Londra, volume 2, Mayıs 2010

Döneli daha henüz 2 hafta olmuşken gene Londradayım! Bu sefer tamamen kişisel, uzun süredir yapmak istedigim şeyleri gerçekleştirmek için gittim.

Uykusuz geçen bir haftanın sonunda, geçen seferden tecrübeyle; trene varışım, gardan çıkışım ve hatta –şaşılası bir şekilde- otele varışım bile çok kolay oldu. Minnacık ama çok şeker otelime girmemle çıkmam bir oldu.
Shaftesbury Premier oteli

Otel Odam
Hyde Park ın içinden yürüyerek eski reklamcı – yeni dekoratör, kariyer ilahım Evren’le buluşmak üzere Knightsbride e dogru yol aldım. Yolda şehri fillerin bastığını gördüm –önce ayı sonra inek derken bir bu eksikti-. Efendim megersem fillerin soyu tükenmesin kampanyası başlatmışlar, onun içinmiş bu heykeller. Yolda Harrods niyetiyle girdiğim Harvey Nicholson’da (rezalet, bir tek ben yapabilirdim boyle birşeyi) kendimi kozmetik alışverişine kaptırdım (ne de çok makyaj yaparım ya).


Botanist adlı kalabalık ama lezzetli yemekleri olan restaurantta Evren’le dekorasyon üzerine bl bol sohbet ettik. Bu esnada, ilk defa bir I-pad elleme şansına nail oldum :)

Çıkışta yürüyerek Kings Road, ordan metroyla Covent Garden’a geçtim. En az hatırladığım kadar canlı çok keyifli bir alan. Bir yanda restaurantlar, bir yanda konser veren gruplar, bir yanda bisikletli amcalar (sahi bunlara ne deniyordu, jonglör degil?)... Oradan çıkıp da Cuma akşamı pub kalabalıklarını görünce, bir anda bunun ilk yanlız tatilim oldugu dank etti! Hüzün çökmesine fırsat vermeden kendimi yollara vurdum ve yürüye yürüye otele vardım ve yorgunluktan hemen uyudum.
Pubsss

Covent Garden
Ertesi günü bir kursa katıldım,kurs tasarım duayeni, biricik gurumuz Philipe Starck tarafından dekore edilen Sanderson otelindeydi. Enteresan bir dekorasyon olmuş. Biraz eklektik biraz Picasso vari... Her yer perde kaplıydı ve şeffaf tüllerin arkasında yağlıboya köpek portreleri vardı?
Sanderson Hotel

Akşamına ise “Bedroom Farce”adlı komedi oyununu izlemeye gittim. Tiiyatroda İngiliz aksanı beni zorlar mı diye şüphe ettim bir an, sonrasında bizim TRT spikerleri gibi çok tane tane konuştuklarını duyunca içim rahatladı. Bu arada solumda Yeni Zelandalı sağımda İskoç birer amca vardı, aralarda muhabbet ettik.. Aslına bakılırsa, insan burda hiç yalnız kalmıyor. Eğlenceli bir oyunun sonunda şampiyonluk sarhoşu Chelsea taraftarlarının naraları eşliğinde metroyla otele döndüm.


Kültürel haftasonu kapsamında, civar yörelere ! bir tur aldım. Sabahın 7.30 unda otobüs bizi aldı ve ilk durağımız Windsdor Kalesi oldu. Kraliçe Elizabethçiğim de oradaydı ama kendisi beni tanıma şerefine nail olamadı.
Windsdor Kalesi
Stonehenge with Kee

Otobüste tek boş koltuk benim yanım olduğu için Vitenam – Amerikalı Kee yanıma oturdu ve günün geri kalanında birbirimizi kolladık, en azından birbirimizin fotolarını çektik. Gizemli Stonhenge’den sonra Bath şehrine gittik, turun tamamı Roma hamamlarını ziyaret etmeye gitti, ben de hamamın alası bizde varken ne işim var orada mantığı ile kasabayı keşfe çıktım. Minik sevimli meydan, paralel ara sokaklar, aman yağmur derken gitme vakti geldi. Gene yorgunluktan pestilim çıkmış bir şekilde akşam geç saatte odama vardım ve uyudum.


Son günümde İzlanda volkanı gene harekete geçmeye karar vermişti ve Heatrow h limanı bazı uçuşlara kapandı. Ben uçabilecek miyim, noolacak düşüncelerinden sıyrılarak şehrin öbür ucuna, London Tower’ın orada Design Museum (Tasarım Müzesi) ‘a gittim ve tam dört saat kendimi kaybettim! Bu müzenin küçük, butik ve 2 katlı bir müze olduğunu ve normal bir insanın 1 saatte çıkabileceğini söylemeliyim. Resmen ruhum beslendi!
Design Museum

Ordan Leicester Square e döndüm ve Empire sinemasında Jlo’nun “Back Up Plan” adlı çıtır filmini izledim. Fena değildi. Meğersem 2 gün sonra – 19 mayıs oluyor- Sex and The City’ nin Londra premier i yapılacakmış o sinemada ama kısmet olmadı tabi. Bu arada ne koltuk, ne ses sistemi olmayan bir filme 13 pound verdim; güzelim Kanyon – Astoria sinemalarının da kıymetini bilmek gerek.



Akşam on uçağı ile gene çocuk çığlıkları arasında döndüm. Kimseye de o kadar geç uçak tavsiye etmiyorum; keza sabah Beşte eve varıp, ertesi gün işe gitmek pek sevimli olmadı!




1 comments:

Simto Alev dedi ki...

Sen kalk, Londra'ya kadar git, göt kadar otel odan olsun ve orada kahve falı baktır; öyle mi? bkz: 2. fotoğraf. ((:

iPad şahane alet, di mi?

Bi' de bu tasarım merakı yeni mi başladı?

Yorum Gönder