Londra, Nisan 2010

İzlanda küllerinden dolayı bir hafta geç de olsa, uzun zamandır planını yaptığım Londra’ya gidebildim. Küller sağolsun, direk uçuş bulmamı da engelledi ve Münih aktarmalı gitmek zorunda kaldım. Rötar yaptığımız için Londra aktarmamı yakalayabilecek miyim şeklinde mini bir panikten sonra, aktarmalı uçuşları neden sevmediğimi bir kez daha hatirladim.

Sonrasında sudan çıkmış bir balık misali, sanki ilk defa “ecnebi memlekete” gitmiş gibi akşamın geri kalanı kaybolmakla geçti :) Havalimanından Paddington istasyonuna gitmek için, otobüs sandığım Heatrow Express’i aradım bir süre. Asansörde tanıştığım Simon sağolsun onun hızlı tren olduğunu söyledi de ördek gibi onu takip edip binebildim. Sonrasında istasyonda çıkışları karıştırıp, neden o kadar ağır olduğunu bilemediğim bavulumla savruldum sokaklarda. Tekrar geri dönüp doğru çıkıştan çıktığımda ise, otelin tam adresinin yanımda olmadığını farkedip, gene bir sürü yol yürüdüm. Telefonda konuştuğum Hintli resepsiyonistin aksanından anlayabildiğim kadarı ile bilgileri alıp, şansın da yardımıyla varabildim otele. Tabii oteli bulamamamın bir başka sebebinin de, dışının tamamen renove edilmesinden dolayı le muşamba ile kaplı olması olduğunu da söylemem gerek.

Liseden sonra pek görüşemediğim ancak öncesinde kardeş kadar yakın olduğumuz Melis’le otel resepsiyonunda kavuştuk birbirimize! Yürüyerek yakınlardaki bir Italyan restaurantına gittik ve tam tabiriyle “catch up” yaptık. Oradan gene yürüme mesafesindeki, Hyde Park manzaralı evlerine gittik ve sohbete devam ettik. Aralarda uyanan 9 aylık oğlu Matteo’yu da uyutma çabaları eşliğinde samimi bir gece geçti. Zaten her zaman gittiğin bir yere, orada yanında olan kişilerin anlam kattığını düşünürüm...

Sadece tek kişilik yatak ve benim sığabileceğimiz odama döndüm. Gerek yorgunluktan gerekse yan odalardan birinden gelen yüksek sesli tv yüzünden (ben de denedim açmayı ama açamadım) pek uyuyamadım. Tam uyuklamaya başlamıştım ki, oranın saati ile 8:00de inşaat işçileri çalışmaya başladı! Good morning London!

Gelmeden önce mini bir “yapılacaklar / yenilecekler / alınacaklar” listesi yapmıştım. Bir gece önce tren istasyonunda gerekli mağazaların olduğuu gördüm ve daha henüz sabahın köründe bir sürü ıvır zıvır aldım.
Otele dönüp, bazı şeyleri bıraktım ve bir gün önce kaybolmuş olmamdan ders almayarak haritasız bir şekilde 9 civarı yola çıktım. 2 arka sokaktaki Hyde Park’a gittim. Çok hoşuma gitti, özellikle de birçok kişinin koşuyor olması ya da bisiklete biniyor olması takdir duygusu uyandırdı. Istanbul’a dönünce ben de hareket etmeliyim mental notumu aldım- bu kaçıncı defa acaba! Parkın içinden yeterince uzun süre gittiğimi düşündüm ve hedefimde olan Nothing Hill’i kaçırmıyım diyerekten caddeden gitmeye başladım. Bana hitab eden pek fazla birşey yoktu açıkçası orada. Arka sokaklarda evlerin çok güzel olduğunu ve çok fazla Türk’ün yaşadığını öğrendim.

"Sürekli kaybolma haftası" kapsamında, uzun uğraşlar sonucu Portobello Market’e vardım ve çookkk beğendim orayı. Cıvıl cıvıl bir sokak, güzel binalar, retro ya da 2.el kıyafet satanlar ya da parlak – değişik eşyalar satan mağazalar. Dikkat çekici vitrinler: bknz, Arancina adli pizzacinin vitrini. Elbiseleri beğendiğim bir yere girdim ve Ajda Pekkan çalıyordu. Adam Türk çıktı, ben de şaşırdım- nedense... 2-3 dükkan ileride gene bir mağazaya girdim gene Türk, 6-7 yer varmış öyle..

12 gibi otele vardım, afiyetle aldıklarımı yiyip biraz da dinlenip, bu sefer tam ters yöne Oxford Street’e gitmeye karar verdim. Hava güzeldi ve ben de özgürdüm. Oxford’a varana kadar nerdeyse tek beyaz tenli ve başı açık kadının ben olacağımı söyleseler inanmazdım. Meğersem yol üzerinde bir Arap mahallesi varmış ve bir anda insanlar, dil, ortam değişti. Yani başka nerde Starbucks’ta nargile içildiğini görebilirim bilmiyorum (bir de Arabistan’da belki ama orayı da göremeyeceğime göre)...
Oxford’da Primark adlı mağazaya girdim, nerdeyse İstiklal Caddesi’nin yarısı kadar bir mağaza, herşey çok çok ucuz ve içerisi çooookk kalabalık. 1-2 şey aldım, kasadaki kuyrukları görünce kaçarak ayrıldım. Akşamüstü 5 gibi ayaklarım kopmak üzereydi ve otele ancak varmıştım.




Dinlendikten sonra Melisler’e gittim, Matteo ile biraz vakit geçirdik. Süper süper şeker, 9 aylık bir bebeğin olması gerektiğinden daha uzun ve akıllı ve üstelik pozcu: foto makinesinin flash ını görür görmez her ne yapıyorsa bırakıyor ve kocaman gülümsüyor! Yemek yiyip, sohbet edip ve arada da Matteo’nun da katilmasiyla keyifli bir gece geçti.

Ertesi gün şehrin öbür ucundaki, hayatımda katıldığım en kötü eğitimi aldıktan sonra, akşam Bilge, Erkan ve yeğenleri Cerenle buluştuk. Oxford Street, Regent Street, Picadilly, Trafalgar derken China Town’da ucuz etin yahnisi kapsamında iğrenç bir yemek yemeye çalıştık, hiçbirimiz bitiremedik. Ordan Regent Street üzerinden Heddon St e girince insanın karşısına sürpriz bir şekilde çıkan ve açık havada pubların ve güzel insanların olduğu bir alana gittik. Biz Strawberry Moons adlı bir yerde oturduk. Diğerleri Mojito içerken ben Apple Cider’ımı içtim. İnsanın yanında paylaşabileceği birilerinin olması güzel.

Perşembe, güne alkolikmişim gibi, sabahın köründe şişe Guiness aramak ve diğer siparişleri toplamak ile başladım. Arada hızla bir Primark’a gidip, 2-3 şey de almayı ihmal etmedim! Sonrasında tren + h.alanı + Münih + İstanbul parkurunu saat 23.30 itibariyle, uçaktaki çocuk çığlık ve ağlamalarından bezmiş bir halde tamamladım.

0 comments:

Yorum Gönder