pelin’in Japon bir arkadaşı ile Tokyo’ya gittik. Bunca yer gezdim, ilk söyleyebileceğim şey “eşi benzeri yok” (belki Çin, Hong Kong vb de öyledir ama benim ilk ve şimdilik tek Uzakdoğu seyahatim!). Osaka’dan 2 çeşit tren gidiyormuş Tokyo’ya. 7 saat süren normal tren ve 2,5 saat süren Shinkanzen adını verdikleri hızlı tren. Hızlı trenin bilet ücreti birAvrupa uçak bileti kadar ama biz bir şekilde ayarladık ve sabah 9da Shinkansenimize atladık. Nasıl olsa 11:30 gibi ordayız, dayanırız diye de aceleden kahvaltı bile etmekdik. Veee, Tokyo’da bunalımlı genç bir Japon kızının raylara atlaması sonucu tam 6 saatte, aç bilaç Tokyo’ya vardık. Normal olarak sinirlerimiz biraz gerildi. Hotel Asia Center adlı otelimize gittik ve günümüzün yarısı boşa gittiği için, hızla çıkıp şehri keşfetmeye koyulduk. Öncelikle açlığımızı bastırdık. Japonya’nın yemekler açısından farklı bir yer olduğu bilinir ama teknoloji ile de bu kadar ilintili olacağını düşünmemiştim. Mesela ben halen ordan başka hiçbir yerde –Amerika’da dahil- Starbuck’sun ısıtmalı (dolaptan alıyorsunuz ve içeceğiniz zaman mini sapı çekip ısıtıyorsunuz) lattesini görmedim –farklı markalı olanı var her yerde gerçi.
En sonunda oranın Times Square’i olan kocaman meydanı Shibuya’ya gittik. Binalardaki LED ekranların ve neon ışıklı tabelaların çokluğundan, havanın kararmaya başladığını anlayamadık bile (zaten onlar olmasa, gökdelenlerin tepelerindeki kırmzı ışıklar da yeteri kadar aydınlatabilir herhal). Bir meydan düşünün ve 8 koldan insan gürühu geliyor. Benim için orda zaman durdu, büyülendim, kaldım.

Silkelendik ve ilerleyip “cami ve Eyfel kulesi birleşimi” ama bana cibiliyetsiz gelen 333 metre yüksekliğindeki Tokyo Tower’a gittik ve tepeden “aziz Tokyo şehrine” baktık.

Oradan, bizdeki Camiiler kadar yaygın olan birçok tapınağın önünden geçerek Meiji Shrine adlı bir tapınak vari alana vardık: Her yerde mezarlık gibi dökme betonlar ve üstlerinde oyuncak bebekler. Bebek mezarı mı, bebegi olmasını isteyenlerin adakları mı anlamadık ama ürktük ve hızlıca uzaklaştık. Aykkabılarımızı çıkartıp yanımıza alarak girdiğimiz bir restaurantta, ayak kokuları arasında Japon geleneksel yemeklerini yiyerek geceyi sonlandırdık.



Ertesi gün ise kızlar sevinçle ve heyecanla ama benim için olmasa da olur bir şekilde Disneyland’a gittik. Minnie kulaklarımızı kafalarımıza taktık ve kendimizi ortama kaptırdık.
60ların Amerikasından kalma bir diner da yemek yedik, ironik bir şekilde çekik gözlü balkabaklarından oluşan Halloween kostümlü parade i izledik (Japonlar neden bu kadar meraklı bu Halloween a anlamadım) ve çeşitli parklara gittik. Günün bomba olayı, biz Minnie ile fotograf çektirmek için sıra beklerken, yanımızda bizle fotograf çektirmek için kuyruk oluşmasıydı! Çekik gözlü olmadığımız ya da “beyaz” olduğumuz için sokakta çocukların annelerine bizleri göstermesine ya da metroda gençlerin bize el sallamasına alışmıştık ancak bu kadar hayal gücümüzün ötesinde oldu. Böylelikle 15 dklık (daha da uzun sürdü gerçi) şöhretimizi yaşadık. Bu arada da küçükken sokakta görüpte elle gösterdiğimiz çekik gözlü ya da zenci amcaların ne hissettiğini de anlamış oldum, affedin bizi! Geç saatte, bu sefer hızlı bir şekilde Osaka’ya döndük.
Sonraki günü elektronik alışverişine ayırmıştık. Dantelle örtülü taksimizle (Bu arada trafik bize göre ters, direksyon sağda) Umeda adlı, elektronikçilerin oldugu semte gittik, 3 saat süren araştırma - pazarlık sonucu kamera, fotograf makinesi, i-pod ne varsa piyasanın altında uygun fiyatlara aldık. Japonca menülü olanlar çok komik rakamlara satılıyor ama sonra Tr de farklı dil yükletmesi sorun oluyor, kanıp almayın.
Benim son günümde, Pelin’in erkek arkadaşı sağolsun bizi Kyoto’ya götürdü. Hani şu Geisha filminin de çekildiği şehir. Golden Pavillon- Rokuon-Ji adlı bir tapınağı gezdik, aynen TRT’deki dizilerde gördüğümüz Samurayların yaşadığı evlerin oldugu, yeşillikler içerisinde bir alan. Oradan geyşaların yaşadığı bir mahalleye gittik, geceleri halen orada hayat varmış. Hatta geleneksel kıyafeti ile dolaşan birkaç geyşa bile gördük.
En son büyük gongların oldugu farklı bir tapınağa daha gittik. Gezerken, birileri bizi kibarca kovana kadar dini bir töreni gizlice izledik, tabii bizim için günlük bir iş haline gelen Japon haklı ile fotograf çektirmeyi de ihmal etmedik.

2 comments:

NaturelGS dedi ki...

Harika bir gezi olmuş da; oraya kadar gidip sake'den bir yudum almamışsıın ya... Japonya'da yapabileceğin en büyük ayıp bu olsa gerek.
Ayrıca eğer kitap/film'deki gibi çay evleri hala varsa Kyoto'da, yine uğramalıydı bir. Kitabı okurken çok etkileyici gelmişti o çay ritüelleri.

Tren olayına seslice bir gülüp, okumaya ara verdim. Sinir bozucu ama, biliyorum.. (:

Yosei dedi ki...

Tesadüf eseri karşılaştım bloğunuzla. :) Karıştırırken de Japonya seyatinizi görüp keyifle okudum. Benim gibi uzak doğu sevgisi olan birisi için çokda heyecanlandırıcıydı. Eğer yeni bir uzak doğu ülkesi görmek isterseniz kesinlikle Güney Kore'yi öneririm. Hem Türklere benzeyen kültürleri ve kendisine hayran bırakan şehirleriyle büyüleyici bir ülkedir. :) Türkiye'den geldim dediğinde "Toki Chinguya " yani ,Türkiye kardeş ülkemiz, derler.

Yorum Gönder